AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Lütuf

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Kat Aldershof
Gryffindor
Gryffindor
avatar



RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : Animagus - Kızıl Karınlı Kartal
Patronus : Tundra Kurdu
Gerçek İsim : Zeynep.

MesajKonu: Lütuf   Paz Ağus. 12, 2012 1:03 am


      Gülünç bir şekilde dekore edilmiş evi ilgisiz gözlerle süzerken, ''Tam üç yıldır görüşmüyoruz.'' diye koyverdi aklından geçenleri Hazel. Manzarayı Muggle zenginliği ya da Muggle varoşluğu olarak nitelemek zordu; zira ne işe yaradıklarını çözemediği aygıtlarla dolu olan bu dairenin her köşesi yabancıydı ona. Bitiğişindeki iskemleye yerleştirdiği kıvrımsız kalçalarını rahatsızca hareket ettirip bilmemenin getirdiği huzurla kahvesini yudumlayan kadının rahminde dokuz ay geçirdiğini kabullenmekte bile zorlanıyordu Aslan burcunun tüm özelliklerini hak etmediği bir gururla taşıyan cadı. 'Çeşitli yollar' adını verdiği sapağı döndüğünde ele geçirdiği asanın büyü geçmişine göz attığında endişenin doğurduğu çirkin çıbanların patlak verdiği zihnini aydınlatan bilgiler, genç kızın içini kasabasını terk edip bir şeylerin peşine düşme hevesiyle doldurmuştu. Babasının geleceği ve güvenliği dahil her şeyini garantileyen kutsal tahta parçasının ucundan çekip aldıktan sonra haberdar olmuştu o öğleden sonra bulunduğu apartman diye isimlendirildiğini öğrendiği binanın küçücük bir karesinde yaşayan annesinin ucuz görünümlü şöminesine yapılan ziyaretten. Ortak ilgi alanları bulma çabası onu küçük düşmüşlük seviyesine doğru fırlatıyordu. Aciz bakışlarıyla tasasız bir şekilde oturan kadınla sürdürdüğü sohbeti dalgaya vurdu en sonunda; istisnasız herkesin bilmesi gerektiğini düşündüğü edebiyat akımlarından, unutulmayan Quidditch maçlarından ve tılsımların işleyiş teorisinden dem vurdu dudaklarında zamanını harcadığını bilmenin verdiği umursamaz bir gülümseyişle. Ardından bir Muggle ile konuşulacak şeylerin yokluğundan şikayet ederek küfretti. Beklentilerin gerginliğiyle hazırladığı tekinsiz planın kırıntılarını sırt çantasında taşıyan cadıyla sıradan bir Muggle kadının aralarında duygusal hiçbir bağ taşımamalarının neresi şaşılasıydı? Hazel, ancak yeterince zeki olan insanların bilinçaltı denilen yaratığın arzularını kavrayıp hayatlarını buna göre kurabilecekleri kanısındaydı. Pür büyücü kanına yapılan övgülerden ölesiye nefret etmesinin nedenini belki de milyonuncu kez kavradı; şans eseri elde ettikleri safkanlıkla böbürlenmek gibi bencil kendini beğenmişlikler, aynada karşılaştığı suratın istemeden kazandığı melezliğe alttan alınması imkansız bir hakaret içeriyordu. Kör bir umutla zilini çalıp hayal kırıklığıyla ayrılmıştı evden. Dışarıda onu bekleyen şey küfretme isteğini perçinleyen soğuk ve izmarit dolu kaldırımlardı. Öfkeyle kasılan kollarının savuracağı suçlama oklarının doğrultusu, babasının Godric Gryffindor'un köyündeki eski kulübesiydi.


Yanaklarına hoyratça dokunan poyrazın etkisinden kaçmak için paltosunun yakasını daha da yukarı kaldırırken, Muggle Britanya'sının içinde yaşamaya bile değmeyen bir yer olduğuna karar verdi genç cadı. Bu yabancı dünyada insanların yüzlerindeki başkalarına kayıtsız ifade, geldiği yerde karşılaşmaya alışık olduğu rahatsız edici bakışın çok daha ötesine geçiyordu. Başını, siyah ve yumuşak bir kumaşın örttüğü dizlerine kadar uzanan botlarının üstüne dökülen kar tanelerine doğru eğip bu diyara yaptığı zoraki ziyaretin sebebini ve neticenin sinir bozuculuğunu anımsadı. Aldığı derin nefesin buğusu soğuk havayla buluşup küçük çaplı bir sis bulutu haline gelirken, biraz sonra çıkıp gideceği dünyaya ait olan annesinin kumral tenini aklına getirdi; en çetrefilli kış aylarında bile hoş rengini koruyan kahvemsi tenini. Bu tapılası tenin bomboş, üstelik özlem dolu bir evladı yatıştırmayı bile beceremeyen bir zihni çevrelemesi ne yazıktı!

İstikametine varan yolu bulmak için Londra'nın lanetli ve tanıdık olmanın kilometrelerce uzağındaki caddelerinden birini turlamaktaydı. Tekerlekli bir tahtanın üstünde caka satmak için yanlış mevsimi seçen gençler, ellerinde gazetelerle topuklarını şıklatarak yürüyen insanlar görüp sözlü tacizlerine maruz kaldığı iki ergene lanet okudu. Yaklaşık on dakikalık bir taban eskitmenin ardından, kokusunun burnunu geç kalmış bir huzurla doldurduğu hana açılan geçite vardı. Büyük ve gösterişli bir kitapçıyla parlak vitrininin göz boyadığı plakçının arasında kalan bu köhne mekan, etrafını saran satış stratejilerinin arasında görünmez kalmayı iyi beceriyordu. El yapımı kilidini açmak için ''Alohomora!'' kelimesinin yettiği sırt çantasının içinden asasını çıkardı, dikkat çekmeyen bir uzanışla Çatlak Kazan'ın kiremitine asasıyla hafifçe vurdu ve değişen düzene göz atmaksızın acelesi yokmuş gibi açılan kapıdan içeri daldı.

Kendini evinde hissetmeye duyduğu gereksinimi gizlemeye çalıştığı o saatlerde, tanıdık bir yüz görme arayışına girmek istemeyip kırışıklıkları tarafından öldürülmek üzereymiş gibi görünen barmen Frederick'in altın dişlerini korkutucu bir şekilde gösteren gülümseyişine bakındı. Takındığı ilgisiz imajına rağmen, amcasının malikanesinde kalmadığı süre boyunca ona gözü gibi bakan Çatlak Kazan'ı belleğine kazımak adına istemsiz olarak çevreyi süzmeye başmıştı; karanlık ve tozlu atmosferin içinde bahis oynayan yaşlılar, çürük ejderha yumurtası satmaya çalışan iyi niyetli dolandırıcılar, uzun zamandır görüşmediklerini birbirlerinin omuzlarının üstüne attıkları kollarıyla belli eden orta yaşlı Seherbazlar ve burunları gıdıklayan bir balkabağı suyu kokusu süslüyordu eski hanı. Yılın bu zamanında bina arkadaşlarının işlek mekanının tozlu pencereleriyle Çatlak Kazan olmadığından adı gibi emindi Hazel; şu sıralar gençler daha sıradışı ve geleneksel çizginin dışına çıkan mekanlarda rahatça takılabiliyorlardı. Aklındaki düşünceleri tokatlarcasına kulaklarına dengesiz bir tonda çarpan ''Fjelmar, kızım!'' cümlesini duyar duymaz başını yukarı kaldırdı, kendini Frederick'in çelimsiz kollarının arasına attı, ''Sana yeni bir diş fırçası almamı ister misin?'' gibi bayat bir espri yaptı ve nereden gelip nereye gittiği gibi merak dolu sorulara vakti olmadığını belirtip omuz hizasına geldiği büyücüye aşağıdan bakarak ''Anahtarım, bayım.'' diye şakıdı. Oysa ki ne güftelere ne de şakımalara tahammülü vardı; zira zihninin kuytu köşelerinde belirip bir iç savaş çıkaran düşünceleri tanımlayabilecek tek terim 'ifrit sidiği' idi. Eline konulan demir anahtarı alıp bakışlarını tekrar sabitlediği zeminin onu istikameti olan merdivenlere götürmesine izin verdi.

Berbat bir zevkle ve özensizce döşenmiş olmasına rağmen huzurlu hissettiren 7 numaralı odaya girdi, omuzlarına ağır bir yük bindiren paltosunu yatağa fırlattı. Sırt çantasının içinden asasını alıp odanın en uzak köşesindeki dolaba koymadan önce, kimse tarafından açılmaması için beceriksizce bir tılsım yaptı. Bedeni ve zihni dönüşüme hazır olmadıklarını bas bas bağırsalar da, Hazel kestane rengi saçlarını asasının bir hareketiyle sımsıkı toplarken, hayal kırıklılığının beraberinde getirdiği kör kararlılığı iliklerine kadar hissetmekteydi. Çınar ağacından yapılma, içinde atadam kılı taşıyan asasını şefkatle yatağın üzerine bıraktı ve alelacele giydiği gömleğin düğmelerini sakin bir tavırla çözdü. Pantolonunu ve geri kalanları da çıkardıktan sonra, odanın batı kanadında, pencerenin yanında durmakta olan aynanın karşısına geçti. Endişenin kapladığı aklının gerilerinde biliyordu ki; aynada gördüğü bedene gizlemeye gerek duymadığı bir gururla bakıyordu. Derin nefesleriyle örtbas ettiği kendini beğenmişlik, başkalarında görüp tiksindiği şey ile aynıydı. Hazel ise bunu fark edemeyecek kadar... Gryffindor'du. Amcası Paulo'nun yıllar evvel okuduğu masal kitaplarında bulunan bir mahluğun yansımasına bürünecekti az sonra. Çattığı kaşlarıyla tozlu parşömenlerden ona bakan kızıl karınlı kartal, tüm ihtişamıyla Hazel'ın benliğinde yer etmişti. Yetersizliklerinin gölgesinden çıkmayı başardığı vakit, aynanın karşısından ayrılıp çırılçıplak vücudunu odanın ortasına taşıdı. Cesaret denen şey çok bilmiş prensesin damarlarını turlamaya başladı. Eğer herhangi bir dine bağlı olsaydı, ahşap zemine bağdaş kurup dua edeceği kısım burasıydı. Tanrı, ya da her neyse, ona yardım etmeliydi; aksi takdirde Hazel'ın nazarında zaten pek de matah olmayan ünü iyice zedelenirdi. Yakında uçup gideceği pencereyi boylu boyunca açtı ve teninde son kez hissedeceği döşemenin soğukluğunun topuğuna işlemesine izin verdi.

Yılların ardından alıştığı dönüşüm gerçekleşmenin eşiğindeydi. Nasıl hazırladığını bilmediği ruhsal ritüel, sarıya çalan yumuşak tüylerle bezenmiş uzuvlarını bir kartalın geniş kanatlarına çevirirken, insanüstü bir huzurun yanında kor bir acı duyumsadı genç cadı. Kanatlardan, gagadan ve pençelerden oluşan bir vücuda sıkıştırılırken insan bedeni, becerebilse ağlayacağını biliyordu. Nötrlüğe ulaşmak için kapattığı gözlerinin, küçüldükçe küçülen ve geri dönüşü olmayan bir metamorfozun içine dalan kıza tanıklık edememesi büyük kayıptı. Ancak masallarda işitebileceğini sandığı bu görkemli hayvan formunun sahibeliğine erişmek için uzun ve çetrefilli bir çalışma sürecinden geçmişti; yine de her dönüşümde kaslarını zorluyor ve her zaman ufak tefek olmayan yaralara maruz kalıyordu. Başarısızlığı kabullenemeyen bünyesinin aşamayacağı bir detay değildi bu. Birkaç dakika içinde, zekası sayesinde diğer canlılardan ayrı tutulan insan yaratığından, gereksinimlerini beslenme ve üreme gibi basit doğal olayların oluşturduğu bir canlıya yitip gitmeyi büyüleyici buluyordu Hazel. Tüm bu acı çekişte ve kanayan yaralarda, uğruna harcanan zamanın ve cennetin zevk vaad eden aralanmış kapısına ulaşmak için avuçlarını açan bir kulun değerli huzuru bulunmaktaydı; en azından, durumlara gerçekçilikten ziyade iyimserlikle bakmayı tercih eden genç kızın kanısı bu yöndeydi. Kızıl karınlı kartal, masalsı güzelliğini kanatlarının altına almış vaziyette Hazel'ın istikrarıyla biçim bulmuştu.

Dönüşüm sona erir ermez yere düşen hayvan, çırpınmaktan yoksun kanatlarını acemice hareket ettirdi ve gıcırdayan döşemeyi tırmıklayan pençeleriyle minicik adımlar atmaya başladı. Yeni doğmuş yırtıcı yavruların habersizliği konaklıyordu Hazel'ınkine benzeyen kırmızı bir damar taşıyan tekinsiz göz bebeklerinde. Kanatlarını bütünleştiren heybetli karnı, amberin en koyu tonundaki tüyleriyle, batmaya yüz tutan güneşin yokluğuyla karalan odaya zayıf bir ışık saçıyordu. Odaksız insan gözleri, keskin görüş alanı kapasitesiyle bir kartalınkine terfi etmişti. Metamorfozun derinliklere atmadığı tek organı, kıvrımlarını pür huzur bulutlarının doldurduğu beyniydi. Hayvan bedeninin içinde tıpkı bir saatin tik takları gibi çarpmakta olan kalbi, karmaşık insan beyninin buyruğuna amade idi. Alışmaya çabaladığı kas ve sinir sistemi yapısı, attığı her adımda onu zorlamaktaydı. Belirli bir süre sonra bu uyuşmazlığın ortadan kalkacağının bilinciyle, ağzını açtığında hissettiği susuzluğu gidermek üzere uçacağı pencere pervazına gitmeden önce gülünç bir şekilde zıplamaya, kanatlarını çırpmaya ve çenesini açıp kapamaya başladı. Kendini tamamen rahat hissettiğinde ise biraz önceki gülünçlüğünün zerresini taşımaksızın havalanıp pencere pervazına kondu. Ayak pençeleriyle demir parmaklıkların birini kavradı ve aldığı tat ile coşan dilini biriken kar suyuna daldırdı. Terk edilmiş binanın çatısının izin verdiği kadar görünen gökyüzüne doğru attığı düşünceli bakış, soğuk fakat pürüzsüz bir havayla karşılaşınca kendini saldı ve yerini tereddüdü saklamaya çabalayan umuda bıraktı. Manzaraya arkasını döndü, yatağın yönünde uçup gittiği yerde ihtiyaç duyacağı asasını biraz önce parmaklığa tüneyen ayaklarıyla kavradı, pervaza son kez tüneyip Çatlak Kazan'ın geçici ev sahipliğine veda etmeden soyunun köklendiği yere, Godric's Hollow'a doğru havalandı.

Birkaç gün önce başlamıştı birbirinden farklı kar kristalleri asaların geleneksel büyücü mimarisi denen şeye saygı göstererek yamuk yumuk diktiği binaların çatılarını boyamaya. Kasım ayının ortasında tüm Britanya'yı turlayan birinin köşesini dönüp dönebileceği en kalabalık cadde Diagon olurdu şüphesiz. Mevsim değişikliğiyle birlikte sahiplenilen kış uyuşukluğu, baykuşların taşıdığı parşömenlerin hışırtılarıyla ve kendilerini uyanık sanan tezgahtarların bağırışlarıyla dolu olan bu caddeye işlememiş gibi görünüyordu. Nedenini kimsenin sorgulamadığı koşuşturmaca, yediden yetmişe halkın her kesiminde nesilden nesle taşınıyordu. Kullanıla kullanıla unutulmuş kavramlardan biri olan sükut, üstüne basan demir tokalı çizmelerin ağırlığıyla, Diagon Yolu'nun çamurla harmanlanmış kirli beyaz kaldırımlarının altına gömülmüştü adeta. Şekerciden lolipop aşıran çocuklar, oğlunun ensesine şaplak atan yaşlı kadın, bakışları üzerinde hissetmediği müddet burnunu karıştıran kazan satıcısı ve niceleri, işleri biter bitmez aceleci adımlarla yürümeye koyuluyorlardı; yaşlarını henüz kurutmadığı gözlerini kusursuz kartal gözlerinin ardına gizleyip doğmadan evvel sahiplendiği geçmişin hayal kırıklıklarını süpürmek üzere uzaktaki inine doğru yüksekten uçan bir cadı tarafından izlenildiklerini akıllarının ucundan bile geçirmeden.


____________________________________________________________________________________________________

don't touch a girl forged from fire:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Lütuf
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Çatlak Kazan-
Buraya geçin: