AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 vierailta ystäviä

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ariadné Debora
Sihir Bakanlığı
Sihir Bakanlığı
avatar

RÜTBE : ESRAR DAİRESİ ÇALIŞANI
Uyruk : yunan.
Gerçek İsim : zeze.

MesajKonu: vierailta ystäviä   Salı Şub. 05, 2013 6:30 pm


vierailta ystäviä


neilikka sokağı, 7 numara
johan dietrich & zuri côte


____________________________________________________________________________________________________


: eyes on fire :
 

pretending to type so you won't talk to me:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Ariadné Debora
Sihir Bakanlığı
Sihir Bakanlığı
avatar

RÜTBE : ESRAR DAİRESİ ÇALIŞANI
Uyruk : yunan.
Gerçek İsim : zeze.

MesajKonu: Geri: vierailta ystäviä   Salı Şub. 05, 2013 9:10 pm


Tropik meyve aromalı ucuz duş jeliyle tatlandırılan suyun buharı minik odanın paslanmış penceresini buğularken gözlerini açmak için büyük bir çaba sarf etmek zorunda kaldı cadı; küvetin ıslaklığı ve burnunu gıdıklayan mayhoş koku zihnini uyuşturmaya yetmişti. Haftanın üç günü tekrarlanan bu sabah ritüelinin öncesinde vücudunun yaşamsal değer taşıyan bir uzvu olarak görüp uyurken dahi taktığı kol saatini pencerenin pervazına koymuş, iplikleri sökülmekte olan tül perdeyi de ardına kadar çekmişti. Gözlerini açtığında bu izbe apartman dairesine taşındığı gün banyonun ücra bir köşesine istiflediği havluların bulunduğu yerde gezen böceklerin varlığından bihaber, titizliğinin doruk noktasında, bedeninin her santimine değdirdi lifi. Tuhaf bir ruh haliyle gerçekleştiriyordu bu ritüeli; güne başlamanın iyi bir yolu olarak herhangi bir düşüncenin beyninin çetrefilli kıvrımlarını meşgul etmesine izin vermemeyi ve hiçbir zaman üstünde fazla düşünmediği bedeniyle alakadar olmayı seçmişti. Aklında daimi bir yere sahip olan kaosun sabahın tam yedi otuzunda paçaları sıvayıp uzaklaşması bir mucizeydi Zuri için. Lütuf olduğunu varsaydığı bu dinginliğin varlığı onu düşüncelerin sarhoşluğundan ayık kılıyordu.

Küvetin şifalı ambiyansından sıyrılmayı başarıp ahşap zemini ıslatarak yatak odasına koşarken, içinde olduğu rezil mekana yerleşme nedenini hatırlamaya çalıştı. Bu soru Hogwarts’ta tanıştığı bir dostu tarafından sorulduğunda yüzünde hınzır ve rahat bir ifadeyle, ‘‘Sefalete büyük bir ilgi duyuyorum.’’ deyivermişti. Yaşamayı seçtiği bu Muggle rüyası aynı hınzır tavırla ona yaptığını bırakmamıştı oysa; ayaklarını nasır ve yara desenleriyle lekelemiş, uydurma Gotik prenseslere layık dekorasyon zevkine tükürüp yerini yırtılmaktan bitap düşen bir şilteyle, ikinci el güvelere şenlik mobilyalarla ve küflenmeye yüz tutan kilimlerle değiştirmiş, kısa saçlarının örttüğü alnına birkaç kırışık koymuş ve içinde mantığa aykırı olan her şeyi alıp götürmüştü. Alelade yazılmış bir öyküsünde ‘‘Kendinizi kurtarmanız gereken ilk şey mantıktır.’’ diyen yazarı bu cümlesi yüzünden ilham aldığı Mugglelar listesinden silivermişti Zuri. Şiirsel zırvaların tehlikeli ve çoğu zaman işe yaramaz olduğunu düşünmeye meyilliydi. Dil heyecan verici işlevde kullanıldığı zaman çoğunlukla ortaya çıkan şey bir avuç bayat Capulet klişesi olmaktan öteye gidemiyordu onun için. Bu noktada suçu Muggle rüyasına atmak yanlıştı, zira onu yaşama yönündeki kararı veren Zuri, onun keyfinin kahyası ve teorik bilgilerle doldurulmuş beyninin macera ve hava değişikliği aşeren kısmıydı. Arzu etse o sırada yatağının yanındaki metal komodinin üzerinde duran asasıyla bu evi feci lüks bir mekana çevirebilirdi; bunu yapmasını engelleyen şey akademik bir yığının altına saklanan kişiliğinin semtin orta sınıfına ev sahipliği eden muhitindeki bu rezil daireyi, Bakanlık’taki sıradan işini, yıpranmış kıyafetlerini ve yalnız bir hayatı devasa bir hoşnutlukla koynuna alır nitelikte olmasıydı. Bu yobaz yaşam tarzından dolayı kim onu suçlayabilirdi? Çıkara, zevke, kana ve anılara dayanan tüm ilişkilerinden soyutlanmıştı Zuri. Bazen kendisiyle dalga geçiyordu, aynada gördüğü yüzü benliğini günahlarından ve dünyevi olgulardan soyutlayan bir rahibeye benzettiği için. Baktığı en olağan nesnede tanrıların elini gören bir Budist, onun hoşlanacağı türden bir benzetmeydi işte. İsa, bekaret ve rahibelerle ilgili olan bu yaramaz düşünceleri de arada bir ölümden döndürdüğü espri anlayışını besliyordu işte. Morluklarla bezenmiş vücudunun aynadaki yansımasına bakmayı bırakıp giyinmek üzere kıyafet yığınına eğildiğinde aklı ritüel sonrası biriken endişelerle dolup taşmak üzereydi.

Giyinmekteki amaç hiçbir zaman başkalarının gözüne hitap etmek ve toplumun beklentilerini karşılamak olmamıştı onun için; tanrı aşkına, kendi beklentilerini karşılamak yeterince zor değil miydi? Evde geçirmeyi planladığı bir Cumartesi günü için uygun olan kot pantolonunu -zaten toplam iki tane kot pantolonu vardı- giydi ve en sevdiği hırkasını aramak üzere evi turlamaya başladı. Salon olarak kullandığı odaya vardığında önceki gece üzerinden sıyırıp oraya fırlatmış olacağını düşündüğü yerde buldu hırkayı; şöminenin -taşındığı hafta yapmak için asasını kullandığı yegane şey- yanındaki birkaç şarap kadehinin yanında. Etraftaki sigara kutularına, bir adet ucuz şarap şişesine ve etrafa alelade dağılmış kibritlere bakıldığında ev sahibesinin ciddi manada yalnız olduğu ve yalnızken içmeyi sevdiği söylenebilirdi. Manzaraya karşı sorumsuz bir çocuğu azarlar bakışlarını takındıktan sonra hırkasını sarhoşluk çöplüğünden kapıp silkeledi Zuri. Sırtındaki ve göğüs kısmındaki Ravenclaw armasıyla favori hırkasının bu rezilliğe ait olamayacak kadar büyük bir asalet taşıdığına inanıyordu. Kumaştan asaleti eski bir sutyenin zar zor kapattığı üstüne geçirdi ve ıslanan saçlarını kurutmak üzere biraz önce ağır bir buğuyla bıraktığı banyoya geri döndü. Elektrikli aletlerin günlük Muggle yaşantısını kolaylaştıran doğasına bayılıyordu. Yaklaşık yirmi dakikasını keçeye dönmüş saçlarına ve her gözeneğinden yorgunluk akan suratına hoşuna giden bir şekil vermeye uğraşarak geçirdi; maalesef bu aşamada asa kullanımının aşağısı onu kurtaramazdı. Değer vermediğini söylemekten çekinmediği duru güzelliğini koyu renk ruj ve siyah far içeren hafif bir makyajla gölgeledikten sonra mutfağa uğradı. Bu odada da onu bekleyen bir dağınıklık vardı; işe çöpü dışarı çıkarmakla başladı. Saçlarını sımsıkı toplayıp parşömenlerle, mürekkep şişeleriyle, mektup zarflarıyla ve çeşitli yemek artıklarıyla dolan çöp poşetini eline aldı ve dış kapıya ilerledi. Banyonun önünden geçerken yanaklarını ısıran duş jeli köpüğü kokusuna bir kez daha hayran kaldı fakat evine karşı duyduğu bu hoşnutluk parçalanmaya yüz tutan ahşap eşiğin üstünden geçerken yerle bir oldu. Gerçekten bir şeyleri tamir etmenin zamanı gelmişti. Apartman koridorunun steril atmosferine dalar dalmaz aceleyle spor ayakkabılarını giyip elindeki çöp poşetinin ağırlığı altında ezilmemeye çalışarak mermer zemini adımladı. Çok yol almamıştı ki ona Cumartesi günü için yaptığı tüm planları yırtıp attıracak bir şey oldu; o sabah haddinden fazla iş gören burnu karşı dairenin açılan kapısının ardından Ateşviskisi’nin büyüleyici ve keskin aromasının kokusunu aldığına yemin edebilirdi. Omzunun üzerinden baktı ve çoktan terk ettiği büyücü Londrasının geleneksel barlarının ve o barların daimi sakinlerinden olan kalp kıran derecede ilgi çekici adamlarının çehrelerini bir bir gördü Zuri. Bu görüntü bulunduğu yerin Helsinki’de bir Muggle apartmanı olduğu gerçeğini değiştirmiyordu, en azından adam dümdüz bir sesle cadıya kimliğini hırkasının sırt kısmındaki arma sayesinde ele verdiğini söyleyene kadar.


____________________________________________________________________________________________________


: eyes on fire :
 

pretending to type so you won't talk to me:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Johan Dietrich
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Gerçek İsim : -

MesajKonu: Geri: vierailta ystäviä   Perş. Şub. 07, 2013 7:54 pm

Aniden uyandı. Gözleri sanki zamanın herhangi bir önemi varmış gibi yakınlarda bakabileceği bir saat aradı. Üst vücudunu önceki gecenin yorgunluğu ile kaldırıp etrafına bakındıktan sonra bir yataktan çok dağınık bir şilteyi andıran çarşaf yığınına geri düştü. Perdeleri sıkı sıkı kapalı olsa da yaşlı İskandinav güneşinin geceyi çoktan kovaladığını hissedebiliyordu. Problem ise Johan’ın güneşe yetişebilecek kadar erken kalkmıyor olmasıydı. Kısa süre gözlerini kapatıp alkolün kalıntılarının izin verdiği kadarıyla düşündü. Kesilmesi gerektiğini ancak elini götürdüğü zaman fark ettiği sakallarını sıvazladı. Bir şey onu uyandırmış olmalıydı. Yeniden uykuya dalabilmek için sabaha karşı evine döndüğü zaman çıkartmayı akıl edemediği kirli botlarını ayaklarını hemen yanındaki dolabın köşesine takarak odanın içine fırlattı. Yeniden çarşafların arasına kıvrıldı ve sırtındaki ağrıyı hissetmeden birkaç dakikalığına daldı. Yeniden uyandığında bu sefer neyin kendisini rahatsız ettiğini fark etmişti. Alt kattaki çocuk, diye düşündü ani bir öfkeyle. Metal müzik kutu kadar evini doldururken yastığının altına saklandı. Uyandığı andan beri köşede sinsi sinsi bekleyen baş ağrısı aniden harekete geçti, Johan sancı yüzünden iki büklüm olup şiltede iyice kıvrıldı. Çocuk adamın katil baş ağrısına şükretmeliydi ki yattığı yerden kalkıp kendisini parçalamak üzere kapısını çalmıyordu Johan. Aslına bakılırsa büyük uğraşa girmenin gereği yoktu. Her ne kadar o Muggle apartmanında bir hayalet gibi yaşıyor olsa da Johan komşularının bir hayli korktuğu kişiydi. Genelde rahatsız edilmezdi. Anneler küçük çocuklarını Johan ile karşılaşmamaları için uyarır, yaşlı kadınlar kalın camlı gözlüklerinin ardından kendilerine hakaret etmişçesine süzerlerdi Johan’ı. Nedense, içinde bulunduğu iki dünyaya da ait olabilmeyi becerememişti.

Kendi düşüncelerinin verdiği rahatsızlık yüzünden ani bir baş dönmesi ile sonuçlanan bir şekilde şilteden kalktı. Ancak o zaman ağzının kenarındaki hafif kan akışını fark etti. Ellerini beyaz atletinin yakasına götürdü ve görebileceği kadar çekiştirip artık kahverengiye kesmiş kurumuş kana baktı. Doğru ya, bar kavgası diye geçti içinden atleti vücudundan sıyırıp şiltenin sağına, duvarın dibindeki kirli yığıntısına fırlatırken. Çıplak ayakları üzerinde döndü ve kapısını yağlamayı ya da asa ile tamir etmeyi sürekli unuttuğu için insana pek mahremiyet tanımayan banyoya doğru ilerledi. Aralık kapıyı çekip içeri girdi ve ellerini çabucak ama güzelce yıkadı. Ardından kafasını soğuk suyun altına tutup bir süre transa girmişçesine hareketsiz bekledi. Kurumuş kanın çözülüp lavabo deliğinde kayboluşunu izledi, gözleri dalmıştı. Üstelik göz kapaklarını kapatmayı reddettiği için tazyikli su canını acıtıyordu. Başını soğuk suyun altından çekti ve rastgele sallayıp fazla uzun olmayan, hatta seyrelmeye başlamış saçlarını yarı yarıya kuruttu. Bulanmış gözü normale döndüğünde fayanslara sıçramış damlacıklara da bakakaldı bir süre. O sabah, Johan biraz yavaştı sanki. Anlayamamaktan değil de anlamaktan kaynaklanan, düşünmesine, fark etmesine sebep olan bir yavaşlık. Genelde böyle olmazdı zira hava kararmadan uyanmazdı, kafası dumanlı olurdu ya da sarhoş. Durumdan hoşlanmamıştı ve tek bir çözümü olduğunu biliyordu. Banyodan aceleyle çıktı ve kim bilir kaç gündür aç midesine sadece evinin güvenli sınırlarında içebildiği ateş viskisi ile işkence edebilmek için en üst mutfak çekmecesini açtı. Ta-da! Ağzına kadar dolu bir şişe orada kuzu kuzu yatıyordu. Parmak uçlarının altında kalın toz tabakasını hissedip omzunu incitme pahasına uzanıp şişeyi mutfak tezgahına indirdi. Daracık mutfakta etrafına bakındı. Aslına bakılırsa bomboştu. Birkaç tabağı, birkaç da bardağı dışında hiçbir şey yoktu. En son ucuz kaşıklar ve çatallar aldığını hatırlasa da muhtemelen eve dönmeden kaybetmişti. Dolaplardan birini açıp aslında viski bardağı olan bir kristal indirdi bu sefer de tezgaha.

Ateş viskisini açtı ve bardağın içine birkaç parmak döktü. Hayatta pek bir şey başaramamış olsa da o içkiyi doldururken gerçekten profesyonel olduğunu gözden kaçırmak imkansızdı. Johan kendi kendine gülümsedi. “Günaydın,” Ardından yüzeyinde titrek kızıl kıvılcımların belirdiği içkiyi tek seferde boğazından aşağı yuvarladı. Johan içinden derin bir titreme geçerken enerji ile doldu. İçkinin sebep olduğu yakma hissi yüzünden kulaklarından bir şey çıkartmaya çalışıyormuş gibi refleksle kafasını tek bir sefer salladı. Baş dönmesi ve baş ağrısı arttı. Midesindeki acı dinmese de damarlarında kan yerine akan alkolü, gözlerinin önünde akıp giden hayatı hızlandıran o güzel etkisini daha iyi hissetti. Bir an, sadece bir an içi içine sığmadı ve bunun sadece ateş viskisi yüzünden olmadığını biliyordu. Uyandığı zaman Johan’ı meşgul eden tipik ama anlamsız düşüncelere kapılmıştı yine. Hala yaşıyorlarsa ailesini ziyaret etme düşüncesi ya da Muggle hayatından kopup köklerine, asıl memleketi olan Almanya’ya dönme isteği… Ana dilini özlemişti Johan ve ondan senelerdir mahrumdu. Önce uygunsuz tavırları yüzünden ailesinden uzaklaştırılıp İngiliz bir ailenin himayesine verilmiş, orada okula, Hogwarts’a başlamıştı. Güzel zamanlardı, en azından Johan’ın birileri için herhangi bir anlam ifade ettiği bambaşka bir hayattı, bambaşka bir Johan'a ait olan. Buna rağmen İngiltere’de tutunamamış, Almanya’ya dönmüştü. Tam olarak ne olduğunu hatırlamıyordu, ayık olduğu zamanlar bir elin parmaklarını geçmezdi çünkü. Galiba yine bir düşünceye inanıp güvenmemesi gerektiği insanlara güvenerek dünyanın öbür ucuna –Johan gibi küçük bir insan için öyleydi- sürüklenmişti. Sonra bir gün ayılmış ve kendi haline acımıştı. Muggle mafyası ile büyük problemleri olmuş, kıçlarından bir ısırık alıp belli bir miktar parayı araklamayı becermişti. İlk işi kendini evinde hissedebileceği bir yer yaratmak olmuştu; der Falke Blöd. Ardından da bir apartman dairesi satın almıştı. Paranın geri kalanı güvenli bir yerdeydi ve Johan intikamcıları gelene kadar sadece gün saymakla yetinecekti.

İkinci bir bardak ateş viskisi doldururken evine sinmiş o aşina kokuyu içine çekti. Huzur hissettiği nadir anlardan biriydi. Rahat bir şekilde arkasına yaslandı ardından. Bar kavgasında sırtını kötü incitmiş olsa da acısını pek hissetmedi. Pataklandığından çok pataklamıştı ki bu onun için yeterliydi. Gülümsedi. Erken kalkması iyi olmuştu. Barı temizlemek için vakti olurdu, böylece o gecenin hasılatından feragat etmiş olmayacaktı. Yavaşça ayağa kalktı ve bir sokak aşağıdaki pastaneden açlığını bastıracak bir şeyler almak için hazırlandı. Temiz bir siyah kot, üstüne de ekoseli bir gömlek geçirdi. Ayağından daha önce fırlatmış olduğu ağır botlarını bulup çabucak giydi. Şiltenin kirli çarşaflarını topladı ve kirli yığınının içine attı. Onları bir ara yıkayacaktı, evet. Odasının kapısını çıkartıp yeteri miktar nakit taşıdığına da emin olunca dairesinin kapısını açtı. Anahtarı tam cebinden çıkartmıştı ki saçları tepesinde sıkı sıkı toplanmış yirmilerinin sonunda ya da otuzlarının başında olduğunu tahmin ettiği kadını gördü. Buraya kadar her şey oldukça normalken gözü kendini zar zor belli eden Ravenclaw armasına takıldı. Dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi. “Ravenclaw ortak salonunun nerde olduğunu hep merak etmişimdir.” Ardından ciddileşti. Bu konuyu bu kadar rahat konuşuyor olmamalıydı fakat Tanrı biliyordu ki, sarhoş olduğunda kim bilir neler anlatıyordu. Az daha kahkaha atacaktı ama kadının suratına bakıp kendini engelledi. “Johan Dietrich, Gryffindor mezunu.” Elini uzattı. Bu alışkanlığı da Mugglelardan kapmıştı. Nedense uzattığı elini geri indirdi ve dönüp kendi dairesine baktı. Ne yapması gerektiğinden pek emin değildi. “Bilmiyorum ister misin… Ateş viskisi ikram edebilirim? Ya da, ya da… Pastaneye gidiyordum. Çöpünü de yolda atarım.” Kadının elindeki çöpü gergin bir şekilde aldı ve başını sallayarak ona baktı. Kendisi gibi bir büyücü ile karşılaşmayalı çok uzun zaman olmuştu ve Johan nasıl davranması gerektiğinden emin değildi. Aniden koridoru elinde kadından aldığı çöp ile terk etti. Giderken de dairesinin kapısını kadın için açık bırakmıştı. Ravenclawlu cadı durumu fazla korkunç bulup kaçmazsa gerçekten çok şaşıracaktı.


____________________________________________________________________________________________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Ariadné Debora
Sihir Bakanlığı
Sihir Bakanlığı
avatar

RÜTBE : ESRAR DAİRESİ ÇALIŞANI
Uyruk : yunan.
Gerçek İsim : zeze.

MesajKonu: Geri: vierailta ystäviä   Cuma Şub. 08, 2013 12:54 am

Ateşviskisi kokularını yayıcısıyla göz göze geldiği andan itibaren spor ayakkabılarından birinin bağcıklarının diğerinden daha gevşek bağlanmış olması bile rahatsızlık vermeye başladı Zuri’ye. Evden ayrılmadan hemen önce yaptığı balerin topuzunun sinir bozucu derecede sıkı toplanmış olduğu, varlığını dudaklarının üzerinde bağlanan bir kabuk şeklinde hissettiren bordo rujun çöpü çıkarma görevini yerine getirirken sürmek için yaratılmadığı ve göz makyajının onu bir rakuna benzettiği yönündeki düşünceler toplaştı zihnine. Yeni biriyle karşılaştığında beyninin içinde patlak veren kişisel eleştiri kaosuna alışmış olması gerekmiyor muydu? Sürekli veri toplayan, analiz eden ve fazla düşünen cadının anlamakta güçlük çektiği şey de buydu işte; insanlar, kendisi de dâhil, teorik edinimlerle ve hipotezlerle çözümlenebilecek varlıklar değildi. Birkaç adım ötesinde duran adamın kendini tanıtışını izlerken bile o anda ne kadar gülünç göründüğünü düşünüyordu –ki bu acizliğinin farkında olan bir kadının kendini beğenmişliğin sularında yüzdüğüne işaret ediyordu. Başkalarında görüp yargıladığı tavırları takınmakta ve bunu kabul edilebilir bir şeymiş gibi rutin haline getirmekte, adının Johan olduğunu öğrendiği Gryffindor mezununa aklındaki güvensiz düşünceleri çaktırmama konusunda olduğu kadar iyiydi. Ne düşmanca ne de sıcak olan dümdüz bakışlar yeni tanıştığınız bir adamın karşısında sizi güçlü göstermezdi tabii, fakat en azından beyninizin içinde deli gibi bağıran bir eleştirmen olduğu gerçeğini gizlemenize yardımcı olurdu.

Bölgenin Sihir Bakanlığı’na rezil bir hizmet vererek zar zor cebini doldurduğu ayları bir Gryffindor mezununa kapı komşuluğu yaptığını bilmeden geçirdiğine inanmakta zorlanıyordu Zuri. Tesadüfler de tıpkı durduk yere yeşeren dostluklar, romantik edebiyat ve alkolsüz bira gibi kuşkuyla yaklaştığı kavramlar listesinin başlarındaydı çünkü. Nasıl olmuştu da dev topuzlu bir cadının koridorunda yürüdüğünü fark eder etmez şaşkınlığa düşmek yerine Ravenclaw armasından dem vuran rahat bir giriş cümlesi kurabilmişti bu adam? Belki de anormal seviyede güvensiz ve yok yere kuşkucu olan Zuri’ydi. Önce Ateşviskisi ikram edip kafası karışmış bir edayla, ‘‘Ya da, ya da… Pastaneye gidiyordum.’’ deyişiyle baş gösteren tavrı, cadıyı tek afallayanın kendisi olmadığı yönündeki duası konusunda birazcık rahatlatmıştı. ‘‘Çöpünü de yolda atarım.’’ cümlesinin ardından adamın elinin çöp torbasına yaklaşmasını, bir an için yan yana gelen kollarının ten rengi açısından çok hoş bir zıtlık oluşturmasını ve bu zıtlığın adamın çöp torbasıyla beraber koridorda kaybolmasıyla birlikte yok oluşunu izledi.

Biraz önce torbayı tuttuğu elini saçlarına götürdü ve kafası karıştığında yaptığı gibi farkında olmadan saçlarını darmadağın etti. Alışveriş merkezleri, cep telefonları ve kaykaylar gibi serseri şeylerle dolu Muggle dünyasında Ravenclaw armalı bir hırka giyerek ne halt yemeye çalıştığını bilmiyordu, kasıtlı olarak açık bırakılmış kapısıyla Ateşviskisi kokusunu hala tütsü gibi yaymakta olan daire çok çekici görünüyordu; bir büyücünün evine girmeyeli yıllar olmuştu. Johan’ın daire kapısını onun girmesi için açık bıraktığını anlaması tam üç buçuk dakikasını aldı cadının. Balerin topuzu, Helsinki’nin arka sokak kaldırımlarına votka ve doğum kontrol hapı kusan genç kızlarınkine dönmüş bir halde koridorda volta atmaya başladı. Dengesiz el hareketleriyle daireye girip adamı beklemesi durumunda yaşanacakları hızlıca tahmin etmeye girişti, kalbinin haddinden fazla hızlı attığını fark edip yakışıksız bir küfür fısıldayarak gergin ve hızlı adımlarla kapının eşiğini geçti.

Dairenin böylesine tanıdık hissettireceğini tahmin bile edemezdi. Orada yaşayabilecek muhtemel iki kişi için işleri zorlaştıracak bir şekilde kapısız bırakılmış banyonun önünden geçti ve salon olarak kullanıldığını belli eden küçük odaya geçti. Titrediğini hissettiği minik kalçalarını herhangi bir yerde sabitleyemeyecek kadar tedirgindi. Büyücüyü beklediği on dört dakikalık süreyi sutyeninin rahatsız eden kopçasıyla oynayarak, tırnaklarını kemirerek ve rezil haldeki dekorasyonu inceleyerek geçirdi. Beklenen tüm ilgi çekiciliğiyle aralıklı bırakılan kapıdan içeri elinde sokağın köşesindeki pastanenin paketiyle geldiğindeyse tam yedi buçuk dakikadır üzerinde çalıştığı ‘rahat insan’ gülümseyişini takındı Zuri, daha çok ölümcül bir darbe almış ve bunu gizlemeye çalışan bir çatlağa benzediğini bilmeden. Tiz bir öksürükle boğazını temizledi ve, ‘‘Zuri Côte. Birkaç yüzyıl önce, ben Hogwarts’tayken, Ravenclaw Ortak Salonu Astronomi Kulesi’nin doğusundaydı.’’ Adamın elindeki pakete bakıp yapmacık havasından biraz olsun kurtularak, ‘‘Muffin kokusu mu alıyorum? Ateşviskisi, bir de bu. Burnum bu sabah yeterince şenlenmedi mi?’’ diye şakıdı. İlerleyen dakikalar genç cadıya, ona katı bir görünüş veren balerin topuzundan kurtulmasının ve kendi dairesine kaçıp kapıyı kilitlemek yerine açık bırakılan kapıyı bir davet olarak öngörüp tanımadığı bir eve girmesinin Johan üzerinde bıraktığı katı izlenimi sildiğinin farkındalığını getirecekti.

____________________________________________________________________________________________________


: eyes on fire :
 

pretending to type so you won't talk to me:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Johan Dietrich
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Gerçek İsim : -

MesajKonu: Geri: vierailta ystäviä   Cuma Şub. 08, 2013 11:46 pm

Gariptir ki Johan sokağa çıktığı zaman aklında Alman milli marşı çalıyordu. Duruma fazlasıyla uygunsuzdu ve bu neden dudaklarının marşı kısık bir sesle söylemek için kıpırdandığını alelade açıklıyordu. Johan da uygunsuzdu çünkü. Herkesin aynı sıkıcı rengi giydiği o dünyada nasıl olduğunu bilmese de göze çarpıyor, yansıttığı kişilik yüzünden yargılanıyordu. En son ne zaman bir anne çocuğunu sevmesine izin vermişti? Üstünden yıllar geçmiş olmalıydı ki Johan hatırlamıyordu bile. Bir anda durdu ve o ana kadar yürümüş olduğu yolu geri döndü. Kafası düşüncelere dalınca çöp bidonlarının da pastanenin de önünden geçip gitmişti. Garip bir acele hissiyle hızlandı ve elinde çöp poşetiyle pastaneye girmek yakışık almayacağından bidonlara ilerledi. Çöpü yığının üstüne bırakmadan önce iç geçirdi. Gözlerinin önüne muhtemelen kendisinin deli olduğunu düşünen Ravenclawlu cadı geldi. Saçı düzgün bir şekilde toplanmıştı, yüzünde ise günlük sayılamayacak koyu bir makyaj vardı. Acaba tam da bir yere gidecekken Johan yolunu mu kesmişti? Dudaklarını birbirine bastırıp sıktı, ardından da çelişkiyle gülümsedi. Sanki kadın Johan yüzünden yaptığı planı erteleyecekti. Endişelenmesine gerek yoktu. Sadece bir an ne yapacağını şaşırmış, cadının poşetini alıp koridordan kaçmıştı. Bu bir nevi merak doğurmuştu içinde. Karamsar bir yanı kadının çoktan dairesine çekip gittiğini düşünürken diğer bir yanı belki de Johan’ın aralık bıraktığı kapıyı daha da araladığını söylüyordu. Bir an önce öğrenmek istediğini fark ettiğinde belki de fazla istekli bir şekilde açtı pastanenin kapısını. Tezgahın ardındaki ufak tefek yaşlı kadın kapının açılması ile öten tepedeki rüzgar çanlarına uyandı adeta. Kemik çerçeveli gözlüklerini düzeltti ve gelenin Johan olduğunu görüp içtenlikle gülümsedi. Dünyanın en taş kalpli insanı bile içi sıcacık çikolata gibi ağır ağır mutlulukla dolduran o gülümsemeye kayıtsız kalamazdı ki Johan olup olabilecek en kalbi sevgiye açık –ya da aç- insandı. Ciğerlerine oksijen doldurur gibi her gün o gülümsemeye tutunurdu.

Fırında pişmekte olan çöreklerin kokusunu ta dükkanın diğer ucundan alırken ilerledi ve yaralı dirseklerini tezgaha dayadı. “Günaydın Pat, bugün nasılsın?” Yaşlı kadın Johan’ın ‘her zamankinden’ siparişini hazırlamak için bir an gözden kaybolsa da sesi duyuldu. “Ah seni gün yüzü ile görebileceğimi hiç sanmazdım Johan, birazdan uzun uzun bakacağım.” Johan gülümsedi ve başını pastanenin içinde gezdirdi. Geçen ay mahalledeki birkaç serseri esrarı ve içkiyi fazla kaçırıp Pat’in raflarını alaşağı etmiş, duvarlarına işemiş ve yerlere kusmuştu. Johan sonraki gün siparişini almak için pastaneye geldiğinde ağlayan Pat’i ve onun dizine yaslanmış yeğenini dükkanın hemen önünde birkaç komşuyla bulmuştu. Kendini ne kadar kötü hissettiğini anlatamazdı. Pat pastaneyi temizletmek için bir firma tutmadan önce –ki buna yetecek parası olmadığını biliyordu- tek başına yeni raflar takmış, duvarları açık bir pembeye boyamış, yerleri temizleyip yeni halılar almıştı. O geceki sarhoşlar kendi barında kafayı çektiği için biraz da suçlu hissetmemiş değildi gerçi. “İşte, al bakalım tatlım. İstediğin başka bir şey var mı?” Johan tam olumsuz bir cevap verip pastaneyi terk etmek üzere ağzını açmıştı ki durdu. Ya cadı Johan’ın dairesine geçmeye karar verdiyse? Sonuçta pastaneye uğrayıp bir şeyler alacağını söylemişti. Elinde sadece kendisine yetecek yiyecekle dönerse ayıp olmaz mıydı? “İki muffin ve bir çilekli tart daha ekleyebilir misin Pat?” Yaşlı kadın yeniden aşağıdaki raflara eğilip Johan’ın isteğini yerine getirdi. Beyaz keseyi tezgahın üzerine bırakıp Johan’a muzip bir bakış attı doğrulur doğrulmaz. “Misafirin mi var acaba? Yoksa bir bayan mı?” Johan cevap vermedi. Tezgahtaki etiketlere bakarak toplam borcunu hesapladı ve cebini kurcalayıp parayı kasanın yanına bıraktı. “Ciddi olmasa iyi edersin yoksa Petra çok üzülecek.” Petra, Pat’in sekiz yaşındaki yeğeniydi. Johan gülümsedi. “Biliyorsun Pat, en büyük aşkım Petra. İyi günler.”

Apartmana girdi ve basamakları birer ikişer çıktı. Kendi dairesinin önüne geldiğinde bir an durdu. Az önceki acelesine rağmen o anki çekimserliği çok garipti. Johan kapıyı itti ve gülümsedi. Kaygısının ne olduğunu hemen anladı. Daha önce –kadınla karşılaştığı anda- onu kafasında fazlasıyla sert, fazlasıyla yüksek bir kalıba oturtmuştu. Soğuk gözlerinde yargılayan veya aşağılayıcı bakışlar görmeyi beklemişti. Oysa o an baktığı şey samimiyetti, en azından Johan’ı mutlu eden bir çabaydı. “Birkaç yüzyıl mı? Bana o kadar yaşlı görünmedin.” Kapıyı arkasından kapattı ve evin içinde ilerledi. Zuri’nin ilk karşılaştıklarında sıkı sıkı toplanmış saçlarının gözlerine neden daha dağınık geldiğini anlayamasa da kafasına takmadı. “Aslında ne seversin bilemedim, o yüzden riske girmeyip muffin aldım. Sonuçta herkes muffin sever.” Zuri’nin de kendisini takip edeceğinden emin salon ile bitişik mutfağa ilerledi ve paketi masaya bıraktı. Temiz tabaklar çıkartıp yerleştirdi ve paketi aralarken Pat’in peçete koymayı unutmamış olması için dua etti. Unutmamıştı, biricik Pat. Peçete tomarını da çıkarıp masaya koyduktan sonra temiz bir bardak da son olarak Johan’ın evden çıkmadan önce masada bıraktığı bardağın yanında yerini buldu. Zuri’ye döndü ardından. “Şey, keyfine bak. Kahvaltının yanında ateş viskisi hoşuna gider mi bilmem ama…” İlerleyip döküntü buzdolabını açtı. “Sanırım son kullanma tarihi geçmemiş…” Bir kutuyu kaldırıp altında yazan tarihe baktı. “Hiçbir şey kalmamış. Gidip alabilirim ama. Aslında eve dönmeden düşünmem gerekirdi. Kusura bakma, fazla misafir ağırlamıyorum, o yüzden…” Çok fazla konuştuğu hissi ile aniden sustu, bunu çok sık yapardı ve cümlenin gerisini unutmuş bir embesil gibi görünürdü çoğu zaman. “Hala gidip içecek bir şeyler alabilirim?” Babasından aldığı sinsi çene ve kısık gözlerle bu kadar masum görünebilen tek kişi olmalıydı Johan.


____________________________________________________________________________________________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: vierailta ystäviä   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
vierailta ystäviä
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: