AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Darciel.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Claudius D. Dieudonné
Slytherin
Slytherin
avatar

#6E3E14

RÜTBE : VI. SINIF
Özel Yeteneği : Çatalağız.
Karakter Yaşı : 17.
Gerçek İsim : Katre Burcu.

MesajKonu: Darciel.   Paz Ocak 12, 2014 11:03 am

●Karakter adı: Claudius Darciel Dieudonné
●Kaçıncı sınıf? VII Efenim, mümkünse tabisi.
●Role Play puanı: 100
●Kişisel özellikler:
Claudius kendisini kapalı kapılar ardında bir sandığın içine kilitlenmiş ve bırak kapıları kendisini açmak için uzun çabalar harcaman gereken birisiydi. Kendisine ulaşıldığı vakit ak mı ak gülleri kızıl edecek kadar kırılgandı. Fakat kendisine ulaşılana de bir bilinmeyendi. Ona göre hayat parça parça yaşanılmayacak kadar bütünseldi. Ve kaybetmek... Dünyaya aralanan gözleri ilk kaybetmekle tanışmıştı. Kaybetmekten, birini ya da birilerini özellikle de değer verdiklerini kaybetmekten ölümden korktuğundandaha fazla korkardı. Düşe kalka yürümeyi öğrendiği anda itibaren yüz hatlarının kibre bulamasını ve diğerlerine karşı acımasız olmayı öğrendiği vakit gerçek bir Slytherin olduğu gözler önüne serilmişti. Kalbinin etrafına ördüğü surları güçlendirirken duygularını saklamayı ve olmayı oldurtmaya çalışmayı öğrenmişti. Dışarıdan kişileri ziyadesiyle hor görmese de içten içe küçük bir nefret beslemeye başlamıştı. Duygularını başta olduğunu gibi sonradan da dışa vurmamış, zora geldiğinde vurdumduymazlığa vurarak yine surlar ardına gizlemişti. İntikam konusunda soyadına eş bir plancılığa sahip olduğu içinse sürekli övünüp bunu göstermezden çekinmemişti. Ancak ona renk katan ve onu Darciel yapan 'Güce ve Karanlığa' olan düşkünlüğünden başkası olamamıştı zira diğerleri fazla ayrıntıydı.
 Christ.

Gözlerimin benden alınması çaresizliğimin en katı göstergesi olmasına rağmen üç yaşından beri bunun yokluğunu çok fazla hissetmiyorum, zira bakışlarıma gerilen siyah perde diğer duyu organlarımı gören insanlardan çok daha fazla kullanmama, çok daha fazla geliştirmeme ve kendimi nefes alan herkesten çok daha temiz hissetmeme sebep oluyor. Hayatta pek çok şey benim için ‘kıymetli’ olarak addedilmiş olmasına rağmen tek bir şeyin yokluğu, bir anlığına yanımdan gidişi beni tarifi henüz keşfedilmemiş bir hüsrana boğuyor. En kıymetlim, bana ait olan tek şey; Syrinx Aethra Rouvas. Güneşi gözünüzü almasından tanırsınız siz, ben güneşimi, Aethra’yı tenimde bıraktığı okşayışlarla tanımıştım sizden farklı olarak. Anılarımın gerisinde anımsadığım kuzgun karası saçlarıma dokunduğundan bu güne dek saç diplerimi çekiştiren bir özlemle hısım kılan sevecen okşayışlarla. Bir ilahi söylemek için ziyadesiyle şuh, ancak bir erkeğin bedenindeki arzuları kamçılamak içinse oldukça kıvamında olan sesimle insanlığın boyun eğdiği değerleri görmeyi reddediyorum. Kaybettiğim savaşın tek izi gözlerime çekilmiş milden ibaretken diğerlerinin ‘gurur’ dayatmasına, Oğul İsa’nın yaklaşımıyla bakıyorum, görmüyorum. Pek çok günahlara olduğu gibi bu günaha da kapatırken bedenimi ve İsa’nın dahi yaptığı hataları yapmaktan kaçınırken bir tek Tanrı’nın sevgisini arzu ettiğimi açıkça belirtiyorum, kazandıkça zalimleşen, kaybettikçe vahşileşen insanların aksine derin bir nefes alıp sükût içinde bulunan çehremin kutsiyetine dokundurmuyorum. Devamında, kör olmak, Tanrı’ya hizmet etmek fazla bir sevgi gerektiriyor diye düşünebilirsiniz, ancak ben bir Mugglemuşçasına Sırplar arasında, gösterişsiz bir evde ve büyü konusunda şu efsane Harry Potter’ın vekil ailesi gibi katı görüşlere sahip olan dayımla; onun şişko, yerinden kalkamayan ve sürekli güzel olduğunu söyleyip kör bir kıza dahi bunu onaylatma ihtiyacı hisseden eşiyle yaşıyorum. Pardon yaşıyordum, şu an ise nerede olduğumu bilmiyorum.



Birkaç Hafta Önce, Mısır. Kara Kule Yakınları.


Kül rengi kirpiklerini titreterek açtığı sırada içinde bir ilahinin kalbinin en temiz köşelerinde canlanarak umudunu uyandırdığını bilse de, tenini tırmalamakta olan güneşin merhametsiz saldırılarına karşı umudunun ayakta kalması düşünülür dahi değildi. Suratını yakan kumun varlığından rahatsız olarak doğrulduğunda bilmediği bir dilde iki adamın tartışmacı bir şekilde konuşmalarına şahit oluyor, bir tepeden esen sıcak rüzgârın uğultusuyla ümitleniyor ve birbirine vurulan demir sesleriyle ürküyordu. Kilisede alışkın olduğu sesler, ya da evindeki televizyon gürültüsünden farklı olarak bir parça umutsuzluğun kuru çığlığının, gırtlakları yırtarak ortaya dökülmesine şahit olduğunda kendisinde emanet olsa da cesaretin damarlarını kavuruşunu hissetmişti. Birisinin kabaca nasır bağlamış elleriyle bileklerinden yakalayıp kendisini doğrulttuğunda herhangi bir şekilde karşılık vermek için fazlasıyla boştu bedeni ve bilekleri bunu yapmak için koca bir fırtınanın karşısındaki küçük, ince bir dal parçasından farksızdı. Boynundan aşağı bırakılan fısıltılara, kulak zarı patlatmak için özenle atılmış ancak hiçbir özelliği olmayan kahkahalara karşı olan tiksintisinin ikinci bir deri gibi kendisini sarmaya başladığında dua sığındığı sağlam tek limanıydı; üç yaşından beri ruhunun kaybedildiğine dair bahisler ortada gezinmeye başladığı zamanlarda olduğu gibi. Birisinin bu lanet kahkahayı ve sessizliği yırtıp çirkin parmağını kendisine doğrultarak ‘Şeytan!’ demesini ve herkese doğumuyla ilgili talihsizliği abartılarla anlatmasını bekliyor olsa da kahkahalar kesilmedi ve kimse doğumu ile ilgili o korkunç hikâyeyi çarpıtarak anlatma girişiminde bulunmadı. Korkuyla titriyorken dahi, beklediği bu kâbusu yaşatmayan bileklerini bir iple sıkıca sarmış bu insanlara karşı merhamet filizlendi yüreğinde. Bazen kiliseye girmesi ile ilgili sebepleri kendisine sorarken hiç beklemediği bir şekilde, insanlara yardım etmek için değil kendisini ve babasının soyadını aklamak istediği hakikatiyle çarpışmak zorunda kalıyordu. Lakin Syrinx’in ilgisini her geçen yaz azalsa da üzerinde hissettiğinde aklanması gereken bir sorun olduğunu düşünmüyordu, annesinin doğum yaparken meydana gelen pek çok talihsizlik ruhunun olmadığını, kilise tarafından şeytanın tohumu olarak görülmeyeceğini ve diğer pek çok şeyle beraber. Kendisi için yazılmış basit, ancak son bir sahnesi olduğunu kanıksar gibiydi. Belki yarın Seiren Rouvas adında bir kızın cansız bedeni, hem Muggle hem de büyücü dünyasını sarsacaktı. Ne olursa olsun Rouvas olduğum bilinmemeli, diye düşündü ve arkasındaki adamın kendisini ittirmesiyle aheste aheste attığını adımlarını hızlandırdı.

“Rouvas piçi bu mu?” Adam bilerek kendi diliyle konuşuyor gibi gelmişti, küfür etmesine aldırmamaya çalışarak kendisine yöneltilen itham karşısında dudağına gömdü dişlerini. Yine de utancıyla arsızlaştırmak istemedi karşısındaki sapkını. Dimdikti, omuzları.

“Ailesine ulaşamadık. Ne yapalım? Salamayız artık…” Bütün gün boyunca arkasındaki adamın tarazlanmış sesini de bilmediği bir dille konuşurken işitmiş olsa da sonunu bilerek yok olmasını istercesine akıcı bir İngilizce hâkimdi ortama.

“Yak.” Emir netti, bir şeytan gibi yakılacaktı, bacaklarının çözüldüğünü hissetse de dizlerinin üzerine çöküp ölümünü emreden adamın kibrini beslemeyecekti.



“Sonrasında Claudius’a söyle bedeni yok etsin.”

~~

Lust.

Daha önce pek çok şey anlattım hakkımda, basit çocukça ve belki de evrensel mesaj niteliğindeydi bunlar. Bozuk bir mürekkepli kalemin yazdığı kaderin en ilginç kısmı için bu büyü yoksulu yerde kaç gün geçirdiğimi anımsayacak kadar iyi değil hafızam. Kendimle ilgili pek çok şey fark etmeye başladığım da doğrudur, ama en önemlisi görebiliyorum. Belki net değil her şey ancak hiç görmeyen birisi için karanlıkta yakılan o kibrit tanesinin önemini anlatabilecek kadar hissiz olduğumu da düşünmüyorum. Geçmişime baktığımda buruk bir tebessüm döküyorum hâlâ, gözlerimi açtığımda alabildiğine yeşil bir yerde olmam ‘cennet’ denilen şeyin varlığını doğrular nitelikte. Ne basitmişiz dünyada, kanadıkça kanatmış, kanattıkça vahşileşmişiz. Biz düştük diye herkesin düşmesini beklemiş, hemen ardından da kendimizi, dilimizi, gücümüzü ve yadsınamaz bir şekilde bedenimizi kullanarak yoldan çıkarmışız her kararsız insanı. Oğul İsa’nın düşmediği onlarca aldatmaca içinde debelenirken daha çok batmış, battıkça da daha çok debelenmişiz. Anlamsız bir çelişkiden ibaretken pervasızlığımızdan ödün vermemiş, yakmış, yıkmış, parçalamış ve en sonunda sanki buna hakkımız varmışçasına hükmetmişiz. Aslında biz kaybetmişiz. Her insan gibi dizlerimiz üzerine düşmüş, kanayan dizlerimizi bu halinden biz sorumlu değilmişiz gibi başkalarına temizletmeye çalışmışız yaramızı. Daha çok kanamış, bittabi en sonunda mikrop kapmışız. Anne sütünden daha akken rengimiz günahlarının karasını çalmışız suratımıza. Ben bunları görmemiştim, ancak yapan insanları doğruya yöneltecek kadar güçlü ya da düşünceli olmadığım cihetindendir ki daha kara rengim onlardan.



Bugün, Silvanesti Ormanları. Than-Thalas Nehri Yakınları.


Parmaklarını cennet saydığı yerin üzerinde bitmiş çimenlerin yeşillikleri arasında gezdirirken yeni keşfinin tadını çıkarmak için uzandı sırtının üzerine. Gökyüzüne çevirdi bakışlarını, hiç bu kadar özgür hissetmiş miydi bu güne dek? Nehir üzerindeki yansımasını izlerken bedenini beğenmiş, iki ruhlu bir canavar gibi bakışlarının üzerine çekilmiş ay taşı rengi ve sığ okyanus mavisinden ziyadesiyle ürkmüştü. Yine de şanslıydı, bir gün cehennemin harlanmış ateşlerine davet edilecek olsa da işittiği bu güzel sesler, uzlaşılmaz gökyüzü ve kendisine son kez hakikat bahşeden puslu bakışları yaşadığı anlar içerisinde Syrinx’le geçenler bir kenara ayrılırsa en iyisi sayılırdı. Syrinx… Uzun bir süre kendisiyle beraber kaldıktan sonra tekrar gitmesine anlam veremediği kardeşini, bunca güzelliğin arasında özleyebilmesi kalbindeki lekesiz tek yerin ona ait olmasından kaynaklanıyordu. Peki, ya o platin saçlı kız? Zihnini zorlayarak görülerinde kendisiyle beraber çürüyen bakışlarından birisine tıpatıp sahip olan genç cadının kim olduğunu henüz bilmediği halde, bugün burada olmasının ellerinden düşürmediği bu iki saiyi kullanabilmesinin onunla alakası olduğunu düşünüyordu. Bir an umutsuzluğa kapılmasının, hemen sonra sevinçli bir halin içinde olmasının da onunla alakası olmalıydı, ya da öyle olmasını umut ediyordu. Zira o bugüne dek hiç öfke duymamıştı, beslenmek için öldürdüğü hayvanların kanına ellerini buladığında bundan da zevk alacağını bu yaşına dek hiç düşünmemişti. Düşünceli bir şekilde kaşlarını çatarken doğruldu, taşlar üzerinde dengesini kaybetmeden sekerek nehrin durgunlaştığı yere kadar koştu tüm kuvvetiyle. Hemen sonrasında nehrin ortasında duran ve suyun dokunmadığı kayanın üzerine zıpladı. İşte, mabedine gelmişti.

“Evet, Theagan. Sahne sesinin.

Keep close, Darling got me, He moves slowly from me.(...)


Serin kayanın üzerinde bir ayağını ileri bırakıp diğerini kendisine çekerek kurulduğunda yaratılışından bu yana taşıdığı özgüvenle doğaya bıraktığı mırıltılar, nehri besleyen suların düşüşünün gürültüsü ve kuşların eşlik etme çabaları ile yek olmuş, içinde kudretini arttıran alevlerin birer elçisiydi. Dudaklarını okşayarak kendisinden uzaklaşan ve ortamdaki her ses ile beslenerek ahenkli bir gösteri sunan sesi parçanın sonuna kadar iyice kısıldığı anda hafifçe kırdığı dizinin üzerine buraya geldiği günden bugüne dek varlığını hissettiği ancak dokunamadığı, tarif edemeyeceği kadar hoş pastel renklerle bezenmiş, uzun bir kuyruğa, ziyadesiyle tüylü bir başa ve bembeyaz bir çehre içerisine gizlenmiş zümrüt yeşili parıltılara sahip bir kuş konmuştu. Theagan parçayı sonlandırdığında dizinin üzerindeki hafif kaşıntısının sebebi ve zarif tırnaklara sahip olan bu hayvana dokunmak, nasıl bir şey olduğuna dair bir fikre sahip olana dek onu okşamak istediyse de bir anda durgun nehrin çağlamasıyla irkildi; kuşu kaçırdı. Biraz merak biraz da buruklukla iç çekerken ay taşı bakışları umutsuzlukla kararmış, bedenini terk eden neşenin yasını tutarken kaybedilen bir savaşın daha ateşi yüreğine damlamıştı. Yüreğine bırakılan her ateş huzmesi anlık esintilerle beraber geçmişe yazılan her gününün etkisiyle biraz daha dağılarak varlığını yitirirken güzel Theagan, vahşiliğin ve parmakları üzerinde ılık bir akıntıdan ibaret olan kanın hazzıyla tanışıyordu. Bir canı almanın, katletmenin, kefareti ile doldurulmuş zihni, pervasızca düşüncelerine saldıran hunhar imgelerle savaşmak ve pek tabii kılıcı kullanmayı bilmediği gibi ağırlığına da alışkın olmadığı için savaşı da kaybetmekle yükümlü kılınıyordu. Kül rengi kirpikleri nemlendiğinde ay taşı bakışlarından birisinin üzeri sığ okyanus mavilikleriyle kaplanıyor, karanlık dünyası içinde yakılan anlık kandille puslu bir dünya vaat ediyordu ona. Peki, ya bedeli? Theagan bedelinin akan gözyaşları ve yüreğini sıkıştırdığında bedeninin kasılıp kalmasına, teninin yırtılmasına ve nefes alamayacak hale gelmesine sebep olacak raddede büyük bir acı olduğunu düşünüyordu; bir anlığına bastığı toprakları kendisiyle paylaşanları kirli, buğulu ve kırık bir camdan bakarcasına görebilmenin. Böyle bir acıyla yüz yüze geldiğinde gördüklerinin bir anlamının kalmayacağını düşünse de o kandilin varlığına dair beslediği çocuksu umut, on altı yıldır yağmur hışırtıları ve seslerle tahmin etmekle mükellef kılındığı görülerinin külfetini ezip geçiyordu. Daha fazla ıslanmak istemediği için kayanın üzerinde doğruldu, nehrin kıyısı ile kaya arasında köprü vazifesini üstlenen taşların üzerinden sekerek kıyıya ulaştı.



Yeşil çimenlerle doğanın hayallerde dahi rastlanamayacağı kadar eşsiz harikalarına uzanan patikanın başına ilk adımını bıraktığında aşina olduğu kokular burun deliklerinden içeri sızarken rüzgârın bir parça kesildiğini duyumsadı. Kaşlarını ay parçası bakışları üzerine çatarken temkinli adımlarla ilerleyerek etrafını dinleyen Theagan, bir ağaç kakanın gürültüsü, semada asil ve özgürce kanat çırpan kartalın kanat sesleri, bir sincabın fındığını kemirişinin tıkırtısı ve ayakları altında ezilen çimenlerin rüzgâra karşı gösterdiği aciz direnişin hışırtısından başka kesik bir nefes alış yakaladı. Normal bir insanın yakalayamayacağı kadar kısık ancak kendisi için ziyadesiyle fark edilesi bir sese sahip bir nefes. Bacağını saran bağcıkların arasında kınıyla birlikle hiçbir canlıya zarar vermeyi düşünmeyen bir sahibenin hayatına nüfus etmiş olan Stiletto’yu, özgür kıldı. Parmakları kemik kabza ile temas ettiğinde tehditkâr olmasını umut ettiği bir sesle sordu. “Seyrin sonlandıysa ortaya çık. Kim var orada?” Burada gözlerini açtığından beri bir insanın varlığına dair iz bulamamış, aramamış, olsa da şimdi konuşabileceği hayvanlardan farklı olarak kendisine cevap verebilecek birisi olmasını arzu ediyordu. Kör olduğuna dair bütün izleri yok etmek istercesine Tanrı’dan af dileyerek elindeki kında bulunan iki bıçaktan birisini sincabın büyük bir keyifle kemirdiği fındığına fırlattı. Bıçak, sanki rica edilmiş gibi usulca ancak rüzgârı kesercesine sert bir şekilde fındığı yakalayıp onu ağacın gövdesine sapladı. Fındık bir süre daha bıçak ve ağaç arasında asılıp kalmış olsa da akabinde ikiye ayrıldı ve yerle buluştu. Gösterinin yeterince göz boyadığını umut ederek ve içinden düşünce zihnine düştüğü andan itibaren sekteye uğratmaksızın sürdüğü af dilemeyi keserek sordu.

“Evet?”


Sesi kum taneleri gibi özgür bir şekilde ağaçlara çarparak yankılanırken zihnini dolduran düşüncelerin hiçbirinden emin değildi Theagan. Bir parça susuzluk hissediyormuşçasına kuruyan dudaklarını bir kez daha nemlendirdiğinde korkusunun üzerine maske oturtmak adına kendisini ve elbette yüz kaslarını yormaya ifadesiz kalmaya çalıştı. Bir yaprak hışırtısı… Dümdüz önüne bakan Seiren, uzun ve biçimli tırnaklarını avuç içine saplarken kendisine yaklaşmakta olan kişinin bir tehlikeden oldukça uzak olmasını diliyordu ancak dilekleri, bu güne dek Tanrı tarafından uygun görülmediği için gerçekleşmemiş dileklerdi çoğu zaman. Peki, ya şimdi? Korkunun esareti altında güçsüz bir şekilde çırpınırken çaresizliğine dem vuran Theagan, şimdi dileğini Tanrı’nın gerçekleşmesini beklemeyecek ve kendisi tehlikeyi yok edecekti. Büyük bir kararlılıkla ‘Evet,’ diyerek düşüncelerini onayladıktan sonra uzun bir nefesle göğsünü şişirip hafifçe asasına uzandı ve sonra bir ses duydu. Kendisine perde arkasında eşlik eden onlarca erkek gibi ardı arkası kesilmeyecekmiş gibi görünen iltifatlarla bezenmiş, biraz buruk ve çok daha fazla merak uyandırıcı bu sesin sahibine karşı bir adım atarak gülümsedi. Seslerin onu daha fazla ele vermesini arzu ediyordu o an için, akabinde ise ince parmaklarına Hudut’u bırakması direktifinde bulunarak başını gökyüzüne kaldırdı ve bir süre sonra mil çekilmiş gözlerini kapadı. Sesi, sahip olduğu ve belki de sahip olabileceği en büyük niteliğiydi zira güzel bir yüzü olduğunu ya da insanı çeken sözleri olduğunu düşünmüyordu. Muggle’larla yaşadığı sırada edindiği arkadaşların her biri yüzünün bakılmaya değer olmadığını pek çok kez vurgulamış, ürkek ve sıkılgan tavırları yüzünden onu kiliseden başka bir yerin kabul etmeyeceğini yüksek sesle ifşa etmişlerdi. Bu cihettendir ki, kilise ve sesi hayatı olmuştu. Bir perde arkasından söylediği şarkı ve ilahilerin topladığı alkış sesleriyle ruhunu beslemiş ölmeden ve tamamen kendisini tüketmeden on dokuz yaşına kadar gelmişti. Elbette bunda Rouvas ailesinin de oldukça büyük payı vardı, Syrinx’i anımsayarak dudaklarının kenarında kibarlık olsun diye barındırdığı gülümsemeyi yüzüne yaydığında büyücü tereddüt edercesine konuşmaya devam etmişti. Seiren ise bariz bir küstahlık sergileyerek sözlerinden çok çocuğun sesi ve ses tonundaki gizlere odaklanmıştı. [/size]

~~

“Nicolai…”

Her harfini ısıra ısıra söylediğim bu ismin telaffuz ederken ki sesim o an için hayretler uyandırıcı raddede şuh çıkmışsa da dikkatimi çeken bundan ziyade parmaklarımın altında hissettiğim beden ve belime dolanmış olan kollardan ibaretti. Kulağıma doğru bırakılan Rusça fısıltıların anlamını bildiğime emin değildim ancak sesi tanıyor ve yüreğime bıraktığı sahte güvenlik hissinden haz alıyordum. Dahası çok daha fazlası…


~~

Geleceğinden bir parça sanki kendisine sunulurcasına tenine bırakıldığında sakin kalmaktan uzaktı Seiren, dahası büyücünün sesi ile hissettiği rahatlama duygusu yerini bir parça endişeye başlamıştı. Çekinircesine adını tekrar sormak istese de sesi artık rüzgâr tarafından yutulmuş gibiydi. İstemsiz bir şekilde ona doğru bir adım daha attıktan sonra ellerini birbirine kenetleyerek sanki zihnini daha rahat odaklayabilmek istiyormuşçasına ay parçası bakışlarını yerdeki taşlara sabitledi, görmüyordu ancak bu kusuru bariz bir şekilde yorumlara açık bırakmak da doğru değildi. İyi bir figüranlık yapabileceğini kanıksadı saçlarını dağıtan rüzgâr ile birlikte ve bakışlarını hafifçe yerden sıyırırken tam karşıya bakarak yavaşça rüzgârın sesi ve büyücünün sesi ile saptadığı yere doğru yavaş yavaş kaldırdı ay parçalarını. “Seni tanıyorum Nicolai,” diye mırıldandı ve hemen arkasından umursamaz bir şekilde “Adım Seiren,” dedi, Theagan, diye düzeltti zihninde. Cümleleri birbirinden oldukça uzak köşelere dağılmışken konuşmasının sürekliğini sağlaması ve sekteye uğratmaksızın rolüne odaklanabilmesi güçtü. Ancak kararlılık güçlü bir zincir gibi diline de ruhuna da geçirildiğinde başka bir şansı yoktu.

“Buranın neresi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok Nicolai, sadece en son bir grup bedevi tarafından kaçırıldığımı, canlı canlı bir ateşe atıldığımı hatırlıyorum. Devamında gözlerimi burada açtım, “ Ama görmüyorum…

“Ve bir de Claudius ismi ile bir iki parça eski dine ait ayin sözlerini anımsıyorum, elbette bu kısım fazla ayrıntı oldu. Sen gezgin olduğuna göre nerede olduğumuzu açıklayabilirsin ya da…” Nefes al…

“Ya da burası ‘Cennet’ de ve benim bölgemi terk et.” Bıçak kadar keskin, güzel…

“Konuş.”


True. Priestess.

Hakikat, İsa’nın hikâyesinde çarmıhtan önce boynuna geçirilerek yapılan bir dizi hakaret gibi gelir insana kimi zaman. Asla arzularla örtüşmezken bazen mantığın ötesinde ve zihnin karanlık dehlizlerinde varlığını ilan etmiş bir yabancıdan farksızdır.  Hakikat sözle vurgulanmaz, hakikat dile getirilemez. Zira hakikat, bütün ‘olmaz’ diye sıralanmış şeylerin dibine inmeyi göze alan bir insanın gücünün tükendiği yerdedir. Hakikat yoktur; ortaya serilen sadece çelimsizleşmiş ve tükenmiş bir insanın önüne çıkabilecek mantıksızlığa, kendisine mağlubiyeti yakıştıramamasından peyda olana sarılma ihtiyacıyla gelen kabullenişler bütünüdür. Herhangi bir şey önünde boyun eğmek şöyle dursun, söylenilen her sözü irdeleyen ve inanmak için değil aksine inanmamak için çaba sarf eden birisine hakikati, anılarımın doğrularını anlatabileceğimi sanmıyordum. Ben bir azize, ben bir sonsuzdum. Gözyaşı değildi gözlerimden sıyrılan damlalar, tutku ve ölüm kadar kızıl bir kandı sözde hüzünlendiğimde suratımı nemlendiren vücut sıvım. Bir parçam eksikti ve parçam benim doğrularımı kanıtsız idrak etmekte güçlük çekiyordu.



Bir adımını sürüklercesine geriye atan Seiren, başını kaldırarak görmediği görülerinde avuçladığı uzun saçlarla donatılmış biçimli yüzün sahibine çevirdi ay taşı bakışlarını. Doğrularını kendisi dahi henüz hazmetmişken yeni tanıştığı bir yabancıya sonunu ve sonsuzunu anlatmak, başından geçenleri sek bir dille ifade edebilmek kilisede kazandırılan meziyetlerin yardımıyla baş edebileceği bir hadise değildi. Bir süre hiçbir şey önünde eğilmeyen başı manidar bir sessizliğin prangalarına tutulmuşken zihni Silvanesti denilen ormandan çok uzakta, kendisini diri diri yakarak bundan haz duyma endişesi içerisinde hareket eden insanların yanındaydı sanki. Anlatmayı istediğini net bir dille ifade edebileceğini hatta soğukkanlı halini koruyabileceğini dahi düşünmeyen Seiren, aralanan gülkurusu dudaklarından sızıp dişlerine vuran rüzgârla ürperdi bir tek onca vakit arasında. O her şeyi gizlerken kendisinden hakikatin gizlenmesini arzulaması ironiye dem vurmuşken yapılanları daha doğru analiz etme çabasıyla kıvranan Theagan, bakışlarına çekilmiş milden bir nebze yoksun olmayı istedi yürekten. Kalbini kıskaçlar altına alan teessürün düşüncelerini hezeyana sürüklemesine mani olmak kabul edilir bir eylem olsa da, genç rahibenin ellerinde olan bir durum değildi. Dudaklarında bir parça sevinç yoksulu tebessüm belirirken sessizliği kamçılarcasına derin bir nefes daha aldı, başını sıcağını hissettiği semaya kaldırıp aciz ruhunu da arşa vurdu kibrin yaklaşamayacağı bir edayla.   “Tek başıma kaçmadım ki,” diye mırıldandı, bir çocuğun masumiyetini üzerine çekmiş ince sesiyle. Ona güvenmekten başka çaresinin olmadığını bilmesinden çok, onu Tanrı’nın kendisine verdiği bir armağan olarak görmenin hazzına erişmek, bir parça baş rahibenin hislerine ortak olabilmek istiyordu aslında.   “Bir kız, net bir Fransız aksanı, Salazar’ın işareti, ve elbette daha önce yok edildiğine dair bir parça yazılardan ibaret olan bir ailenin soyadına sahip oldum oradan kaçarken,” dudağını ısırdı, kendisine canını bağışlayan kızın adını sır olarak tutması gerektiğine dair bir dürtüye sahipken sözlerin sel olup dudaklarını aşması kendisine yaraşır bir hareket olarak addedilemezdi. “Gözlerimi açtığımda buradaydım yani aslında burada olmak isteklerim doğrultusunda gerçekleşmedi, zorunda bırakıldım. Beni kurtaran kızın burada güvenli olacağıma dair bir şeyler söylediğini duydum sonrasında ise çok tuhaf yaratıkların yardımı ile iyileştim, anılarımı seninle paylaşabilirdim ancak burada asalar sopadan farksız.” Konuşmasının başında yüksek olarak beliren sesi nihayete doğru iyice kısalmış, söz asaya geldiğinde ise duygusuzluktan sıyrılarak bir parça hüzünle hissettiği tarifsiz yoksunluğu vurgular bir hal almıştı.  Derin bir nefes alarak çenesini ve küçük burnunu havaya kaldıran Seiren, şüpheci bir tavırla asiliğini de asaletini de ortaya koydu.

“Seni nasıl inandırabilirim ki? İnanmak ve inanmamak senin elinde, elle tutulur tek bir kanıta sahip değilim, buradan çıkmanın yolunu bilmediğim için asamı da kullanamam. Dahası inandırmak zorunda da değilim, her şey sende gizli Nicolai. Sence ne kadar dürüstüm?”





Artık bi sonraki seneye kadar biter bu repe.


____________________________________________________________________________________________________

özledik değil mi?:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Ellio
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi


Gerçek İsim : Ediz

MesajKonu: Geri: Darciel.   Paz Ocak 12, 2014 12:02 pm

VII.Sınıf Slytherin!
In Noctem'e hoş geldiniz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Darciel.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Seçmen Şapka-
Buraya geçin: