AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Yardım

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Giedre Lundkvist
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 16
Gerçek İsim : Elif

MesajKonu: Yardım   Paz Ağus. 05, 2012 6:46 am

Pavel & Giedre

    Eski ahbabıyla görüşmeyeli sanki asırlar oluyordu. Uzun zamandır uğramadığından küsmüştü sayfalar Giedre’ye. Saman sarısı sayfaların bir asrı devirmiş yaşlılar gibi yıpranmış, sarkmış yüzünü buruşturduğuna gözleri resmen şahitti. Hatta neredeyse ağzının olduğunu, konuşup Giedre’ye küfredeceğini söyleyecekti genç cadı. Ama sahiden de öyleydi. O kapkalın defter Giedre’nin yıllanmış haliydi. Üzerinden yıllar geçmiş, içinden sayısız insanlar; sokaklar; sesler; çehreler yürüyüp gitmişti. Her bir isme yalnızca bir sayfa ayırırdı Giedre, fazlası ziyandı. Çünkü insanları tanımlamak için kullanacağı kelimeleri hakaretler arasından seçmek en doğru olanıydı. Onlar için nefesini yalnızca yermek için tüketirdi. Nasıl bu kadar öfkeli olduğunu defterin daha ilk sayfasına dizdiği uzun hicviyeden çözebilirdi herkes, ama sebebini çözemezdi. Zaten bu soru cevabını asla bulamayacak ve varoluşunun sonuna kadar bataklığında çürüyecekti. Kati bir cevabı olsaydı içindeki bu canavar belki ehlileşebilirdi. Bir çaresi, bir merhemi olsaydı birine aşkla bakmak için tüm acılarına inat katlanırdı her türlü götürüsüne rağmen. Çünkü öfke, umutsuzluk, riyakarlık insanı içten içe tüketen; izine ulaşılmadığından da tedavisi olmayan ince hastalıklardı. İçinde bulunduğu son dönemlerde kendisini hiç olmadığı kadar işlevsiz ve yitik hissediyordu. Yalnızca adım atmaya, nefes almaya devam ediyordu gözleri kapalı. Nereye gideceğini belirleyememişti. Ciddi bir şeyler üzerine düşünmek konusunda kesinlikle bir özrü vardı. Ama inandığı bir şey vardı tüm kalbiyle; bir şey anlamdan ne kadar yoksunsa o kadar kıymetliydi. Çünkü özgürdü, bileklerine dolanan prangalar yoktu. Adım adım ilerliyordu. Hep derdi zaten “Adımlarım, aklımın yol göstericisi” diye. Kendini adımlarına bıraktı yerine. Parmakları tüm sayfaları arşınlamaya başladı. Senaryosunu her gün okurdu oysa, neredeyse bir aydır ne diye eline almamıştı? Çünkü son başrol oyuncusu hakkında tek bir tahmin dahi yürütememiş, karakterini yeterince geliştirememişti. Cinsiyetini bile bilememişti ya. Raven, nesin sen? Henüz soy ismi dahi yazmıyordu sayfanın başında. Yapabildiği tek şeyin içinde böyle bir çıkmazla karşılaşmasını yedirememişti. Senaryosunda belki kendine yan rolü vermiş olabilirdi, ama deftere kazıdığı her isimden daha güç ve karmaşıktı. Daha ulaşılmazdı. O cinsiyetsiz iblisten bu sebepten ölesiye nefret etmişti. Giedre’nin eski komplekslerini su yüzüne çıkaracak kadar güzeldi. İçindeki canavarı heyecanlandıracak kadar vahşiydi. Hem erkek haliyle hem de kadın haliyle cezp etmişti Giedre’yi. Bu daha önce hiç başına gelmemişti. Yine de bir sıfır öndeydi. Başlığın hemen altına iliştirdiği notta “Beni tanımıyor ama ben tanıyorum.”yazıyordu. Tutunabildiği tek gerçek buydu. Yine de sinirlenip kapatmadı defteri. Buraya her ayrıntısını kazıyacaktı, her sırrını ifşa edecekti. Bu fikir Giedre’yi keyiflendirmişti. Rafların arasına kısılıp baştan sona okumuştu, yine de her çehreyi tekrar hatırlamak için bir defa daha okuyacaktı. Ama çişi geldiğinden gidip işemeliydi. Bir yanı defteri de yanında götürmek istiyorken diğer yanı ilk defa mantığına başvuruyordu. İşerken bile yanında tuttuğu bir defter daha çok dikkat çekerdi şüphesiz. O yüzden tereddüde de düşse kitabı masanın üzerinde çıplak bir şekilde bıraktı ve işemeye gitti. Pipisi olmadığı için bir defa daha tanrıya lanetler etti. Eğer olsaydı bir kıyıya köşeye işer kurtulurdu. Zaten umurunda da olmazdı kimin ne dediği. Ama ne yazık ki yoktu ve iki kat aşağı gitmek zorundaydı. Bu denli üşengeç bir insana yapılmaması gerekirdi bu, giriş katı hariç falan her kata tuvalet konmalıydı. Bir yandan ilerlerken bir yandan da küfrediyordu. İki katı inene kadar küfretmişti. Sonra hala Giedre’nin ne olduğunu çözememiş bir kızla burun buruna geldiğinden erkekler tuvaletine yönlenmek zorunda kalmıştı ama kız gözden kaybolunca tekrar kızlar tuvaletine yöneldi. Günün bu saatlerinde aynaların karşısına dizilmiş küçük kaşarlar olmadığı için ne kadar mutluydu bilemezsiniz. Neyse işini halledip elini kazır gibi yıkadıktan sonra tekrar onca yolu kat etmeye koyuldu. Saçma sapan merdivenlerde oyalandıktan sonra en az yirmi dakikada kütüphaneye tekrar gelebilmişti. Ama içinde garip bir his vardı. Sanki bir anneydi ve çocuğuna bir şey olduğunu duyumsamıştı tüm organlarında. Gözlerinin önüne düşen ıslak birkaç demeti arkaya atıp eliyle dağıttı. Islak şeylerden nefret ederdi. Yapışkanlı şeylerden de. Aslında nefret ettiği çoğu şeyi içinde barındıran cinselliği nasıl sevebiliyordu? Aklına böyle zamansız ve saçma sapan sorular geldiğinde nasıl bir durum içinde bulursa bulsun kendi kendine gülerken yakalardı kendini, tıpkı şimdi olduğu gibi. Ama tam masasına vardığında gülümsemesi kuş olup uzak diyarlara uçmuştu. Yüzünde siyah bir karganın kanatları açılmıştı sanki. Alnı buruş buruş olmuş, kaşları birbirine yaklaşmıştı. İlk başta ne idrak edemedi tabi ne olduğunu, belki birkaç saniye sonra pimi çekilmiş bir bombaya dönmüştü. Ya da aktif bir volkana. İnfilak olmaya kısacık bir süre vardı. Dudaklarını kemirmeye başladı. uzun zamandan beri tuttuğu defteri bir başkası okurken görünce çılgın bir kıskançlık krizine kapılmıuştı. “Seni OÇ. Napıyosun lan defterime?” dedikten sonra ondan pek uzakta kalan kütüphane görevlisine bakış attı. Cesur ve aynı zamanda ölümüne aptal kızı sıska kolundan tutup ayağa kaldırdı. Zaten boyu da pek kısaydı, hiç çaba sarf etmeden ağzına sıçabilirdi. Ama doğru yer burası değildi. Şimdilik yalnızca güçlü parmaklarını derisinin içine geçecekmiş gibi kızın koluna kenetledi. Aptal kız karşı koymak adına gereksiz bir çaba gösteriyordu. Nafile! Defterini raflardan birinin en arkalarına attıktan sonra kaçmaya çalışan kızı bu defa ensesinden yakalayıp parmaklarını neredeyse boynunun yanındaki karotis damarlarına kadar geçirdi. “Şimdi seninle hesaplaşabileceğimiz bir yere gidelim.”dediği anda kız çığlık atmak için ağzını açmıştı ancak diğer eliyle de ağzını mühürledi Giedre. Hatta aklına daha güzel bir fikir geldiğinden hırkasının genişçe cebindeki asasına davrandı ve Silencio dedi sessizce asasını kıza doğrultmuşken. O an zekasına methiyeler düzmek istedi. Böyle bir anda nasıl düşünebilmişti kendisi de şaşırdı hatta. Neyse zaten konuşamadığından sorun yoktu, kızın koluna girip kütüphaneden çıktı ve aynı katta bulunan boş dersliğe doğru sürüklemeye başladı kızı. O kadar öfkeliydi ki, öldürebileceğinden korkuyordu. Azkaban için çok gençti. Daha Raven’la da tam tanışamamıştı.

    Dersliğin kapısını yavaşça açtıysa da kızı kolundan tutup hışımla içeri savurdu. Zavallı kızın gözyaşları yol olmuştu. Ama bu gerizekalıyı hatırlıyordu. Meraklı bücür. “ İnsanın başına ne gelirse ya meraktan ya… Meraktan!” diyerek o kadar güzel özetledi ki kızın durumunu. “Şimdi soruyorum sana. Bir defa merakına yenik düşüp peşime düşmüştün. Sonra noldu? Ucuz kurtardın, anlaşılan şanslı günündeydin. Ama nasıl biri olduğumu kesinlikle çözmüştün de. Söyle ne aradığını. Söyle ki sana son bir şans daha verebileyim.” yüzünde tehlikeli bir gülümseme belirdi. Bir şey söyleyemeyecekti, bu da Giedre’nin kendisini kurtarmak için kurguladığı bir oyundu. Avına atılan bir yırtıcı gibi pençelerini tekrar kızın ensesine sapladı, ama bu sefer boynunu kırmak istermiş gibi saçlarının kökünden çekiverdi. ”Çok laf yapan ağzından tek kelime çıkamıyor ha? Oysa beni herkese yayın ederken nasıl da şakıyordun!” Kızın yüzünü duvara adeta monte etti. Kendisine çevirdiğinde burnundan dudaklarına hatta çenesine doğru kanın aktığını görmüştü. Öyle içten kahkaha attı ki kız bile neredeyse gülümseyecekti. Sonra yaptığından pişman olduğunu aksettiren bir maske iliştirdi yüzüne. Sırtını duvara dayattığı kıza yaklaştı, çenesinden tutup yüzünü yukarı kaldırdı. Eliyle kızın dudaklarındaki kanı silmeye çalıştı, ama sadece yaymayı başarabilmişti. Hatta işi daha da çirkinleştirip kızın kırmızıya bulanmış dudakları üzerinde sıcak dilini gezdirdi. Eli ise aşağılara, kızın ufak göğüslerine inmişti. Yüzündeki ifade tek bir saniyede değişti ve dişlerini ortaya çıkararak gülümsedi. Kızın iç çamaşırı olmadığını anlayınca göğüs uçlarını yakalayıp parmak uçlarının arasında acımasızca sıktı. Zavallı kız kıvranıyordu, o kıvrandıkça Giedre tırnaklarının ucuyla sıkıyordu. Yine beklemediği bir anda ellerini kızdan çekip bir iki adım geriledi. Öfkesi dinmiyordu, yalnızca katlanıyordu. Ama öfkesinin altında daha ilginç dürtüleri vardı. Bir şeye daha açtı ama bunu yapmamak için ölümüne çaba sarf ediyordu. Dudaklarını kanatana kadar kemirmeye başladı tekrar. ”Söyle bakalım, daha doğrusu göster, hangi sayfalara baktın? Ellerinle göster.” Onlu bir rakamı gösterdi titreyen elleriyle. Her sayfayı ezberlediğinden kim olduğunu biliyordu. ” Kendine bakmadın demek. Bu daha büyük suç küçüğüm. Kendi işini kendin halledebilirsin sanıyordum, benim notlarım senin saçma dergi köşen için daha mı ilgi çekiciydi? Yine de affedilemez.” dedikten sonra şu biri ayıplandığından çıkan cıkcıkcık sesini taklit etti. Genç cadıyı omuzlarından tutup sıraların arasına fırlattı. O kadar büyük bir gürültü çıkmıştı ki birinin gelmesinden korkuyordu. Kızın bacağının üzerinde bir sıra yatıyordu, kız da yerde. Ve Giedre’nin ultimatomlarına da uymuyordu. Endişelenmeye başlamıştı, başa çıkamayacağı bir hasar vermekten korkuyordu. Birkaç defa daha denedikten sonra kızın yanına çöktü, bacağına bastırdı. Yüzü acıyla kırıştı. Anlaşılan kırılmıştı. ” Okumasaydın bunların hiçbiri olmayacaktı be güzelim. Ne yapacağım ben seninle şimdi? Revire kadar ölememeye bak. O devasa göğüslü şifacı hatun yok, şansıma.” dedikten sora kızı kaldırıp beline kolunu geçirdi. Ağırlığını kendisine vermesini istediğine bin pişman halde düşe kalka, kimseye gözükmemek için pür dikkat revirin yolunu tuttular. Revirin kapısının açık olduğunu fark edince Giedre içten bir küfür etti. Kızı duvara dayayıp bıraktı.” Bekle burada.”Şifacı varsa kendisi için bir şey isteyecekti mecburen. Gergin bir halde kapıyı araladı. Adalacia’nın taş gibi vücuduyla karşılaşacağını umduğundan rol yapmaya çalışıyordu. Ama buna gerek kalmamıştı, Ravenclaw’dan bir çocukla karşılaşmıştı. Yüzüne gergin bir tebessüm yerleştirdikten sonra ”Hey, bi bakabilir misin? Arkadaşım yaralandı, dışarıda. Yardım edebilir misin?” Tabi ilerleyen dakikalarda arkadaşı olmadığını, neden yaralandığını ve yaralı kızın neden tek kelime etmediğini anladığında bu kadar masum olmadığını anlayacaktı genç adam. Ama Giedre korkuyor muydu? Hayır. Sadece şu beladan kurtulmaya odaklanmıştı.

____________________________________________________________________________________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Pavel Ivanov
Sihir Bakanlığı
Sihir Bakanlığı
avatar

RÜTBE : SİHİRLİ OYUNLAR VE SPORLAR DAİRESİ ÇALIŞANI
Patronus : çita.
Karakter Yaşı : yirmi bir
Gerçek İsim : miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Yardım   Paz Ağus. 05, 2012 8:10 am

    Hatıralar.
    Gözlerini kapattı genç adam. Yıllardır zihninin bir köşesinde, en rahat yastığını alıp uyumaya başlamış, uyuduğu yerde unutulmaya yüz tutmuş anılar ansızın ele geçirmişti onu. Birisi beynini çatalla çıkarmaya çalışıyor gibiydi. O derece acı verdi hatırladıkları. Derin bir nefes aldı. Küçücük sınıfın kendine has sessizliğini yaran nefeslerinin gürültüsü, kulaklarını sağır edecek kadar sesliymiş gibi geldi, o an için. Bir nefes daha aldı. Sanki yaşamaya ihtiyacı varmış gibi, ciğerleri oksijeni bir kez daha tattı. Annesinin yıllardır tadamadığı oksijeni bir kere daha çekti içine. Bekledi. Sessizliğin sesini bastıran herhangi bir işaret bekledi. Her an patlamaya hazır bir yanardağmışçasına oturdu kimsenin uğramayacağından emin olduğu unutulmuş sınıfta. Nabzının giderek düştüğünü hissedebiliyordu. Yorgun bir savaşçı misali yığılmıştı oturduğu yere. Kendine gelmesi, gideni kabullenmesi ve hayatını acınacak durumlara sokmaktan vazgeçmesi gerekiyordu. Gereklilik. İnsanı bilinmezlikler silsilesine sürükleyen, kanını vampir misali sömüren sorumluluklar. İlk kez o gün diledi Pavel, annesinin yerine ölmüş olmayı gerçekten diledi. Kaldıramadı gerçekleri, onun taşıyabileceğinden çok daha ağırlardı. Gözlerini açtı, iç dünyasıyla iletişimini kapatıp gerçekliğe odaklanmak için. Başaramadı, sınıfta gördüğü her şey, annesini hatırlatıyordu ona. Küfür etti yüksek sesle. Taş duvarlarda yankılanan sesi, uyuyan bütün canlıları uyandırmışçasına ortamı değiştirmişti. Belki küfür ettiği içindi, belki dikkatini verecek başka bir ses duyduğu için; sınıf normale dönmüştü. Annesiyle ilgili onu terk etmek bilmeyen anılar, kış uykusuna yeniden yatmıştı sanki. Üzüntü müydü bu damarlarını dalgalandıran? Annesinden yadigar kalan en güçlü şeyin belleğinden gitmesinin onu üzmesi normalken, bir yandan da gitmesini istemesi ne kadar normaldi? İğrendi kendinden genç adam. Vücudu dünyanın mikrop bankasıymış ve bu mikroplar beynine girip hastalıklı bir birey yaratıyormuşçasına iğrendi. Sessizlik çınladı kulaklarında bir daha, sessizlikle beraber yeniden dalgalanmaya başlayan anı yığınının fırtınasına kapılmaktan korkarak saatlerdir oturduğu yerden hışımla kalktı. İlk kez tam anlamıyla göz gezdirdi bulunduğu kullanılmayan sınıfa. Yedi yıldır okumanın verdiği avantaj, buranın sadece öğrenciler tarafından kullanıldığını hatırlatıyordu ona. Bamyalar için kusursuz seks mekanı, keşler için gözlerden uzak bir mabet, ya da Pavel gibi sorunlu yeniyetmeler için sadece ‘hava alınacak’ bir mekan. Kalabalığın içinde yalnızlaşmak. Yalnız olmak değil, yalnız kalmak. Kıpırdandı. Sonbaharın getirdiği sıcak esintilere rağmen giyme zorunluluğu yaşadığı pelerininin içinden küçük bir kutu çıkardı. Yaşına göre olağanüstü sayılabilecek büyü yetenekleriyle, içindeki şeyler onun dışındaki herkes için sadece tüy kalem olarak görünüyordu. Halbuki hazinesi saklıydı orada. İçine epey esrar serpitilmiş sigaraları. Bağımlı olduğunu söyleyemezdi, sadece durmak bilmeyen lanet olası zamanın içinde nefes almaya ihtiyacı büyüktü. Sigaralardan birini kırmızı dudaklarına yerleştirdi, asasıyla yaktı. İlk nefes… Sanki dünya birkaç saatliğine durmuştu ama bu nefesle yeniden başlamıştı hayat. Bahçede uçuşan kuşların kanat çırpışlarının verdiği hayat belirtisi ulaştı kulaklarına. Gülümsedi. Saatlerdir somurtkan bir ifadede donmuş suratının buzları erimişti sanki, o kadar acı verdi kaslarını hareket ettirmesi. Yine de suratına yerleşen tebessüm, onu son saatlerin unutulası anılarından koparmıştı. Bir nefes daha çekti sigarasından. Boğazını yakarken bıraktığı tat, iliklerine kadar ısıtmıştı onu. Sigara için herkes zararlı derdi, esrar bağımlılık yapardı, vıdı vıdı vıdı. Sigara candı. Günde bir paket içmekten bahsetmiyordu tabii, ihtiyacı olduğu zaman yakılan bir sigara, derde deva olabilecek en kuvvetli şeydi. Bir nefes daha çekti, unutulmuş anıların bıraktığı izlerden kurtulabilmek adına…

    Sesler.
    İki güçlü kadın sesi arşınladı kulaklarını. Yeni söndürdüğü sigarasının ardında bıraktığı yoğun duman bulutunun altında birilerine yakalanmak, bir günü en kötü sonlandırma biçimi olabilirdi adeta. Özellikle bugünün nasıl kötü başladığı düşünülünce, ihtiyacı olan son şey yeni bir terslikti. Kapıya yürüdü sessiz olduğunu umduğu adımlarla. Tozlu zemine basan ayakkabılarının gıcırtısının her an onu ele vereceği korkusuyla, anahtar deliğine yaklaştı soluğunu tutarak. Göğüsleri Pavel’ın kafası kadar olan Şifacı Adalicia’nın güzel yüzü yansıdı gözlerine. Hararetli hararetli konuşuyordu, kim olduğunu bilmediği –ya da bu kafayla hatırlayamadığı- bir adamla. Dinledi. Gergin bir ses tonunun arkasında yüz üstüne çıkmayı bekleyen bir endişeyle, yaralanan birinden bahsediyorlardı umutsuzca. Hogsmeade’e derhal gidilmesi gerektiğini anlatıyordu adam, bozuk İngilizcesiyle. Gerekliliğin getirdiği şekilde, vampir hızıyla hareket etti Adalicia. Arkasından koşan adamla beraber merdivenleri arşınladılar. Sindiği kapının ardına oturdu Pavel, Noel erken gelmiş gibi bir mutluluğa kapılarak. Adalicia gitmişti. Bu da demek oluyordu ki; ”Revir boş. Kendi kendine konuştu, sevindi Pavel. Revir, bir öğrencinin Hogwarts’ta olmak isteyeceği ilk mekan olmalıydı. Sakinleştiricilerini, vücudu uyuşturan her maddeyi çok iyi sakladığını düşünen Adalicia’nın aksine, bu ilaçların yeri yıllar önce bir öğrenci tarafından keşfedilmişti. O günden sonra revirin boş olması, bunu bilen için bayram yerine geçebilirdi. Saatlerdir burada olmanın verdiği dağınıklığa umutsuzca göz attı Pavel. Toplaması iki saniyesini alırdı. Ama temizliği düşünebilecek kafaya sahip değildi. Sigara etkisini yavaş yavaş kaybettirmeye başlamıştı. Sırt çantasını aldı, güdülerinin onu gıdıklamasıyla. Ve dersleri ektiği gerçeğini göz önünden atıp, bir Profesörle karşılaşırsa söyleyeceği yalanları zihninde tasarlamaya başlayarak, küçük sınıftan çıktı.

    Kahkahalar.
    Hayat sanki güzel bir oyunmuş gibi, kazanan taraf olmuşlar gibi kahkaha atıyordu birileri. Hayatın adaletsizlik sopası henüz kafalarına inmemişti demekki. Yaşam denilen bokun ne gibi iğrençliklere sahne olabileceği, insanın zihninde Ace ile yıkansa bile çıkmayacak derin, kirli, hastalıklı izler bırakacağından zerre kadar habersiz, kahkaha atıyorlardı. Nereye, niye gitmek istediğini unuttu bir an için. Kahkahanın kaynağını bulmak için arandı boş koridorlarda. Nereye çıktığını kesinlikle bilmediği bir sapağa daldı, uyanan güdülerinin dürttüğü yöne. Dersi kırmış salak piçler bulmayı beklerken, hayattan kopmuş tabloların yıllanmışlıkların ardında buluştuklarını gördü büyük bir hüzünle. Buraya bağırıp çağırmaya gelmişti, her kim yapıyorsa sesi. Ama çıkmadı sesi. Denedi. Boğaz telleri yırtılacakmış gibi sızladı. Yumruğunu geçirdi sert duvara. Annesinden kalan tek şeyin evdeki bir tablo olduğu düşünülünce, Hogwarts’ta her yerde biten can sıkıcı tablolara bahane bulamıyordu. Çoğu gece annesinin kahkahalarıyla uyanırdı. Tabii annesi değildi aslında. Hayattan koparılıp alınmış, zaman çizgisinden adı silinmiş bir kadının koskoca hayatından kalan, küçük bir yansımaydı sadece. Bunun gerçekliğini anlamış olsa da, kendisine ve yumruğuna kocaman açılmış gözlerle bakan portrelere bir şey diyemedi. Arkasını döndü ve gitti. Canı yanıyordu. Duygusal anlamda çöküşünün bir eseri miydi bu acı? Yoksa elinden yavaşça damlayan kanlar mıydı derdinin sebebi? İkisinden de birazdı belki de. Dışarıdan bakanın gördüğü GÜÇLÜ PAVEL yok olmuştu ya da aslında hiç var olmamıştı. Maskeydi sadece, çökük iç dünyasını ört bas etmek için dünyaya sergilediği bir maske. Pavel, çok tatlı bir çocuktu, centilmendi mesela. Kızlara nasıl davranılması gerektiğini bilirdi, her durumda. Ama acaba gerçekten Pavel’ı tanıyan biri var mıydı? Onun nasıl bir enkazın altında hapsolduğunu, çıkış yolları arayıp gittiği her yolun çıkmaz sokaklarca kesildiğinin farkında olan kimse var mıydı? Hayır.

    Düşünceler denizinde açtığı yelkenler onu rüzgarın estiği yönde ilerletmişti. Beyninin duygusal bölümü işlevde olsa da, diğer tarafı gitmesi gereken yöne yönlendirmişti ayaklarını. Nihayet düşünceler denizinden kıyıya vurduğu zaman, revirin kapısında dikilir buldu kendini. Biraz sonra bütün acılarının dineceği umudunu kalbinde bir tılsım misali taşıyarak boş revire adım attı. Temizlik kokusu çarptı burnuna. Açık pencereden esen meltemin havalandırdığı odada çıkmamış bir deterjan kokusu hakimdi. Temizlik manyağıydı Adalicia. Mikroplarla savaşmak üzere eğitilmiş bir savaşçının başka bir şey olması beklenemezdi zaten. Yine de, her mikropla baş edemiyordu işte. Pavel’ın içini kemiren ölümcül duygular gibi mesela. Virüs misali büyüyordu içinde, sessiz haykırışlarını bastırma gereği bile duymadan. Arkasından kapattı kapıyı. Onlarca kez edilmiş ziyaretlerin hayrı çıkıyordu ortaya, sanki evindeymiş gibi rahatça buldu sakinleştiricilerin gizli olduğu dolabı. Eski kitapların arasında öğrenciler tarafından bulunmayacağı umulmuştu, kocaman bir hataydı tabii. Sağdaki kitapların hemen altında, kitap şeklinde bir kutu duruyordu. Bilmeyen için, kitaptan bir farkının olduğu söylenemezdi. Pavel aç gözlerle aldı kitabı. Kitaplara göre oldukça hafifti. Toz yığını gerçek kitapların kullanılmamışlığının yanında, tozsuz cildiyle kullanıldığını belli ediyordu. Nazik ellerle açtı kitap görünümlü kutuyu, içinde beklenildiği gibi Adalicia’nın gizli madeni vardı, kendi elleriyle yaptığı çok güçlü sakinleştiriciler. İksirlerden en çok görünenini aldı eline. Küçük bir el yazısıyla çiziktirilmiş kağıdı okudu. Çok güçlü krizler için, iki damla yeterli olur. Sakinleşmek istemesi, ölmeye yer aradığı anlamına gelmediği için bir damlanın yeterli olacağına kanaat getirdi ve parmağına bir damla damlattı. O anın yaklaştığını hissedebiliyordu, bu hissin verdiği heyecan dalgasıyla derin bir nefes aldı. Ciğerleri sigarayı çoktan yok etmiş gibi, rahatlatıcı başka bir şey bekliyordu vücudu. Tam parmağını emiyordu ki, bir kız sesi çarptı kulağına. Başka bir kıza beklemesini söyleyen güçlü bir kız sesi. Kitap şeklindeki kutuyu geri yerine tıkıp, odayı olduğu gibi bıraktığına emin olduktan sonra, iksirin damlatılı olduğu parmağını gözü gibi koruyarak kapıya doğru ilerledi. Tam gitmeye hamle edecekti ki, kapı açıldı. Bir şeylerden dolayı fazlasıyla tedirgin görünen bir kız girdi içeri. İnce bedeninin güzelliğini mahveden salaş kıyafetler arasında, saçları uzun olmasa rahatlıkla erkek sanılabilecek bir kız. Mavi gözlerinin parlaklığı, o okyanus esintisi yayan gözleri bedeninin bütün kusurlarını örtüyordu adeta. Tişörtün üzerinden bile belli olabilen, bir kız için fazla gereksiz ve itici karın kaslarından bile alabilmişti gözlerini Pavel. Kızın gözleri o derece güzeldi. Yine de yanlış giden bir şeyler vardı, o gözlerde anlayabiliyordu bunu. Öfke, gerginlik, tedirginlik, bastırılamamış arzular… ”Hey, bi bakabilir misin? Arkadaşım yaralandı, dışarıda. Yardım edebilir misin?” Pavel’ın, kızın tekinsiz olduğunu anlaması için tonlamalarına dikkat etmesine bile gerek kalmamıştı. Suçlu bakışları anında ele veriyordu onu. Tabi sesindeki yapmacık ton da buna katkı sağlıyordu. Revirden çıktı Pavel, kıza hiçbir şey söylemeden. Duvara yaslanmış, ayakta zor duran kız öyle burkmuştu ki yüreğini. İnsanları yardıma muhtaç halde görmeye dayanamıyordu, dayanamıyordu işte. Bu yüzden kıza destek vererek yürümesine yardım etti, revire kadar. Parlak ışığın altında kızın yüzünü kaplayan kan insanın kusmasına yetecek kadar kötü bir görüntüye sahip olsa da, daha kötülerini görmüştü Pavel. Nazikçe taşıdı kızı temizlik kokan çarşaflardan birine. Adını bilmediği suçlu kıza baktı ve eliyle yanına çağırdı. Kaba biri değildi Pavel ama sabahtan beri boğuştuğu sorunlarını kaldıracak gücü bile yokken, lanet olası bir kız ve onun verdiği hasarlara denk gelmişti. Kötü bir gün, hepsi geçecek. İç sesi konuştu Pavel’la. Bir saat sonra tek başına olacağı düşüncesi ayakta tuttu onu. Şifa kitaplarına merakının yarar sağlayıp sağlamayacağını öğrenmesine saniyeler kalmıştı adeta. Uzun uzun baktı yatakta yatan kıza. Ardından sessizce durup, beladan kurtulup kurtulamayacağını merak ettiği her halinden belli kıza baktı ve alaycı bir gülümseme yerleşti kırmızı dudaklarına. “Burnu kırık gibi görünüyor, zor değil düzeltmesi. Dudağı da patlamış, bilemiyorum şifacı değilim ama doğru merhemleri bulabilirsek birkaç saniyede iyileşir.” İçindeki kötü yan dürtükledi Pavel’ı. Adını bilmediği kıza doğru ilerledi cesur adımlarla. Kızın ifadesiz yüzünden anlaşılmazlık silsilesi çıkıyordu. Aralarında ancak birkaç santim kalınca durdu. Kızın dudağına bulaşmış kanı görerek fazlasıyla içten bir kahkaha attı. Parmağıyla sıyırdı kanı. “Ama birilerinin hesap vermesi gerekecek. Unutturma büyüsü bilmiyorsan tabii.” Kıza doğru salladığı kanlı parmağını usul bir ifadeyle emdi Pavel. Kız şanslı günündeydi, unutturma büyüsü teorik olarak çok basitti.


____________________________________________________________________________________________________


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Yardım
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Müdür Yardımcısı Aranıyor !!
» Meleklere Iman
» PAKISTAN da Felaket...

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: