AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Kırmızı Kürklü Venüs

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Christoffel Aldershof
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Gerçek İsim : ü

MesajKonu: Kırmızı Kürklü Venüs   C.tesi Şub. 09, 2013 5:16 am


____________________________________________________________________________________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Christoffel Aldershof
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Gerçek İsim : ü

MesajKonu: Geri: Kırmızı Kürklü Venüs   C.tesi Şub. 09, 2013 5:20 am

Odasından bir görünüm için:
 

    Palet üzerinde en dikkat çekici renk hardal sarısının yanında bir kan birikintisini andıran kırmızıydı ve fırçasını çekinmeden kana buladı. Kardeşine kırmızıyı hep yakıştırırdı ve elindeki fotoğrafta kürkle o kadar güzeldi ki onu bir defa da kendi gözünden çizmeyi çok istemişti. Gün ışığını andıran saçları Christoffel’in dokunuşuyla altına dönüşmüştü. Agatha’nın simyacısı olduğunu düşünürdü zaten, gerek kendi safında kızı ölümsüz kılışıyla gerekse kırık taraflarını altınla düzeltmesiyle. Tastamam ve mükemmel bir şekilde yüzünün iki yanına dağılmış ve güçlü ifadesini daha da vurgulamıştı altından tutamlar. Fotoğraftakine kıyasla göz kapaklarının üzerini daha koyu, dudaklarının kenarlarını daha kıvrık yapmıştı. Sanki ürküyordu ama bunu gizlemek adına sert bir ifade takınmıştı. Ki olanın da bu olduğunu düşünüyordu Christoffel. Dudakları fırçasından çıkanlara memnuniyetle kıvrılırken gözleri bir an duvar boyu devam eden ve perdeleri tamamen açtığı cama ve ardına gitti. Mavinin üzerinde yeşil adacıklar ve kış güneşinin göz kırpışları aslında burada olmaktan mutlu olduğuna ikna etmeye çalışıyordu genç adamı. İlk başta hafif bir tebessüm etmişse de Stockholm’un bu manipulasyonuna kanmamıştı. Çünkü burada olmaktan nefret ediyordu. Gözünü manzaradan çekip krem rengi duvara ve üzerinde duran sahte aile tablosuna baktığında gördüğü daha doğrusu görülen ile yaşanılanın çok farklı olduğunu düşünüyordu. Ailenin her bireyi fotoğrafı çekene en çekici gülümsemesini sunmuşken en gerçekçiyi sunmak için uğraşmamıştı bile. Çünkü herkes rollerini iyi ezberlemiş ve hayatlarındaki söküğü rolleriyle yamamışlardı. Hepsi gülümsüyordu çünkü Christoffel’in babası bu şekilde durmalarını uygun görmüştü. Herkesin göreceği salonun en yüksek duvarında bu tablo tüm ihtişamıyla sergileniyordu ve herkese Aldershof’ların ne kadar da mükemmel olduğunu aksettiriyordu. Gösteriş her şey demekti ve hakikatin bunun yanında hiçbir önemi yoktu. Öfkeyle soluduktan sonra uzun bire o duvara bakmamaya karar verdi. Esasında o tabloyu oradan indirmeliydi ancak duvardaki çivi deliği odayı kusurlu kılacaktı ve Bay Aldershof buna da karışırdı şüphesiz. Sadece hep yaptığı gibi görmezden gelmeye çalıştı. Dikkatini tabloya verdi ve fırçasındaki kırmızıyı saçların hemen altına yedirmeye başladı. Beyazla bir nebze açıp parlak kısımları da belirledikten sonra bu sefer özen göstermeden gövdesinin tamamını alelade kırmızıya bulamaya başladı. aklına bir rüyası gelmiş ve gözlerini kırpmadan tuvalin boşluğuna dikip kilitlenmişti. Aldershof’lara ilk geldiği günkü kadar küçük ve ürkekken Christoffel o anki haliyle önünde dikiliyordu. Babasının hiç tasvip etmediği kabarık saçları hiç olmadığı kadar dağınık ve birbirine dolanmış, üstü başı kir pas içinde küçük Agatha’nın karşısındaydı. Christoffer bir çamur birikintisini andırırken Agatha her zaman olduğu gibi altındı. Elini uzatıp kızın saçlarına değdiğinde altını da kirletmişti işte. Yaptığı hatayı düzeltmek adına saçındaki çamuru almaya çalıştıkça daha da kirleniyordu. Eli bu defa yanlışlıkla yanağına değdiğinde, dokunduğu yer çamura değil de kana bulanmıştı. Sanki parmağının ucunda iğne vardı da kızın yanağını boydan boya çizmişti. Gözlerine inanamaz halde parmağına baktığında iğne olmadığına kendini inandırmıştı ve bundan cesaret alıp elinin son bir defa daha yanağına götürmüştü. Kan kızın pürüzsüz yanağında dallanmıştı ve boynuna doğru bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla ilerliyordu. Elini çekip avcuna baktığında kızın kanının avcunu boyadığını görmüş ve elindeki kanı üzerine silmişti. Ancak garip bir şekilde çamur kanı emmemişti. Aksine kanın değdiği yerden çamur ciddi anlamda geri çekilmeye başlamıştı. Üzerindeki kıyafetin parlaklığı o kadar hoşuna gitmişti ki üzerindeki tüm çamurdan kurtulmak istiyordu. Elini bu defa kızın omuzlarına, oradan da iki kolunu boydan boya dolaşmıştı ve akan kanı görmekten hiç rahatsızlık duymuyordu, masum bir bedene ait olmasına rağmen. Hiç çekinmeden tüm masumiyeti kızın üzerinden çekip almıştı ve kendisini temizliyordu elindeki kanla. Uyandığında Agatha’nın yanında ve olduğu haliyle üstelik tertemiz bulduğunda derin bir soluk aldığını hatırladı. Ancak anı defalarca yaşamıştı sanki. Kızın yanında olduğuna inanmamış ve defalarca aynı kabusu görüp defalarca kızın yanında uyanmıştı. Şimdi aklına geldiğinde bile gözlerinde akmak üzere olan yaşlar oluşmuştu. Ancak Aldershof gelenekleriyle büyümüş biri gayet tabii hislerini bastırmak konusunda uzmandı. Yüzü buz kesmiş gibi kıpırtısızdı. Çok geçmeden de yaşları aşağılara inmeden kaybolmuştu.

    Üzerindeki bu memnuniyetsizliği atması gerektiğini düşünüyordu. Paleti ve fırçayı şövalyenin hemen yanındaki sehpaya koyduktan sonra yatağın solundaki duvara gömülü dolaptan bir cd kabı çekti ve yıllar öncesinden –annesinden- kalma müzik çalara cdyi yerleştirdi. Vokalin enstrumanlardan daha baskın olduğu ilk şarkı odada çınlamaya başlayınca öfkesi yatışmışsa da daima hakim olan depresif havayı dağıtamamıştı. Aksine daha da yoğunlaştırmıştı ancak Christoffel halinden gayet memnun, nakaratı tekrarlıyordu. *No death can tear us apart. Tekrar tuvalin karşısına, Agatha’nın bitmemiş portresine geçince arkaplana geçme kararı almıştı. Ancak fotoğraftaki gibi boş olmasını değil, odasından görülen manzarayı arkasına almayı planlamıştı. Mavi, daha önceden oluşturduğu griyi ve beyazı yan yana sıkmıştı palet üzerine. Tuvalin köşesine ilk griyi sürünce devamını da getirdi ve göğü kül bulutlarıyla örmüştü. Oysa o an gök tatlı bir maviydi. Ancak olanı değil kendi gördüğünü resmetmeye başlamıştı bir defa ve gördüğü daima ya kandı ya da kül. Agatha öz kardeşi değildi ancak bulanık annesinin çehresini nasıl da andırmıştı tuvalde. Gözlerini kırpıştırıp annesinin yüzünü hatırlamaya çalışıyordu o an ancak yersiz bir çabaydı. Çünkü hatırlayamıyordu. Ondan o kadar sene evvel kopmuştu ki. Bay Aldershof ilk aşkını bünyesinden, ilk aşkını da oğlundan ayırmıştı. Aptal bir safkan merakı yüzünden. Onun küfür mahiyetinde savurduğu cümle ”Bulanık annene benziyorsun. Ne yaparsam yapayım ona benzeyeceksin.” Christoffel’i daima mutlu ederdi. Kanına neyin bulaştığıyla ilgilenmiyordu. Hogwarts’ı bitirdiğinde zaten büyünün hayatında yer almayacağını söz vermişti bir defa kendisine. Ancak o zamana kadar babasını tatmin edecek bir büyü yeteneği kazanmak için uğraşacaktı. Uğraşmış ve uğraşıyordu da. Ondan sonra annesini bulacaktı ve soyadını unutup yeni bir milat belirleyecekti kendisine. Ondan öncesini ise önemsemeyecekti. Tuvale bir de yeşil ekleyip Agatha’nın omzunun biraz üstüne sürdüğünde kırmızı kürke bulanmasına aldırmamıştı. Portreye düzenli başlamamıştı zaten, aklına estiği gibi boyuyordu. Eserine bir ad vermesi gerekse ne olacağıyla ilgili ilk fikri Kırmız Kürklü Venüs idi ve bu adı beğenmişti de. Bu yılbaşı tatilini acısız sonlandırmanın en kolay yanı kendisini odadan dışarı çıkarmamaktı. Ve kendisine kıyasla eve dönmeye gayet hevesli Agatha’ya da anlayışsızlığı yüzünden biraz kırgındı. Belki de o bu kadar hevesli olmasaydı gelmeye, Christoffel tatili yatakhanede geçirmekten gocunmazdı. Yine de içindeki tüm buzları eriten bir o vardı ve genç cadıyı kırmaktan çekiniyordu. Ancak yolculuğu elinden geldiğince uzatmış ve Muggle taşıma araçlarını kullanmıştı. Agatha da bundan şikayetçi olduğundan eve geldiklerinden beri birbirlerini görmemişlerdi ve açıkçası ne yaptığını merak ediyordu. Ancak istediği son şey portreyi görmesiydi. Bu sefer dağınıklığa tahammül edemediğinden asasına davrandı ve sehpa üzerine bulanmış boyayı ve eşyaları temizlemesi için asasına davranmıştı. Tuvali ise yatağa yakın duvarın köşesine kaldırıyordu. Kapının ağır ağır açıldığını gördüğünde saklamak için geç kaldığını fark etmişti. Tuvali bırakıp arkasını dönerek kısaca kimin geldiğini bildiği halde baktı ve Agatha'yı gördü. Ardından camın önüne yaklaştı.”İyi dinlendin sanıyorum.” Sesi olduğundan daha sıkıcı ve ses tonu belki biraz manalıydı.

*Agatha'nın dinlediği son şarkıdan .p

____________________________________________________________________________________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Agatha Aldershof
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Karakter Yaşı : sour sixteen.
Gerçek İsim : zeynep.

MesajKonu: Geri: Kırmızı Kürklü Venüs   Paz Şub. 10, 2013 10:39 pm

    Agatha Aldershof anıların can yakma yetileri olmadığını düşünerek yanıldı o gecenin sabahı. Geçmişin fısıltıları acıyı misillemeye yetiyordu. Rüya bıkmadan kendini tekrarladı:

    Fontana Malikânesi’nin devasa kütüphanelerinin birine ait olan loş ışığın aydınlattığı yüz. Cilalı çizmelerin adımlarının sesleri Orphée’nin on dakikadır kendini içine soktuğu yalnızlığın rahatlığını yararak kulaklarına hücum ediyor. Bileklerini hoyratça tutup masanın iki yanına çekerken ağzından alkol ve tütün kokusu yayılıyor kızın küçük burnuna. Elbisesinin göğüs kısmının kasıtlı olarak yırtılışı hatrında yer eden son şey olsaydı keşke; oysa yıllarca peşini bırakmayacak olan lanet, ipek kumaşın parçalanışının ekşi kokuların dans ettiği atmosfere yayılmasıyla başlatılacak. Bir erkeğin koynuna ilk kez girmek bir hayal iken görülebilecek en çirkin kâbusa dönüşecek. Sakallar kızın yanaklarını acıtıyor ve adam geri çekilmeyecek. Hırpalayabildiğini hırpalayıp masumiyetin cesedini ardında bırakıp gölgelere karışacak, sürüp gidecek olan bu laneti taklit edercesine.

    Yitik bir bilinçle gözlerini araladı ve üçüncü katın en tenha banyolarından birinin kalıplaşmış dekorasyonuna merhaba dedi. Odasındaki banyoyu bırakıp buraya gelme nedenini hatırlamaya çalışırken yerinden kalkmak için hafif bir hamle etti. Bunun kolay olduğu söylenemezdi; birkaç saattir üzerinde uyuduğu küvetin sert zemini vücudunun her bucağına –en çok da ipek şiltelere alıştırılmış kalçalarına– sinir bozucu bir ağrı bırakmıştı çünkü. Şampuanların, tütsülerin ve mumların bulunduğu bölmedeki balkabağı suyu şişesine çarptı tıpkı yeni doğan bir geyiğinkiler gibi dengesini bulmaya çalışan bacakları. Uyuyakalmadan evvel boğazından aşağı boşalttığı şişeyi, odasındaki koleksiyon amaçlı oluşturulmuş cam yığınına eklemek için banyodan ayrılmadan önce görebileceği bir yere koydu. Topuklu ayakkabılarının üstünde yere yığılmadan durmaya çalışarak öylece dikildi. Aynaya baktığında gördüğü yansıma karşısında afili bir küfür savurmadan edememişti doğrusu; saçları keçeye dönmüş, çenesinden akmakta olan turuncu sıvıyla boğazlı kazak ve pijamanın altına en sevdiği topuklu ayakkabısını giymeyi seçecek kadar şapşal bir kız ona bakmaktaydı. Dudaklarının kenarındaki kurumuş balkabağı suyunu yaladı ve saçlarını tahammül edilebilir bir şekle sokacak tarağı bulmak umuduyla ahşap dolapların kapaklarını büyük bir gürültü çıkararak açıp kapatmaya başladı. Bir yandan tarağı bulamadığı her çekmecenin kapağını kapatırken art arda küfretmeye devam ediyordu, her seferinde tiz sesine bir öncekinden daha dramatik ve histerik bir ton katarak. Yarattığı karmaşayı zerre önemsemiyordu; malikânenin bu izbe köşesinde ölüm çığlıkları bile atsa onu kimse duyamazdı. Topuklu ayakkabılarını huzursuz bir aceleyle ayaklarından çıkardı, birkaç dakika önce yatağıyla karıştırıp pek de sevimli olmayan bir uyku uyuduğu küvete geri döndü. Başını küvete eğdi ve iliklerine kadar üşüyünceye dek ölü gibi durdu suyun altında. Aynı küfürleri tekrarlayarak saçlarını sıktı, kurutmaya hacet görmedi ve aynaya bakmaktan özellikle kaçınarak ayağa kalktı. Balkabağı suyu şişesini büyük bir ciddiyetle koltuk altına sıkıştırdı ve ardına bakmayı ya da nereye gideceğini düşünmeyi aklından geçirmeden kapıyı kapattı.

    Çıplak ayakları kadife çakması yer halısının yumuşak dokusunda kayıp giderken adımları onu odasına götürmüyordu. Odasına gidemeyecek kadar başkasıydı o anda. Bir lanet tarafından kirletilmişti ve temizlenmeden de içinde kendisi gibi hissettiği yegâne mekana geri dönmeyecekti. Her başı sıkıştığında yaptığı gibi, ona gidecekti. Özgüven izlenimi veren gülümsemesini yerleştirmeye tenezzül etmediği yüzünü saçlarının arkasına saklarak ondan yardım dileyecekti ve aradığını bulacaktı da; lanetin hayalî tekerrürüyle başlayan sefil gün, onun refakatinin huzur verici varlığı içinde arınmış halde sona erecekti. Balkabağı suyunun yer ettiği dudaklarına gergince koyduğu ıslığın biraz sonra onun yanında olacağı düşüncesinin getirdiği harareti alacağını umarak adımlarını sıklaştırdı. Saçları izlediği yol boyunca koridor zeminine soğuk su damlaları bırakıyordu. Normal şartlar altında Christoffel’ın karşısına bu halde çıkmak istemeyeceği kesindi fakat hayatının kabusunu görüp sımsıkı sarıldığı oyuncak ayısıyla birlikte pıtır pıtır adımlarıyla ebeveynlerinin odasına koşan bir oğlan çocuğunu andıran halini düşününce, budala görünüşünün endişelerinin içinde yer bile almadığını fark etti. Christoffel onu olduğu gibi kabullenmişti; en yaralı halinde bu malikâneye getirildiği günden üvey kardeşlerinden birinin göğüslerini patlatacak kasıtlı bir büyü yaptığı ya da İksir profesörüne sarktığı için Hogwarts’tan uyarı mektubu aldığı güne kadar. Agatha gibi yarım kişilikli biriyle vakit geçirmeye katlanan Chris’in üvey kardeşini sırıksıklam ve pijamalı vaziyette görünce ödünün kopacağını düşünmüyordu kız; aynı çatı altında geçirdikleri yıllar boyunca bundan daha fazlasını görmüştü onun solgun yüzünde.

    Tokmağı ürkek bir dokunuşla kavradı ve kapıyı ardına kadar açtı. Odanın sahibiyle bütünleşen ferah kokunun hücum etmesini beklerken, çeşitli boya kokularıyla karşılaşmıştı. Uzun saçlı meleğin bir işin tam da ortasında olduğunun farkındalığıyla daha sonra gelmeyi önerecekti ki gözlerine çalınan görüntüler afallayan beyni tarafından anlam kazandı. Chris’in yıpranmış şövalesi, üzerinde bir Agatha. Yüzünde dümdüz bir ifadeyle sırasıyla tabloya ve Chris’e bakarken, kapının bitişiğindeki duvara tutunma ihtiyacı duydu kız. Kulağındaki uğultu mesafeli erkek sesinin yönelttiği soruyu anlamasına fırsat vermedi. Kanvasın üzerinde yarattığı kız rol yapmaktan asla bıkmayan Agatha değildi. Orphée’yi çizmişti Christoffel; hakkında hiçbir şey bilmediği bir kızı. Kırmızının göz kamaştıran parıltısı karşısında ezilmemeye çalıştı Agatha. Genç adam sorusuna karşılık bulamayınca odasına dalan uykusuz oğlan çocuğunun kılığına göz gezdirdi. Tepkisini tamamen ölçemeyen çocuğun gözleri hala portredeydi. Onunla ilgili en hoşuna giden şeyse parıltı olmuştu, Agatha olmayı bıraktığında kendi ruhunda, rüyalarında ve aynada bulduğu kirletilmiş parıltıydı bu. İçindeki Orphée’nin bu portre tarafından uyandırılışına şahitlik ederken Chris’e doğru istemsiz adımlar attı. Onu Orphée ile tanıştırması gerekiyordu. Bu resmi çizdiğine göre, diye düşündü bir anda, Orphée’yi benden daha iyi tanıyor olmalı. Cesaret edebildiğinde, büyülenmiş fakat kırılgan bir sesle konuştu, başka hiçbir cümlenin daha iyi ifade edemeyeceği sözler sızdı balkabağı suyunun mayhoşlaştırdığı dudaklarının arasından: ‘‘Buraya çıplak ayaklarımla ve deli bir kabusla geldim ben. Senin yaptığına bak.’’ Küfrederken içine daldığı histeri bulutu sızdı tüm bir duvarı kaplayan pencerenin boşluğundan ve genç kızın üstüne çöreklendi. ‘‘Pijamamı çıkarıp saçlarımı kurutmadan filan… Elimde aptal bir balkabağı suyu şişesiyle.’’ Yorgun gözlerle pencerenin önünde tüm görkemiyle duran tabloyu işaret etti. ‘‘Bu çok güzel, fazla güzel. Bana baksana, Chris.’’ Onu bu haline bakmaya zorlayacağını tahmin edebilir miydi? Sarkastik bir kıkırdama. ‘‘Bunun ben olduğumu söyleyecek olursan kimse inanmaz sana.’’ Bütün konuşma boyunca gözlerini ondan kaçıran çocuğa yöneldi. ‘‘Bana bak.’’ Genç adama istediğini yaptırmış olmanın gücüyle, bambaşka bir yöne doğrulttuğu konuşmasını sürdürdü: ‘‘Kendimi iyi hissetmiyorum.’’ Vahşi bir hareketle ellerini saçlarının arasına geçirdi. ‘‘Bir keresinde baban yağmurlu bir hafta sonunu arka bahçedeki eski atölyede geçirmemize izin vermişti hani, istediğimiz her şeyi yapmıştık o iki günlük sürede. Atölyedeki küçük fareleri kovalayıp birbirimizin yanağını öpmüştük, cam kırığıyla parmağını kestiğin zaman kanınla paslı duvara çirkin bir kalp çizmiştim. O günkü gibi hissetmek istiyorum. Tatili burada geçirmek için şapşal bir yavru köpek gibi kıçının etrafında dönüp durdum, biliyorum. Nedeni buranın daha iyi olması değildi, Chris. Nedeni, okulun her yerden daha kötü olması.’’ Ayakta duramayacak kadar yorgun olduğunu hissettiğinde hala sızlayan kalçalarını yatağın ucuna yerleştirdi ve üvey kardeşinin yanında yer alışını istemsiz bir ürkeklikle izledi. ‘‘Buraya gelmeseydim bana bunu gösterir miydin?’’ Dokunmayı uzunca bir süredir beklediği dudakların konuşmak için aralandığını gördüğünde, onlara genç adamın omzunun üzerinden bakıyordu. Asla keşfedemeyeceği vücudunda başını yaslamayı en çok sevdiği yer olan omzundan bakıldığında yeni çıkan sakalları pencereden görünmekte olan kıyıdaki zehirli otları anımsatıyordu, her zaman hayranlık beslediği uzun saçlar ise Agatha'nın adını bilmediği bir tropik meyve aromasıyla burnunu gıdıklıyordu. Chris'in bir şekilde onu bu kabustan uyandırması için dua ediyordu. Boya kokuları tropik aromaya karışırken, o birkaç dakikaya sığdırılmış anın şimdiye kadar gördüğü tüm kabusların ötesinde olduğu hissine kapılmıştı.

____________________________________________________________________________________________________

am i bright enough to shine in your spaces:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Kırmızı Kürklü Venüs   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Kırmızı Kürklü Venüs
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: