AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Gecenin Işığı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Netzach
Kurtadam
 Kurtadam
avatar



RÜTBE :
Gerçek İsim : mihi
Nerden : Kim bilir?
Lakap : Jester ya da naber la keranacı

MesajKonu: Gecenin Işığı   C.tesi Ağus. 04, 2012 5:29 am

    "Son gecemizdi, aah! Ne eğlenceliydi ama! Bir hafta sonra Portekiz'e geçeceğiz. Güzelce dinlenin. Hey, Netzach. Benim gözdem... Sen neden diğerleriyle şehre gitmedin de bu heriflerle kalıyorsun? Neredeyse sızmışlar, şehre inip iyice eğlenmeni istiyordum oysaki!" Kırıta kırıta ateşin çevresinde salınan kadın, kendisini dinlemeyen erkeklere sesleniyordu. Alkol ve otun etkisiyle kafası iyiden iyiye bulanıklaşan ayak takımı baygın gözlerle kadını dinliyormuş gibi görünmek için çabalıyorlardı. Bu kadarı bile yeterdi, asıl hitap edip fayda sağlamayı hedeflediği kişi başkasıydı. Netzach. Varlıklı bir ailenin alımlı, kurnaz oğlu. Ellerine teslim edilişi tesadüfi gibi dursa da değildi. Babasının kendisini reddettiğini sanan genç adam kara dul lakabıyla anılan kadının hastalıklı kollarına bırakılmıştı; geri alınmak üzere. "Beni düşünüyormuş gibi yapmayı kes Edda. Beni düşünüyor olsaydın elmalı rom içmeme göz yummaz, zulanı paylaşırdın." Sirkin patroniçesi kadın, yani Edda pasaklı bir İtalyandı. Oldukça aç gözlüydü ve Netzach'ı gözdesi kılmasının bir kaç sebebi vardı. Elbette eğitimli sesin tınısındaki şehvete bu yolla karşı koymuş, toylukla kuşatılan baş kaldırıya sesi çıkmamış, dudakları gerilip yılan tıslamasını andıracak bir vaziyette sabitlenip gülmüştü. Kan kırmızısı tırnaklarıyla sıkıştırdığı yüze yaklaştırmıştı yuvarlak ve alımlı çehresini. Tırnaklarıyla neredeyse hırçın Fransız'a yeni bir yüz oyacaktı. "Aaah, tabii ki seni düşünüyorum Netzach, ne kadar fesatsın! Yoksa tüm gün Ruby'nin güzel poposunu mu dikizleyeceksin?" Ateşin etrafına yığılıp kalmış üç tane adam vardı. Kıvırcık pis saçları olan adam çok şişmandı ve kendine en uygun mesleği yapıp kirli işlere bakar, hayvanlarla ilgilenirdi. Öbürü ise aşırı sinirli ve sıskalıktan insanın ödünü patlanıydı; çekirge sürüsünü andıran Çinliler'in anlaşılmaz sohbetine her saniye maruz kalan bir eğitmenden ne olması beklenidi ki? Sonuncusu ise gecenin en karanlık vaktinde doğmuştu sanki. Kurnaz bakışları ağzından daha fazla kelime haznesine sahipti; düşünün sirkin en gözde ve dilbaz sunucusu oydu. Ivory Luna'ya rastladığı günden bu yana en çok onu ve neredeyse çıplak gezmekten hoşlanan dansçı Ruby'i sevmişti. İsmi gibi kıpkırmızı saçları vardı ki insan dokunmak isterdi ellerim boyanır mı diye merağını gidermek için. Adının geçtiğini işiten kız yanlarına geldiği esnada Edda tarafından kalçasına ucuz bir şaplak yemişti. Bu sesten hoşlanan Netzach'in yüzü yumuşadı hemen ve teslim olurcasına gözlerini devirip güldü. Tırnakların rahatsız edici baskısından kurtulduğunda hemen hemen uysal görünüyordu; aldatıcı bir ifadeydi onu tanıyanlar için. "Sen keyfine bak Edda, ben burada iyiyim. Ama şampanya içmeye davet edersen?.." Kadın sıcak şarap kokan nefesini uzaklaştırdığında kaskatıydı, bu cimriliğinde inatçı olduğunu belirten bir beden dilinin alametiydi. Fazla ısrar etmedi genç adam. Kendisini ateşin yanındaki mindere attığında kırmızı akşam güneşi puslu vadinin ardında kaybolup gitmişti bile. Paslı düğmeyi çevirirken gaz lambasının güçlü alevi buzullara meydan okuyan gözlerinde parlamıştı. Sıcacık bir ifade ışığın etkisiyle yüzüne aldatıcı bir yumuşama sunarken yüzündeki günah perdesini gizlemesi yerine daha da müstehcen bir tutumla ortaya sunuyordu. Yanıbaşındaki sarhoş adamın inilti gibi çıkan sesinden koyu aksanlı bir İtalyanca seçilmeye başlanmıştı. Sesi beceriksizce tutturulan melodiden daha güzeldi ve o uyuşukluğu şarkıda bahsi geçen kadının güzelliğini anlatırken capcanlı bir hal almıştı aniden. Aromalı içkiyi dudaklarına yasladığında, gösteriden kalma şapkasını gözlerinin üstüne çekmişti. Ivory Luna'nın temasına uygun, eski devirlerle harman yapılmış steampunkla kuşanmıştı giysileri, aksesuarları ve mavi-pembe gibi renklere boyanmış ufak saç tutamlarındaki örgüler. Şimdi, şarkının müstehcenliğine kapılmıştı ve iki yıl öncesine gitmişti. On dokuz yaşındaydı. Babasının serveti ve soyadının ihtişamı, yüzlerce yıldır gelen her bir oğul ve kızla taçlandırılmış, onurları destanlar yazmıştı. Bu devre uygun olmayacak kadar katı ve aristokrattılar. Netzach ise bir çingenenin rahatlığına ve pervasızlığına, bir soytarının kıvrak zekasıyla bilediği nüktedanlığına ve Kazanova'nın cazibesiyle, tüketiciliğine sahipti, kuşkusuz. İhtişama düşkünlük konusundaki tüm huylarını annesinden almıştı Netzach. Kurallar olmadan yaşayamayan ya da doğrusunu demek gerekirse kuralları yazan babasına hiç benzemezdi; insanı korkutacak kadar soğuk olan yüzü hariç. Yazdığı kurallara uyduramadığı tek varlık kendi oğluydu. Ona ailelerine yaraşacak derecede kaliteli bir kız bulmuşlardı. Mathilda, pahalı bir mücevherdi herkesin gözünde. Müstakbel gelin, anne, sıkıcı bir hayatın başkası tarafından seçilmiş ilk kapısı, ağaç kakan gibi kafa ütüleyecek bir başka kadın... Netzach için değeri bir hafta sürmüştü. Rahmine bıraktığı günah tohumunu kızın atmacaya benzeyen annesi hemen keşfetmişti. Güzel kızı kandırıp boş hayallerle avutmak Netzach için kolaydı fakat bozulan bazı şeyleri geri getirmek neredeyse imkansızdı. Neredeyse... Başına kakılan piçini orada, kızın karnında bırakma gafletine düştüğüne neredeyse pişman olmuştu şimdi. Babasız büyümek zorunda kalacak bir çocuk ya da bir genç kızın ve ailenin zedelenen onuru değildi kendisini bedbaht eden. Ruby'nin kıymetli kıçına bakmak yerine şimdi pahalı bir şampanya yudumlarken, kaliteli bir orospuya kamasutra dersleri veriyor olabilirdi. Fakat işte, ait olması gereken yerdeydi. Sadece sözcüklerin şehvetiyle keyiflenmenin bu denli eğlenceli olacağını tatmak genç adamı mutlu ediyordu. Büyük bir sirkin ne kadar görkemli olacağını çocukluğundan beri hayal ederdi. Nerede babasını şoke edecek bir şey varsa bulurdu zaten. Belki de o yüzden rastlamıştı bu ekibe? Uzaklaştığı tek şey aşılayıp bıraktığı el kadar kız ve onun aç gözlü ailesi değildi elbette. Bir çok şeyden uzaklaşıyor ve hatta kaçıyordu. Hiç istemediği halde yapmak mecburiyetinde hisediyordu kendisini. Bu dünyanın mekanik dişlerinin arasında ölmektense bir sirkte çalışıp insanların tüm varlığına ihanet edercesine yalanlar sunmaktan keyif alan birini en büyük mutluluğa gark edecek o şeyi, o matematiğin, fiziğin ve kimyanın açıklamakta uzun yıllar harcayacağı dünyayı keşfetmişti. Annabel isimli kızın pençelerinden çıkan virüsle yeni bir hayata doğmuştu. Dolunay kaçıncı gebeliğini Netzach ile yaşarken ve bu oldukça olağanken, kendisi sudan çıkmış bir balık gibi kalmıştı. Şaşkın ve mutluydu. Hedeflediği ve keyif aldığı zevklerin yalan olmayışı Netzach'ın tutkusunu alevlendiren yeni zaferi olmuştu. Kendisine Netzach ismini veren Edda'da zaferi severdi. Benim tatlı meleğim, artık ismin Netzach. Zaferimiz seninle şekillenecek, sakın eline yüzüne bulaştırma... Ateşe yeni atılan bir kaç tahtanın çatırdamasıyla dibine geldiği bardağı başına dikti. Uyuşuk İtalyan'ın şarkısı bitmişti. Sinirli herif sızmıştı ve kurnaz olan kendilerine sırtını dönmüş zulasını kurcalıyordu. Yeni bir içki almak için doğruldu. Ruby çoktan yatmıştı. Neredeyse tamamen yalnızdı. Atkının gevşekçe dolandığı beyaz boynu mat ay ışığında sakince parıldıyordu. Kaptığı açıklaması güç, esrarengiz hastalığı bastırmanın bir kaç ufak yordamını Annabel'den öğrenmişti. Sirkte keyfi pek ala sayılmasa da komplike işlerden daha rahattı. Onlardan ayrıldığından beri bu dehşetli dünyanın içinde daha da yalnız kalmıştı. Fakat kendisini daha fazla sıkan şeyler de vardı. İstisnasız her daim belanın en müşkülüne saplanan Laurence bu sefer de hedef şaşmamıştı. Kendisini çeviren kan kaliteliydi ve azimli bir kadına aitti. Cinsine pek rastlamadığı, rasladığında da dolu olanlardandı. Onun boyunduruğu altındayken bilmediği bir çok yeni terim duymuştu. Numergand, büyücülük, bakanlık, affedilmez lanetler, işkenceler... Tedirgin ediciliğine rağmen ilgisini çekmemişti bir süre. Bu kelimelerin kendi türdaşlarının yüzüne aksettirdiği dehşeti görünce korkmuştu. İnsanların korku esnasında seyrettikleri yol bilinçsiz ve en özden gelen olurdu. Laurence'de yapabildiği en iyi şeyi yaptı; kaçtı, uzak durdu. Fakat kendisini kurtarmaya çalıştıkça bataklığa hızlıca gömüldü. Sürüsüne ait olmayan kurtlara çattı, hatta kitaplarda rastlayıp gülerek geçtiği şehvet dolu vampirler tanıdı. İlişkileri basit olurdu hep. Onun işi bacakların arasındaydı, ellerini gömebileceği biçimli belin kovuğunu isterdi. Vampirler ise ucuzluklarıyla gurur duyarcasına boynuna yapışırlardı bir kene gibi. Herkes aldığı bir diğer nefeste doyardı arzuladığına. Fakat kan emicilerden Tıpta da bahsedildiği gibi kurtulması güçtü... Yalnız başına kalan her kurtadam için hayatta kalmak olağanüstü çaba gerektirirdi. Seyyar bir sirk yine kıçını kurtarıyor gibiydi. Karavanın kapısında dikilmiş, açık bıraktığı içki şişesinden kadehini tazeliyordu. Belki iyice sarhoş olursa yaydığı frekansı kesebilirdi. İçinde bir volkan gibi coşan hissi çok iyi tanıyordu. Türdaşlarının yaydığı enerjiyi hissediyordu. Sevmediği ve canlarını sıktığı bir çeteydi. Kurtadamların yüz karasıydılar. Kendisinden bile kötüydüler. Laurence en azından övüneceği bir şeye sahipti, sürüsüz hayatta kalabiliyordu hiçbir amaca hizmet etmese dahi. Fakat bunlar bir avuç pireli yaratıktan öteye geçememişlerdi. Müthiş bir uluma ile gerildi. Ortalık o anda ölümün sessizliğiyle tiksindirici bir hal aldı. Karanlığı yırtan adamın silueti belirmeye başlarken, dudaklarının kenarını ve çenesini mesken edinmiş ince, kömür karası sakalı olan adam konuştu. "Fazla uzağa kaçamadın, ha Mael?" Çıktığı bir kaç basamağı inerken etrafını cılız, kırmızı bir gaz lambası aydınlatıyordu. Genç adamın solgun benzinde bir bıkkınlık belirdi aynı zamanda oldukça pişkindi de. "Eduardo, ne büyük sürpriz. Saz arkadaşların nerede?" Etrafını sarmaya başlayan adamları görünce dudaklarından alaylı bir ıslık duyuldu. Şimdi işi bitmişti. Adamlar da bunun gayet farkında olduğundan bir an önce bu can sıkıcı böceği ezmek istiyorlardı. Ellerine geçen ilk ve son fırsattı bu. "Beni nasıl buldunuz çok merak ediyorum. Kokumu alıyorsunuz galiba?" Kapkara, parlak gözleri olan yakışıklı çete lideri bayağı sırıtmasıyla ellerini iki yana açtı; sanki sahneyi oyunculara sunuyordu. "Bıraktığın pisliği izledik." Netzach hiç mutlu değildi, dudaklarını büzüp ellerini göğsü hizasında kaldırıp sakin olmaları için işarette bulundu. İyi ve uysal bir çocuk olmaya hazırdı. "Bence bunu aramızda halledebiliriz Eduardo. Gerçekten kullanışlıyımdır." İkna olmaya niyeti olmayan adam bir kaç adımla yaklaşırken Netzach'ı heveslendirip yavru köpek gibi neşelenmesini sağlayacak yapmacık bir ifadeyle düşündü. Beklediği gibi olmuştu, Netzach kurtulacağına inanmış sırıtıyordu ve hemen rahatlamıştı. Soğuk ifadesine ve taşaklarına rağmen iştah açıcıydı, keşke başka bir zamanda başka yerde karşılaşsalardı. Yüzü hınzır gülümsemesiyle sinsileşirken Netzach yalanı anlamıştı ve ihanete uğramış genç bir kral gibi dehşete düşmüştü. "Çok üzgünüm, çocuk değerli kanın ziyan olacak." Apaçık yalanını kelimelerle perdeleyen adam ve çetesi vakit kaybetmek istemiyordu artık. Her şey çok çabuk olacaktı ve beklemediği bir hızda başlamıştı. Ancak bir iki tanesine karşı koyabilirdi, o da nereye kadar? Karavanın metal yüzeyine savrulan bedeni şiddetli bir sarsıntıyla yere yığılmıştı. İki kişi kendisini yerden kaldırırken midesine yediği güçlü tekmeyle inlemişti. Eduardo ensesini yakalamış ve kendisini kaldırdıktan sonra boğazını sıkıca kavramış, duvara gömmek istercesine bastırıyordu. Netzach'ın hırıltıları ve öfkesi gittikçe artarken ellerinden kurtulmak için çıldırmış bir hayvan gibi debeleniyordu. Gümüş silahın rahatsız edici kokusunu bile alıyordu sanki. Karnına tehditkar ve bir o kadar da keyifli ifadeyle sivri cismi dayamış adam tadına varırcasına sırıtıyordu. "Ne güzel kokuyorsun sen, gerçekten üzülüyorum Mael, gerçekten. Keşke daha zekice hareket etseydin..." İşini bitirmelerine çok az kalmıştı fakat herkes yabancı bir topluluğun baskın gücünü hissettiğinden yerine mıhlanmıştı bir anda. Ekip ustaca sessizleşip, sindi. Duyarlı kulakları gelenlerin çok kalabalık olmadığının farkına varmalarına yetmişti ama insan da değildiler. Hissettikleri koku oldukça tanıdıktı. Yüz karası liderin parmaklarının arasında çırpınan ve neredeyse üç dört adamın zapdettiği genç adamın iştah kabartan kokusuyla aynıydı. Öfkeden gözü dönen adam kısa bir telaşa da kapıldığından parmaklarını gevşetmek yerine daha çok sıkıyordu. İtaat ve isyan arasında gidip gelmişti. Zeki bir adam itaat ederdi. Eduardo yeterince zekiydi, bir selamın bile kelle götürdüğü bu acımasız dünyada başkasının malına el koymak seçeceği bir yön değildi...

____________________________________________________________________________________________________

 pirat :7771:
 

kıps Annabel ;D:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Annabel Andrés
Kurtkadın
 Kurtkadın
avatar










When the children cry let them know we tried
Cause when the children sing then the new world begins.

RÜTBE : ALFA
Özel Yeteneği : Kurt o
Karakter Yaşı : Yok

MesajKonu: Geri: Gecenin Işığı   C.tesi Ağus. 04, 2012 9:38 pm

“Oo anlaşılan bu da çeteden. Şimdi üçü bir araya gelmiş…” kendince eğleniyor, oyuncak gibi oynuyor onurumla… Cümlenin devamını getirirken rahatsız ahşap koltukta kıpırdandı. Işığın vurduğu kadın, sözlerini yüzyıllar öncesinden gelip her yıl defalarca söylemiş edası ile öyle tek düze söylüyordu ki, ikinci cümlesini söylerken elini hafifçe sallamasa büyülü bir güç ile yalnızca sözleri söylemek üzere yaratılmış garip bir kukla olduğuna inanmak içtendi. Uzun, yer yer tonu değişen kahverengi saçları üst bedenine oturup, belinin alt kısmından başlayarak kabaran elbisesinin sırt detayını gizliyordu. Saçları kulaklarının biraz üst hizasında sıkıca topuz yapılmalıydı, diye düşünmekten kendini alamazken bakışları repliği devralan adama kaydı istemsizce. Dağınık kuzguni saçları, köşeli çenesinde konuşurken oluşan belli belirsiz çukur ile yakışıklı bir adamdı. Normalden biraz kısa sayılabilirdi ancak normal kadının tanıdığı popülasyon için çok yukarıdaydı elbette. Kısa boylu bir üye düşünemiyordu, üstelik arkasında oturanların mutsuz mırıltılarına ve sağa sola kayarak bir türlü yerleşememelerine neden olan bir doksanın üzerindeki boyu ile Leonard üç sıra ötesinin iki koltuk sağında otururken bunu düşünmek yalnızca gülünç olurdu. İster istemez grubuna kayan bakışları Leonard’ın ardından Adrian’a takıldı. Sarı saçları ile çok geniş, çok yüksek ve çok kalabalık olmayan salonun içerisinde ayırt edilmesi en kolay kafa onunki idi kuşkusuz. Bazı zamanlarda uzun lüle lüle saçlarını kıskandığını hissediyordu kadın, tam bir üstün gen örneği idi. Hemen ardında oturan güzeller güzeli Nareiah’a dönmek şöyle dursun omuz üzerinden göz ucu ile bile bakamıyor olsa da, yeşil gözlerinde dalgalanan pırıltılar ile sahnedekilerin her sözünü dudak işaretleri ile takip ettiğini bilecek kadar tanıyordu onu. Arkasında oturması, oylanarak karar verilmiş bir durum olsa da onu rahatsız ediyordu. Açık açık dile getirilmediği halde, garip bir koruma altına alınma durumunun içerisinde idi ve buna gerçekten gerek olduğunu düşünmüyordu. Karanlık bir zindana kapatılıp günlerce kuru ekmek ve suya tabi tutularak, geceleri düşüncelerinin gündüzleri her türlü fiziksel şiddetin işkencesi altında ezilerek hayatta kalmayı başarmış olduğu için düşünmüyordu bunu. Bunu düşünüyordu çünkü, onu korumak için gerekirse bireysel önceliğini bir kenara atacak Nareiah’ın kendisi kadar korunmayı hak ettiğini düşünüyordu ya da iki sıra grubu kadar uzağında olan geniş omuzlu, görenleri dehşete düşürecek kadar kaslı gövdesi ile Arthur’un da öyle. Olay kimsenin korunmaya ihtiyacı olması ya da olmaması değildi, olay her birinin bir diğeri kadar önemli oluşuydu ve ne yazık ki kendilerini yalnızca bir araya toplayan o olduğundan bunları onlara anlatması, çöle yağmur yağdırmasından zordu. “İyi, iyi, devam edin üzülmüş gibi yapın…” Kadının sesi toz kokulu koridorda bir kez daha yankılanırken gözlerini dikkat çekmeden daha fazla hedefinin üzerinde gezdirmek istiyorsa kendi gurubunu rahat bırakması gerektiğini hatırlattı kendine. Evet, o da oradaydı kendisinden beş sıra ötede ancak oldukça iyi görebileceği bir mesafede, Leonard’ın tam önünde ve dolayısı ile sahneye en yakın koltuklarda oturuyor, arada bir başını yanındaki kızıl saçlı kendisinden oldukça genç kadının saçları arasına bir şeyler fısıldamak için çeviriyor, böylece kemerli burnu kararlı çenesi ve yaşına oranla fazla pürüzsüz alnını görebiliyordu Annabel. Onu bu kadar uzaktan ve hiç hareket etmeden izlemek kendi hırsını ellerinde bir çamurmuşçasına yoğurarak, ufaltmak gibi geliyordu. Sakin sakin, acele etmeden ve bu ölçüde arttırarak sinirini… Aynı zamanda Arthur’u düşünmesine neden oluyordu tekrar, sarışın bir masumiyet olan küçük kardeşi bu adamın kolları arasında çürümüş eriyip gitmişti. Yalnızca görü yeteneği olduğu için ona gülümsemiş, ona güzel şeyler söylemiş ve sonra mavi renkli gözlerinin içine zehirli bir ok gibi bırakmıştı bakışlarını. Kız aşık olmuştu, hem de evini annesini ve onlara bakmakla yükümlü abisini bırakarak ona koşacak kadar. Arthur bütün denemelerine rağmen döndürememişti onu, adamı türüne karşın kabullenmek bile geçmişti aklından ancak biliyordu, ona inanmak mümkün değildi. Yalnızca kardeşini korumak için onunla dost olmaya çalıştığında ise adamın keskin zekası ezmişti onu, bir daha dönmemecesine kopardığı masumiyeti bir ölü olarak yollamıştı ona. Genç kız beyazdan griye dönmüş teni ile birkaç gün evin içerisinde ölü gibi dolaşmış, Arthur gruptan bir çıkış yolu istemişti. Sonunda Annabel gidip konuşmayı denemiş ancak kelimelerini yitirmiş bir şairin önünde gibi hissetmişti kendini. Öylesine dolu idi ki cümleleri dağılıyordu. Anlamıştı ruhu odadan çok uzakta. Bir dolunay gecesi kendisi bilinçsizken evi terk etmişti genç kız ve grup onu korumak için yola çıkmış, Annabel kendi ile boğuşmak ile meşguldü duvarları kir içinde bir oda da. Kız hepsine kaybettirip izini adamın kapısına gitmiş ve reddedilmişti. Dönüş yolunu tamamlamaya tenezzül etmeden soğuk suyuna atmıştı kendini bir nehrin. Atrhur hala o nehrin yanından geçemiyordu. Şimdi ise otorite akan çehresi ile kızıl kadını büyülüyordu adam. Onunla ne için birlikte olmak istediğini ise düşünmek istemiyordu Annabel, bütün bu çıkar ilişkileri hayatının tam ortasındaki bir gerçeği oluşturmasına yol açsa da, bilinçsizliğin vahasına kucak açmayı özlüyordu. Düşünceleri başka birinin düşünceleri ile bölündü, April dışarıda onu bekliyordu. Ardındakileri rahatsız etmekten çok Nareiah’ı şüphelendirmemek adına kibarca kalkarken ufak, onlardan başkasının anlayamayacağı bir işaretlle başını sallayarak herşeyin yolunda olduğunu bildirdi. Sonra insanlardan özür dileyerek daracık koltuk aralarından çıkışa ilerleyen yola döndü ve adımlarını sıklaştırdı. Girişin hemen yanındaki duvara uzun ince bedeni ile kadınsı kıvrımlardan yoksun ancak oldukça güçlü fiziği ile yaslanmıştı April. Kısacık kestirdiği saçları darmadağındı. Oldukça rahat görünüyordu ve bu vereceği haber en kötüsü olsa bile genç kızın takındığı tavırdı. Annabel’in bir yanı bunun sakinleştirici özelliğini sevse de, diğer yanı şüphelerini arttırarak nabzını yükseltiyordu. Yiine de bir şey söylemeden, ne olduğunu soran gözlerle yosun yeşili gözlerini izledi. “Netzach… Değişen bir şey olursa haber ver demiştin… Başı dertte Annabel ve bu kez paçayı kurtarabileceğini sanmıyorum.” Annabel derin bir nefes aldı. Bundan birkaç ay önce yakışıklı genç adamı, zengin bir ailede büyüdüğünün göstergesi zoraki inceliği ve bu inceliğe hafif nükte eden bir tavır ile yaklaşan tavırları ile görmüştü sokak ortasında. Anında betasını tanımış ve peşinden gitmişti. Bir süre onu tanımak için gittiği mekânlarda onu takip etmiş sonra kendisini göstermişti. O ana kadar hiçbir kadını elinden kaçırmadığına şahit olmuş ve bunun getirdiği inanılmaz özgüven ile kendisine yaptığı şakalara izin vermişti. Daha sonra onu dönüştürmüş ve kendisine katılmak için iknaya çabalamış ancak başarılı olamamıştı. Şimdi ise buradaydılar işte. Ve genç kurt biliyordu ki, bunu yani bu kadar batmasını bekliyordu zaten. Bu yüzden April yedi yirmi dört hiçbir işle ilgilenmeksizin onun kimilerine göre uç, kimilerine göre hüzünlü kimilerine göre günahkar ve herkese göre oldukça renkli hayatını izliyordu. Bu yüzden tam da burada, bu eski püskü tiyatronun içerisinde, yeteneksiz oyuncuları izlemektense bu konuşmayı dinliyordu. “Pekala, April Arthur’u alman zor olacak o adam konusunda nasıl bir takıntısı olduğunu biliyorsun ancak onu burada bırakamam, kişisel durumu her şeyi darmadağın edecek şekilde hareket etmesine neden olabilir. Onu ikna et, bunu kimseye belli etmeden yap. Leonard’a kumandanın onda olduğunu söyle. Ve bana adresi ver. Önden gideceğim Arthur ile çok geç kalmadan cisimlenin.” April içeri girmeye tereddüt eder gibi bir süre duvardan çektiği bedeni ile karşısında öylece dikildi. “Evet, yalnız gideceğim ve bunun süresinin uzamasını istemiyorsan acele etsen iyi olacak.” dedi duraksamadan. Ardından köhne bir yer bulmak üzere etrafına bakındı. Çok tercih etmese de, hızla cisimlendi. Görüşüne giren sahne dehşet verici idi, Netzach bu kez gerçekten beladan sıyrılamayacakmış gibi görünüyordu ve saldırmak için arkadaşlarını beklemek zorundaydı Annabel çünkü gruptular ve tek başına hareket etmesi, aptallık olurdu. Soluk benizlerinde gece ışığı, bizin saatimiz dercesine ışıldarken oldukça hoşnut görünüyorlardı. Netzach biraz dayandı ikisi ile uğraştı ancak sonunda yakasından tutan lider onu öylece sabitleyerek elindeki cisim sokak lambasının aydınlığı ile anlık bir kıpırtı yaratırken zafer ile gülümsüyordu. Ancak sonra cisimlendiler. Varlıklarının çoğunluğunu sezmiş olacaklardı ki, hatlarının gerginliğini bu mesafeden bile gözlemleyebiliyordu Annabel. Arthur ve April’ın varlığını hisseder hissetmez yürümeye başlamıştı. Asalarını çıkardılar Annabel buna tenezzül bile etmedi. Lidere yürüdü. Korku ile kaskatı kesilen bedeni betasının yakasını bırakırken, kolunda değişimi hissetti. Ağızlarınnı açamadan saniyenin ondabiri gibi kısabir sürede boynu kırılmıştı liderlerinin. Diğerlerini arkadakiler varken düşünmesine gerek yoktu. Kanın kokusu burnuna doldu. Büyülü sözler havaya yayıldıktan sonra. Birkaç çığlık ve gürültüden sonra elbette… Bunlar güçsüz adamlar değildi ama Arthur ve April çok daha iyilerdi. “İyi geceler,” dedi Annabel “Ve ne derler bilirsin; birlikte yaşa, yalnız öl Netzach. Umarım bundan sonra bize katılmayı düşünürsün.” Adamın bembeyaz tenine vuran ışığı, içlerinde dağılmaya başlayan korkunun yerini alan alaycılıkla buz mavisi gözlerini ve zeki bir pırıltı ile çarpık kıvrılan dudaklarını görmeyi özlemişti. Sonunda daha fazla dayanamayarak, onu ve ardındakileri şaşkına çevirecek bir hareket ile koşup sarıldı. “Umarım bu şımarıklığını arttırmaz Netzach.”

____________________________________________________________________________________________________


Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Netzach
Kurtadam
 Kurtadam
avatar



RÜTBE :
Gerçek İsim : mihi
Nerden : Kim bilir?
Lakap : Jester ya da naber la keranacı

MesajKonu: Geri: Gecenin Işığı   Paz Ağus. 05, 2012 12:44 pm

    Sezgileri neredeyse perdeleniyordu. Zarif boynunu etkili bir hareketle sıkan adamdan kurtulamayacağını, üstelik acı verici bir deneyimle öleceğini biliyordu. Hiç kuşkusuz şu ana kadar işlediği tüm günahlardan pişman olmuştu. Hatta Mathilda'yı bile sevebilir, kendisine yaşatacağı kahır dolu yavan hayata bile alışıp, şımarık piçini büyütmeyi göze alabilirdi. Bu işten sıyrılırsa babasına gidip özür dileyeceğini, yakaracağını hayal ediyordu. Bataktan farksız hayatına 'kaliteli' bir anlam yükleyecek, yapması gereken vazifeleri sıkılmaya hakkı olmaksızın bir bir düzeltecekti. Fakat son anki tövbe pek makbul olmuyordu. Gırtlağındaki hırıltıya inat iyice sıkan adam merhamet göstermeyecekti; farkına varmakta güçlük çektiği bir nedenden ötürü kapana kısılmış hayvan misali ürkse dahi.
    Gözlerini yummuş bıçağın keseceği yerin acıtmaması için dua ediyordu. Kanına yayılacak zehirli alaşımın nasıl ıstırap verdiğini bir kaç defa daha görmüştü başka kurtadamlarda. Ne var ki işler beklediğinin tam aksine doğru seyretti. Eduardo insafa gelip bu perdesiz Fransız'ı bırakmaya yanaşacak bir adam değildi halbuki. Ne olmuştu da... Ölmüş müydü? Yere yığılan ceset ona mı aitti? Bu iğrenç kan kokusu, o boynun çıtırdayışı? Gücünü tamamen yitirmek üzereydi ki dört bir yana dağılan fareleri gördüğünde aklı yeni yeni yerine oturuyordu. Ciğerlerini sonuna dek havayla şişire şişire hırıltılarını dizginlemeye, sakin olup neler döndüğüne vakıf olmaya çalışıyordu. Karavanın içe doğru gömülmüş yüzeyine bu sefer güç toplamak için yaslandı. İşte oluyordu, sakinleşiyordu ve kanı hakkını verecek hızda onu iyileştiriyordu. Sonra asıl hissettiği o müthiş kudret ile gözlerini tekrar karanlığa dikti. Eduardo'nun kanındaki gücün hiçbir kıymeti yoktu, hissettiği bu kadim enerji Netzach'a terkedip gittiği hısımlarını çağrıştırıyordu. Fakat nasıl? Gözlerden uzak kalmak için didinirken meğer ne kadar fazla bakış üstünde geziniyordu. Şikayetçi olamazdı, birilerinin göz kulak olması gerekiyordu Laurence'a. Kıymetli olan tek varlığı taşıdığı değerli kanıydı, bunu biliyordu. "Deniz ülkesi buraya biraz uzak kalmıyor mu?" Şu an şok üzerine şok yaşıyordu. Aklı pek fazla karışmazdı bu yüzden şaşırma ifadesi yüzünde eğreti duruyordu ona göre. Kaşları olağanca gücüyle kalkmış, tüm zarafeti ve iştah kabartan görüntüsüyle karşısında dikilen kadına bakıyordu. Bu durumdayken bile aklında ilk beliren fikir; Hatırladığımdan daha güzelmiş... Şimdi Mathilda'da bir yerden çıkıp gelse şaşırmazdı. Minik sarı fahişe. Onun yüzünden saçma sapan şeyler geçmişti başından. Daha çok tiksindi kızdan; iyi ki tekmeyi basmıştı. Ölüm tehlikesi altındayken ettiği yakarışları ve yeminleri hatırlayınca gözlerini devirip kaldı bir süre. Bir başka sefere, daha kötü bir durumda olursa eğer kesinlikle yapacaktı, her ne saydıysa işte. Şimdiki durumu ucuz atlattığına göre ertelemekte hiç sakınca yoktu. Zaten Mathilda'da çoktan kendisini unutmuş olmalıydı... Ne gereği vardı ki tekrar dönüp ortalığı karıştırmanın. Hala yaşadığına ve Annabel'in sağ eli üzerinde olduğuna göre ailesini uzunca bir süre görmese daha mutlu yaşardı. Yalanlarıyla başkalarını kandıran bir insandan daha kötüsü varsa, o da yalanlarına can-ı gönülden hak veren düzenbazdı. Yaptığı işte haklılık payı olduğunu düşündükçe sınır ve utanma duygusunu kösteklemek en basit iş olarak kalıyordu.
    Kuru toprağa bulanmış nemli parmaklarını temizlemek için birbirine sürterken yere düşen gösteri şapkasını da almıştı. Hafif hafif sirkeledikten sonra başına taktı. Yüzüne her zamanki gibi arlanmaz bir ifade çöktü. "Neredeyse barış imzalayacaktık. Yazık oldu." Sesindeki alay yerde yatan ceset kadar kendisini de hedef almıştı şüphesiz. Bir kaç ufak adımla cesedin başına gidip cilalı, siyah ayakkabıları iyice emin olmak için yoklarken yüzsüzce gülümsüyordu. Söylediği söz ve yaptığı hareketin diğer türdaşlarının yüzünde oluşturacağı sırıtma kendisini utandırmak yerine daha da eğlendirecekti. Netzach'ın belki de en bezdirici özelliği normal insanların ortaya serildiğinde utanacağı huylarından sıkılmamasıydı. Her şeyi ve herkesi kucaklama kabiliyetine sahipti Netzach. Bu alçak gönüllülüğü çoğu zaman iyi sonuçlar doğurmasa da...
    Alımlı kadın karşısında dikildiğinde onu tamamen ayırt edebiliyordu. Ayaklarının ucuna bakarken arada ona kaçamak, yaramaz bakışlar atıyordu. Suçunu kabullenmişti, ne kadar ahmakça bir durumun içine düştüğünü farkediyordu. Bu şekilde sonuçlanacağı başından beri belliydi. Bir sirkte, ilginç giysiler içinde, henüz neredeyse dört gün önce düzüşmüş ve son içkisi elmalı rom olan bir kurtadam olarak kim vurduya gidecekti. İğrençti, kabul edilemezdi bu bayağılık. Fakat onlara katılmak konusunda herhangi bir şey söyleyememişti. Bu durumu da özümseyemediğini hissediyordu. Şu başına gelen salakça olaydan sonra korkusu da dinmişti anlam veremediği hadiseler de vuku bulmuştu ama... Yine Edda'yı ortada bırakıp kaçacaktı. Kadın Annabel kadar alışıktı bu duruma ama peki sonra ne olacaktı. Bir kaç gösterişli sahneye çıkınca neler yapacağını bilirdi ama kurtadamlar ne yapar, ne ederdi? Bunu başarabilecek miydi? Şapkasının altına gömülüp onu yine reddedecekti ki kızın kendisine doğru koştuğunu gördüğünde şaşkınca güldü. Gözleri tamamen yerden kalkmış, çekince hissetmek yerine ev sahibi muamelesinde kollarını biçimli bele dolamıştı. Cahilce direnmenin anlamı yoktu. Parmakları düzgün sırtı nazikçe okşayıp teselli ediyormuş gibi görünürken grubun geri kalanının şahit olduğu, erkeklerin olayı çarçabuk kavradığı o şeytanca bakışla aydınlanmıştı yüzü. Annabel'e kim hayır diyebilirdi ki, özellike bu kadar güzel kokarken ve tabii... Derin bir nefes aldı, ondan ikinci bir pençe yemek istemiyordu. Dudaklarına kaçamak bir öpücük bırakırken neşesi yerine gelmişti. Kızın ufak çenesini parmaklarıyla kavradı. "Sana kim hayır diyebilir ki, güzel Annabel." Burnunu kırıştırıp tatlı bir ciddiyet takındı, nemli duduklarını birbirine bastırdı. "Hemen mi gideceğiz?"

____________________________________________________________________________________________________

 pirat :7771:
 

kıps Annabel ;D:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Annabel Andrés
Kurtkadın
 Kurtkadın
avatar










When the children cry let them know we tried
Cause when the children sing then the new world begins.

RÜTBE : ALFA
Özel Yeteneği : Kurt o
Karakter Yaşı : Yok

MesajKonu: Geri: Gecenin Işığı   Ptsi Ağus. 06, 2012 8:42 pm


Netzach… Şu dünya üzerindeki bütün nimetleri tatmayı başarabilecek kapasitedeki tek adamdı belki de. Keskin hatlı yüzü, mavi gözleri ve kumral, dokunma isteği uyandıran saçları ile bir Kazanova olmak için bütün imkanlara sahipti. Bu başka adamların da sahip olabileceği bir lütuftu oysa. Onu farklı kılan anında değiştirebileceği konuşma tarzı ile üzerine bir de takım elbise çekerek asil zadelerin en gözdelerinden yapacak kanı da değildi, Annabel onu her gördüğünde üzerinden buram buram akan Beta gücü de… Onu özel yapan, Dorian’ın portresine sahipmişçesine asla değişmeyecekmiş gibi görünen çapkın yüzünün ardında, dünya tarafından birden fazla yere yerleştirilmeye çalışılarak sonunda evsiz kalmaktan hüznü derinlerine, iyice içlerine yazmış mavi gözleri ve elbette asla tahmin edemeyeceği bir kadar güçlü bir kurt oluşuydu. O, birçoğundan daha fazla şey yaşayacaktı çünkü bir kişiden fazlasıydı. Yalnızlığını alaylarının altına saklayışı da bundandı Annabel’e göre. Onu yenilgisini asla kabul etmemiş bir savaşçıdan ziyade, savaş meydanına yalnızca ölüleri toplamaya gelmiş bir lojistik askerinin kayıtsızlığı ile cesedi dürterken ve ondan önce gece ışığında dahi büyülenmişçesine parlayan saçlarına şapkasını gelişi güzel yerleştirmeden önce itina ile temizlerken seyretti. Yüzünde çoğu zaman herkesten gizlemek zorunda kaldığı tebessümünü bu adam karşısında gizlemek çok daha fazla zorlaşıyordu. Teatral yeteneğine ise hiç şaşırmıyordu. Onu gördüğü an hayatını yaşayış şeklinin yalanlardan yapılmış ince bir telde yürüyen cambazdan farkı olmadığını anlamıştı. Çünkü onu ıssız bir sokakta görüp, aşağı tabaka bir bara kadar takip etmişti ilk gece Annabel, kadınların ilgisine karşı memnuniyetini ve bazıları tarafından tanınmamak için yaptığı manevralar ile söylediği yalanları görmüştü. Bir kaçına büyü yaptığını bile görmüştü, o eski püskü taburelerin üzerinde oturup pelerinin şapkasının izin verdiği ölçüde kendini saklarken. Sadece bu da değil, ailesini araştırmış ve onunla asla bağdaştıramadığı katı kurallarını öğrenmişti. Fransız asilzadeleri… Asilzade kelimesi onda hiçbir etki uyandırmıyordu. Kendilerini kulelerine kapatıp, geri kalanlar birer böcekmişçesine birlikte takılıyorlardı. Genç kurt bunları düşünmekten hoşlanmıyordu. Dikkatini tekrar Netzach’a vermiş ve onun alaycı çehresini ne kadar özlediğini düşünerek koşup sarılmıştı ona. Genç adam tereddütsüz belini ustaca kavramıştı, çok yapmaktan alışkanlık edinilmiş bir tavır ile. Bir de ufak bir hediyeymişçesine, Annabel’in olağan üstü refleksleri dahi harekete geçemeden bir öpücük çalmıştı dudaklarından. Olanları birkaç saniye geriden takip eden bedeni, gerilmişti ancak öpücüğünü sindiremeden teklifi kabul edişi bomba gibi düşmüştü ortaya. Ah, bu adamın sağı solu belli olmuyordu gerçekten. Şaşkınlığını üzerinden atar atmaz konuşmak için yutkundu Annabel. Ancak önce hala belinde ve fazlası ile iyi hesaplanmış bir yerde duran elinden, daha çok da alkolün bile bastıramadığı, çekim gücü yüksek kokusundan kurtulabilmek adına. Bir adım geriye atarken, tek eli ile belindeki elini yavaşça yakalayarak, çekerken daha aşağıya inmesini engellemek adına tuttu. Ufacık bir mesafe açtığında, “Kabul edeceğin aklımın ucundan geçmemişti, Netzach... Çok mutlu ettin beni.” dedi hararetle. Daha sonra oradaki varlıklarını bir an olsun akılından çıkaramadığı April ve Arthur’a döndü. Arthur koca gövdesi ile öylece dikilmekten sıkılmış gibi, omuzları biraz çökük ilgi ile Netzach’a bakıyordu. İlgisinin altında derin bir şüphe olduğu gerçeği de gözünden kaçmamıştı kurt kadının. April ise muhtemelen aylardır takip ettiği bu adamın kim olduğunu öğrenecek olmanın coşkusu ile doluydu, gözlerindeki merak parıltılarını aralarındaki koca mesafeye rağmen görebiliyordu Annabel. Örgütte kimseye Netzach’dan tam olarak bahsetmemişti. Yani, elbette onun önemli olduğunu ve mutlaka örgütün bir parçası olması gerektiğini biliyorlardı her takip ettikleri kişi gibi ancak Beta olduğunu henüz onu ikna etmemişken açıklamamıştı. İkna edememesi durumunda yeri doldurulamayacak bir pozisyondu bu çünkü. Şimdi ise kısacık öpüşünden ziyade aralarındaki elektriğin Netzah’ın kim olduğunu düşünmelerine neden olacağını kestirmek istemiyordu Annabel. Özellikle de Neil henüz Natzach ile tanışmamışken, ki bu gerçek bir savaş olacaktı kuşkusuz. Neil… Onu her saniye özlüyordu. Koşarak kollarına sığınmak istiyordu her görevinde okyanusta dalgalara kapılmış küçük bir geminin limana dönüşü gibi… Hatırasındaki mavi gözlerden çıkıp yüzünün hemen karşısındaki mavi gözleri d erinliğinde buldu kendini sonra. Netzach, olduğu kişiyi nasıl bu kadar güzel maskeleyebiliyordu. Bu acıtmıyor, yormuyor muydu onu? Ne olursa olsun onunla konuşup örtmeye çalıştıklarını eşeleyecek değildi Annabel. “Evet, hemen gideceğiz öyleyse.” dedi tereddütsüz. “Seni tanıştırmak istediğim arkadaşlarım var ama önce Arthur ve April’dan başlayabiliriz.” dedi dönüp ardındakilere gülümserken, Arthur belli belirsiz bir baş hareketi yapmış, April ise merhaba dercesine tek elini kaldırmıştı. “Yine de buradaki seremoniyi pek uzun tutamayacağız Netzach bize birkaç gizlenmesi gereken ölü bedene patladın çünkü.” dedi. Ardından cesetleri temizleyeceğini bildiği arkadaşlarına bir şey söylemeden cisimlenmek üzere asasını çıkararak Netzach’a iyice yaklaştı, büyülü kelimeleri söyledi ve dünya önce küçüldü, karardı ve sonra büyüyerek netleşti. Issız bir sokağın başında kesilmek üzere titreyerek yanan bir lambanın altındaydılar. “Buradan sonrasını yürüyeceğiz, bakanlık cisimlenmeleri izleyebiliyor, biliyorsun. Bizim de bulunmaya niyetimiz yok.” Geniş ve hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı bile, yıkık dökük binaları geçtiler, sonra bir ana yolu ve sonra tekrar terk edilmiş bir sokağa girdiler sola dönerek. Sokağın girişinde bir sokak lambası altında hurda bir muggle otomobili vardı örgüte ait büyülü bir koma idi bu. Onu ve beş binayı geçtikten sonra, içinde birilerinin yaşamasına asla ihtimal verilemeyecek, kolonları dahi çatlak bir binanın kapısını açtı Annabel ve mükemmel büyüler sayesinde bambaşka bir dünyaya geçtiler. Girer girmez Netzach’ı duvarların tanıması için ona dönmeden birkaç sözcük fısıldadı Annabel, unuttuğu bir büyü olmaması için iki defa yaparak oyalanmıştı biraz. Sonra dönüp yüzünde kocaman bir gülümseme ile toplantılar için kullandıkları geniş salona geçmeden önce “Eve hoş geldin.” dedi.

____________________________________________________________________________________________________


Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Netzach
Kurtadam
 Kurtadam
avatar



RÜTBE :
Gerçek İsim : mihi
Nerden : Kim bilir?
Lakap : Jester ya da naber la keranacı

MesajKonu: Geri: Gecenin Işığı   Perş. Ağus. 09, 2012 5:20 am

    Dudaklarında tadı kalan öpücüğün lezzetini tazelemekten çekinmiyordu alt dudağını arsızca yalayarak. Kurnaz bakışlarını kızın afallamış yüzünden ayırmaksızın her bir hareketini takip edip, okuyordu. Hiç değişmemişti. Yanındayken hissettiği ne varsa saklamaktan çekinmeyen kadın iyi biliyordu ki Netzach için yine de fark etmeyecekti. Bakışları insanı kuşkuya düşüren bir rahatlığa sahip olsa da yapabildiği en iyi iş kişilik okumak, sonra da o kişiliğin istediği adamı oynamaktı. Şimdi de öyle mi yapmalıydı? Yabancısı olduğu bu hayattan mutluluk beklemeliydi. Eduardo'nun cesedinin yanı başında yeni bir hayata geçmeliydi. Biraz önce boğazını sıkan düzgün parmakları şimdi kendi kanının kızıllığına boyanmıştı. Ufak kırmızı gölet, renkli karavanın tekerine doğru yayılıyordu. Tıpkı sinsice yayılan benzin gibiydi. Daha ilk gününden anlamıştı her rakibinin ölümü yaşama şansını arttıracaktı. Simsiyah sakalı onun ne kadar genç olduğunu gösterirken Laurence büyük bir kıvanç duymuştu. Garip bir memnuniyet ve haz. Ölmeyi hak eden kendisiydi ne var ki peşinde bıraktığı onlarca buruk yaşantının tek dileği olan o ölüm bu gece de kendisini bulmamıştı. Ellerinin arasından kayıp giden biçimli kadın vücudundaki baş kaldırış bile canını sıkmamıştı şimdi. Bir çok kadında görmüş olduğu bu kaçışın bir kaç adresi olmalıydı. En körlemesine atış yapacak olursa yakın zamanda şanslı adamı da görecekti.
    Yürüyüp, cesedin başına geçtiğinde kızın itirafıyla kaşları havaya dikildi. Gerçekten şaşırmış ve sevinmiş olduğunu görmesine karşın böyle bir itiraf beklemiyordu. Koşup kendisine sarıldığını hatırladığında ise kendi şaşkınlığına da anlam veremedi. Annabel kendi sahibi sayılırdı bir nevi bundan doğal ne olmalıydı. Ama geri adım atmadı. Bilgece görünmeye çalışırken alttan alta onunla oynamak istiyordu. Asla yapmayacağı şeylerle onu rahatsız ederken vereceği tepki Laurence'ın çok hoşuna gidecekti. Dudakları büzülürken gözlerini yadırgayarak kıstı. "Bir lider yönelttiği soruların cevabını da bilmeli aynı zamanda. Bilmen gereken tek şey de, ne olmasını istiyorsan o olmalı. Aksi halde, lider olmanın eğlenceli hiçbir yanı yoktur." Eduardo'nun başının yanında çömelmiş, kendisine saplamak üzere hazır bulundurduğu bıçağı almıştı. Güzel bir çeliktendi, parlak ve gösterişli bir hançerdi. Yağmacılığı eğlenceli mi buluyordu bilinmez yüzüne çocukça bir neşe çökmüştü. Babasından yeni hediye almış bir çocuk gibi. Fakat o saflık ve iyi niyetin yerinde daha temiz ruhları hoşnut etmeyecek şeyler vardı. Kanın ağır kokusunu içine çekerken Hamlet'i oynadığı sahneyi düşünmüştü. Belki de tiyatrolara da arada devam etmeliydi. Şu an elinde bir kafatası olması ne de göz alıcı olurdu. Ya da hayatının her safhasında o kafatasıyla gezmeli ve yapmaya çalıştığı şeyleri yargılamak için sormalıydı. Hayatın acılarına göğüs germek mi, kaçıp gitmek mi? Karanlık gölgelerce takip ediliyormuşcasına firar ettiği bu hayatta aradığı cevap ilkiydi, ikincisi değil. Bu yüzden artık Annabel'in arzusunu yeri getirmekte gönüllü olmuştu. Onu reddederken direttiği kararlılıkla şimdi alay ederek kızı çileden çıkarmak istiyordu. Onun zorba olamayacağını ve mutluluğunun oldukça sevimli olduğunu bilerek kafa tutuyordu. "Dürüstçe söyleyebilirim ki bir bayanı mutlu etmenin daha iyi yöntemlerini de biliyorum. Buna ek olarak bana Laurence diyebilirsin de. Gerçek ismim." Yüzünü anlamsızca buruştururken gülmüştü. Bu isim kendisine fazla soylu geliyordu; biraz alay eder gibiydi zaten gülüşü de. Toparlanıp kızın yanına ilerlerken biraz önce kendini tanıtmış olduğunu varsayarak başını yan yatırıp ikisini inceledi. Arthur ve April, ne hoş. Arkasını toplayacak kişiler olduğunu duyunca onları daha bir sevmişti. İçtenlikle gülümsedi. "Laurence. Netzach. Hangisi hoşunuza giderse. Bir de Mael var, Eduardo pek severdi." Üzerindeki sirk giysileriyle gayet rahat hissettiğinden dolayı hemen gitme sözü onu rahatsız etmedi. Zaten orta çağdan fırlamış, steampunk aksesuarlarıyla süslenmiş bir centilmeni andırıyordu. Normal giysilerin sıkıcılığını düşününce Annabel'in acelesine sevinmişti. Onaylayarak başını salladı. Cesede şöyle bir baktığında aklına patroniçe Edda gelmişti. İşleri bozulmasın, daha az para kazanmasın diye yapmayacağı pislik yoktu. Buna bir cinayeti örtmekte dahildi. Fakat kadın kendisini kaybettiğine çok üzülecekti. Bazı dönüşüm evrelerinde de ortalıktan kaybolduğundan kadın alışmıştı. Hatta genç adamın ilginç sırrından kuşkulanmış ve üstüne varmamıştı. Şimdi de öyle bir şeye kanaat getirip sesini pek ala kesebilirdi.
    Cisimlendikleri zaman kendisini uzun zaman uğramadığı semte geri dönen biri gibi hissetmişti. Yavaş yavaş canlanan anıları özümsüyordu o an. Arada gidecekmiş gibi pırpırlanan cılız ışığın altında dikilmişlerdi. İçine yeni gireceği topluluğu merak ediyordu. Bakışlarıyla etrafı kolaçan ederken hayatta kalmak için gece insanlarının takındığı o hareketleri bilinçsizce sergiliyordu. Nerede olduğu, civarındaki evleri, Annabel'in gözlerini diktiği yol ve baktığı her ne varsa dikkatlice takip ediyordu. Yıkık dökük binalar, geçilen ana yoldan sonra gelen ara sokak, o eski araba, saydığı binalar ve o harabe. Kızın güzel, açık renk gözlerindeki kararlılıktan anlamıştı vardıkları noktanın önemini. Büyülerin kendisine açtığı dünyayı yadırgamamıştı. Büyüyü bir kaç kez tekrar ederek aklına yazdı. İçeriye adımını attıktan sonra keyifle gülümsedi. Kaliteli tiyatral yeteneklerini bir sirkte harcayıp ucuz içkiler ve şırfıntı kızlarla uğraşmaktansa şimdi hısımlarıyla oyalanacaktı. Annabel'in yüzündeki gülümseyişle sırıtması genişleyip iyice hınzır bir ifade aldı. Kibarlığı kadar nüktesine de özen gösterdiği reveransını sundu. "Emrinize amadeyim, kraliçem."

____________________________________________________________________________________________________

 pirat :7771:
 

kıps Annabel ;D:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Annabel Andrés
Kurtkadın
 Kurtkadın
avatar










When the children cry let them know we tried
Cause when the children sing then the new world begins.

RÜTBE : ALFA
Özel Yeteneği : Kurt o
Karakter Yaşı : Yok

MesajKonu: Geri: Gecenin Işığı   Paz Ağus. 12, 2012 2:39 pm


Ölülerin boylu boyunca uzandığı zemini, hayatından çıkarmak üzere olduğu sirk sahnesiymişçesine alaycı bir eda ile gezen Netzach’ın yenilgiyi kabul etmeyen bir çocuğun hırçınlığı gibi sıraladığı sözcükler genç kadını asla yaralamıyordu. Bazı şeylerin gülüşünün ardında kalması gerektiğine inanan insanlardandı o dile getirilmesi gerekmiyordu her şeyin. Ayrıca kader onu buraya, Netzach’ın ayaklarına sürüklediği gibi ya da onu terk edip sonra dönüştüren annesine sürüklediği gibi sürüklemişti örgütün başına. Tam da bu yüzden olması gereken olduğuna inanıyordu, lider değil Annabel’di o daha fazlası olmak mümkün değildi, genç kadın için o tam olarak, buz rengi gözlerinde geçmiş yılların ağırlığı, derinden gelen ses tonu ve yumuşacık yüz hatları ardında gizlenen canavar ile olması gereken şeydi. Ne eksik ne fazla… Ne yarım ne aşırı… April’ın elinde hararetle çevirdiği asasına gözü takılırken onun hala burada oluşunun memnuiyetini duydu bir kere daha içinde, terk etmesine az kaldığı dönemler olabilirdi örgütü eğer kişiselleştirmiş olsaydı ancak o bunun kişisellikle alakasız varlıklarından çok daha büyük bir şey, büyük bir amaç ve eylem olduğunu kavrayabilecek bilinçte bir üyeydi. Ve bilinçliliği ile doğru orantıda becerikli idi. Annabel onun hiçbir görevi ardında bırakarak döndüğünü görmemişti, bugün de yaptığı gibi hareket zamanını çok iyi belirleyen içgüdülere sahipti ve Annabel açıklanamaz biçimde seviyordu onu. Bunun bazen April’ın asla zorluk çekmediği kontrollü mimikleri bazen de inanılmaz içgüdüleri olduğunu düşünse de en çok affediciliği yüzünden olduğunu biliyordu Annabel. Kırılmayı kendi içinde yaşayıp çevresine hiç yansıtmıyordu, yalnızca bir gece ağladığını görmüştü… O gece ve tek bir damla ile. Arthur ise tam aksi beklenmesine rağmen Annabel’e sarılıp hıçkırıklara boğulmuştu birçok kez. Ancak Annabel onun yaşadıklarını yaşamış olmanın nasıl bir şey olabileceğini yalnızca tahmin ederek bile onun ağlayışını haklı buluyor ve ona eşlik ediyordu. Geniş gövdesi ile inanılmaz bir güce ve garip bir şekilde çevikliğe sahip bu adam, yumuşacık bir kalbe sahipti ve Annabel onu da seviyordu. Arthur’un bazen Neil’a bile korkutucu biçimde baktığını görmüştü genç kadın, az önce Netzach’a da baktığı gibi çünkü onu koruma işini takıntı haline getiren en temeliydi o, bir şekilde ölen kardeşini Annabel’de arıyor gibiydi ancak bunu hiç dile getirmemişti. Netzch’ın imalarına döndü tekrar, bunlar Annabel’i hafifçe gülümsetmişti. Onun bir çok kadının rüyalarını süsleyecek yetenekte olduğunu tahmin etmesi hiç zor değildi ancak kendi rüyaları buna dahil değildi. Elbette onun hoş bir adam olduğunu düşünüyordu, bundan daha normal bir şey de düşünemiyordu zaten. Sonra daha önce araştırmaları sırsında rastladığı soylu ismini dinledi, ait olduğu kişiden. Genelde tüm isim sahiplerinin alışkınlık ile söyleyişinden ziyade, kayıtsız bir alaycılık ile dile getirmişti ismini. Laurence… Oldukça parlak bir isimdi. Tınısı dahi kendine taktığı isimlerden millerce farklıydı. Yine de bir şey söylemedi Annabel, bu isimleri birçok kadının ağzından duymaya alışık olduğundan emindi ve ancak ihtiyacı olduğunda kullanacaktı. Çünkü son ikna sınavının bugün bulundukları yerde verilmediğinin farkındaydı Annabel, onu daha sonra da pek çok görev için ya da yalnızca bir gece karargahtan ayrılıp her hangi bir kadınla buluşmaya gitmemesi için ikna etmesi gerekeceğini biliyordu. Netzach şimdi ki hayatının özgürlüğünün Annabel ile birlikte sorumluluklarla çevreleneceğini biliyor olmalıydı ancak muhtemelen bunlar için yapılması gerekeni yapmakta biraz zorlanacaktı.

Cisimlendiklerinde bulundukları sokaklar pek çok örgüt üyesinin emekleri ile şifrelenmiş ve inanılmaz bir ustalıkla gizlenmiş olmasına rağmen Netzach’ın yanında hiçbir şifreyi söylemekten çekinmemişti. Bu gruptaki bazı insanları -ki başta Nei vardı- derin kaygılara sürükleyecekti elbette ancak Annabel’in ona kefil olması yetecekti çünkü kadın biliyordu ki onlar da kendisine kendisinin onlara güvendiği kadar güveniyorlardı. İlk aşamadaki bakışlardan ise NetzahW’ı çekip saklamasının pek yolu yoktu. Bunlardan endişelenmiyordu da, Beta haberini verdiğinde tamamı örgüt içinde olan sürüsünün vereceği tepkiler onu endişelendiriyordu. Muhtemelen Netzahc’ın alaycılığını sorumsuzca bulacak ve ne kadar güce sahip olursa olsun dönüştürülmemesi gerektiğini düşüneceklerdi. Ancak bunları dile getirirken tereddüt edecekleri çünkü onlarda en az Annabel’in gördüğü kadar net görecekti ondaki potansiyeli. Eve girip Netzach’ın yine nükte ile dolu nezaketine gülümseyerek karşılık verdikten sonra iki yanı gözetleyici tablolar ile dolu koridor boyunca yürüdü Annabel karşılarına kimsenin çıkmamasını, onları bekliyor oluşlarına bağlıyordu Annabel açıkça. İyice ilerleyip üst kata çıkan merdivenin altından geçtikten sonra toplantı salonuna döndüler. Öyle çok resmi bir havası olmayan odada yanan bir şöminenin önündeki koltukta iyice yayılarak oturan Leonard mutlu görünüyordu, bu ona bıraktığı işin tamamlanmış olduğu anlamına geliyordu muhtemelen. Onun hemen yanında gövdesine yaslanmış ayaklarını koltuk üzerinde toplamış minyon yapılı Marilyn vardı ki uzun simsiyah saçları ateşin kızıllığı ile dalga dalga parlarken çok hoş görünüyordu. Koltuğun ilerisinde yerleştirilmiş, sandalyeleri dağıtılmış masanın bir üzerinde açılmış bir takım belgeler ve belgelerin önünde hararetli ancak sessiz bir konuşmayı yürüten iki genç adam vardı. Birbirinin tıpkısı iki genç adam aralarına katılalı çok uzun zaman olmuştu. Ve strateji konusunda gerçekten iyiydiler. Sonra bakışları pencere kenarından dışarıyı izlerken hafifçe duvara yaslanmış, bakışları kısılmış Neil’a kaydı ve o hissetmiş gibi anında genç kadının bakışlarına döndü. Bu önseziler bazen Annabel’i ürkütse de okyanusları andıran gözlerini delice özledğimişti ve yakaladığında bırakmak istemedi onları. Örgütün pek çok üyesi burada değildi ancak muhtemelen boş durmuyorlardı zaten. Netzach’ı birçok sefer tanıtması gerekecekti. Ve buna bir yerden başlaması gerekiyordu.

“Merhaba.” dedi bakışlar ona dönerken “Bu Netzach. Uzun süredir April tarafından takip ediliyor. Bunu yapmasını söyledim çünkü ona ihtiyacımız vardı. Cathazel’de bunu çizdi. O… O benim Beta’m. Ve ben ona güveniyorum.” dedi sesi güçlenirken, bakışlarında bir amaç uğruna yürüyen bir insanın alevleri dalgalanıyordu. “Sizinde bunu yapacağınızdan eminim. Elbette önce test edin, sorun, tanıyın. Ancak ona bana güvendiğiniz kadar güvenin.” Sustu ve nefes aldı. “Çünkü ona ihtiyacımız var.”

Diğerlerinin tepkilerini beklemeden koşup Neil’ı öpmek istiyrodu çünkü kendine has gülümseyişi ile yine konuşmasını iten güç o olmuştu.

Spoiler:
 

____________________________________________________________________________________________________


Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Netzach
Kurtadam
 Kurtadam
avatar



RÜTBE :
Gerçek İsim : mihi
Nerden : Kim bilir?
Lakap : Jester ya da naber la keranacı

MesajKonu: Geri: Gecenin Işığı   Çarş. Ağus. 15, 2012 8:07 am

    Basit ve iddiasız hayatında açma girişiminde bulunduğu bu yeni sayfa tamamen aldatmacaydı, o da biliyordu, belki Annabel de biliyordu; beyaz sayfa diye bir şey yoktu çünkü hayatta neyi gömdüyseniz dönüp dolaşıp onu eşeliyor, mezarından onu kazıp çıkarıyor ve sirkeleyip üstünüze tekrar uyuyor mu diye bakıyordunuz. Hayat oldukça basit ve sıkıcıydı. Çoğu insan tutkudan ve rahat hareket alanından yoksun olduğu gibi sizi de kısıtlamak için meşgale seçmişti kendisine. Herkesin kendine paye biçtiği bu dünyada Netzach var olmayı reddediyordu. Var olmak: kütlesiyle, kokusuyla, sesiyle yer işgal edip ilgi çekmekten öte bir anlama sahipti onda. Tırnaklarıyla kazımak, en güzel yeri işgal edip bununla övünmek ve başkalarının üstüne basarak bu yeni edindiği mevkisinde kalmak için yaşam mücadelesi vermek istemiyordu. Bu yüzden ona Binbir Surat diyorlardı belki de. Bir tiyatroda oynadığı vakit daha mutluydu, ipin üzerinde çevirdiği tekerlek, yüzündeki boya, insanların şaşkın çığlıkları, kadınların işveli ilgisi, ışıkların gösterişi ve giysilerin ihtişamı varken matematiğin yasal kıldığı dünyada var olmayı reddediyordu. Basit, yalın, kaygısız, bomboş, parlak fakat ruh gibi şeffaf olmayı istiyordu. Uykusu ölüm gibi rüyasız ve derin olsun istiyordu. Hiçbir anıya sahip olmak istemiyordu Laurence olarak. Buna rağmen basit sözcüğünün tehlikeli bir niteliği vardı. Dudaklarına bırakılan tutkulu öpücüğü aşkı uğruna reddeden kadında izliyordu hayatı. Dışı süslemeler ve değerli taşlarla kaplı bir ziynetin içi boru gibi bomboş olabilirdi de bu yüzden gerçekteki değerinden bahsetmek için neden usta bir kuyumcu gerekirse, Netzach'da bu yüzden iki ayağı üstünde yürüyordu. İnsanların yüzüne bakıyor, mimiklerini izliyor, beden dillerini okuyor ve oynuyordu tek kişilik tiyatrosunu. Okuduğu insanın yanından ayrıldığında beraberinde bir parça ekliyordu kendisine ve başlarına tanıtıyordu. Annabel'deki bağlılığı takdir etmeli miydi? Genelde erkekler böyle yapmalıydı, çoğu yapardı da. Ancak Netzach hariç. Ve şu an, kadının oynamak zorunda kaldığı rolü izlerken hem ona acıyor hem de saygı duyuyordu.
    Kabaran alevin önünden geçerken kimsenin ruhunun duymayacağı çok kısa bakışları Annabel'i hedef alıyordu. Her insana karşı düşünceleri çabuk netleşirdi fakat bu sefer belki bir zaaf, ağırdan almaya karar vermişti. Ondan ayrıldığında yanında götüreceği azığının en kalitelisinden olmasını istiyordu çünkü. Salondaki çoğu insanı kısa temasların ardından terkeden kurnaz bakışları yeni odağını bulmuştu. Neil. Genelde kadınların altıncı hissinin kuvvetli olduğu düşünülürdü ama emindi ki erkekler bunu hiç hissettirmese de baya ustaydılar. Bir süreliğine Annabel'e baktığında hissedeceği o anlamsız his; Netzach'a karşı duyacağı derin öfke olacaktı. Yaramaz gülümsemesi iştahla sivrildi; salondakiler sadece hoş geldin komitesine yormuştu tabii bunu. Annabel'in dürüst bir kadın olduğunu bildiği için Neil'in gözüne fazla batmamak öncelikli hedefiydi. Daha sonrasında gelen konuşmalarla da herkesin dikkati dağılıp tek bir konu üzerinde toplanmıştı zaten. Fakat kendisi April'e dikkat kesildi. Buradaki hiyerarşinin nasıl bir sıra takip ettiğini henüz bilmiyordu ama sandığı kadar değeri varsa April, Annabel'in sağ kolu olmalıydı. Kızın kalbini çalacak sitemkar tatlı bir gülücük yolladı. Onca zaman takip ediliyor oluşuna şaşırmamıştı ama bu kızı kaç defa görmüş olmasına rağmen hiç dikkatini çekmemiş oluşu kendisine komik gelmişti. Kızın gülümşeyine bakılırsa rahatlayabilirdi, bunca zaman boyunca onunla herhangi bir dialoğu olmadığı gibi yaramaz eli de kıza uzanmamıştı. Ne güzel! Şu ana kadar sadece patroniçeyi öpmüş olduğu için büyük oranda rahatlamıştı.
    İşte o esnada duyduğu güven kelimesiyle yanında götüreceği hikayeyi de bulmuştu. Bu biraz zorunluluk gibiydi çünkü Netzach'ın sözlüğünde güven kelimesinin karşılığından yeni bir sözlük çıkarılabilirdi. Ciğerlerini sıkıntılı havayla doldururken yüzü bunu kamufle etmekte hiç zorlanmaksızın ustaca gülümsüyor ve o istenilen güveni hiç zorlanmadan veriyordu. Çok basitti, yüz kasları ve gözlerle alakalıydı, attığınız yalana siz bile inanmalıydınız. Macar, el ustası sihirbazı da on beşlik yeni yetme oluşuna, daha önce hiç el çabukluğuyla oynanan bir oyun görmediğine inandırdığı günden beri bu konularda zorlanmıyordu. Bakışlar üçer beşer kendisine yönelmeye başladığında biraz terlediğini hissediyordu. Annabel ortaya çok fazla şey koyuyordu, bilerek miydi bu? Bir kumar gibi? Netzach ortaya bir ihanet koymayacaktı elbette fakat tasmasına atılan her bir düğüm kendisini buraya daha çok bağlayacaktı ve dünyadaki en korkutucu şeydi bu aitlik hissi. Artık vakti gelmedi mi? diye kendisini azarlayan babasının sesi kulaklarında çınlamıştı. Her zaman ders verirdi. Düştüğü zaman elini uzatıp kurtarmak için uğraşmazdı. Hafızası ne zaman oturduysa, işte o andan beri bildiği tek bir şey vardı; kimse Netzach'a dönüp elini uzatmazdı. Bu yüzden düştüğü vakit kalkıp yürümeyi kendisi öğrenmişti. Bundan sonra da düşene el uzatırken çıkarı hariç hiç empati kuramazdı artık. Bu insanların yapması gereken asli göreviydi, değil mi? Peki ya şimdi ne olacaktı. İnsanlar kendisine henüz soru sormaya cesaret edememişken sağlam durarak kadını hayal kırılığına uğratmayacak şekilde vakurlu bir subaymışcasına itinayla görev bilinci kuşanmak kolaydı. Bu perdenin ardından reşit olmamış bir kızı hamile bırakıp kaçmış, sirklere aşık ve tiyatro salonlarında ömür çürütmüş genç bir kurtadam vardı. Oh, hatta yüz bulsaydı kutsal bakirelerini gözünü kırpmadan karavanına atabilirdi de... Çoğunluğun dikkat kesildiği giysilerine kaydı gözleri. Uzun, kahverengi bir ceket. Boynundaki dantel gömlek kumaşının üzerinde sadece mekaniği duran saati kavrayan iskelet bir el. Silindir şapkasının üzerinde eski dönem pilot gözlükleri. Bir kaç yerinden sarkan altın rengi incecik zincirlerle Annabel'in kutsal ve kadim betasından çok Jester'ı gibi duruyordu, hele omzunu bir parmak aşan uzun zarı saçlarındaki kısmi boyalara ne demeliydi? Herkes donakalmış gibi bakarken biri şaşkınlığını yenerek atıldı;
    "Eee, nereden geliyorsun... Bu giysilerle?"
    "Ivory Luna. Bir sirkten! Sizi geçen hafta orada görmüştüm, orta sıranın biraz gerisinde sağda oturuyordunuz."
    Uzun boylu adam aldığı cevapla allak bullak olmuştu adeta. Geçen hafta oturduğu yeri hatırlıyor oluşuna mı şaşmalıydı yoksa bu kostümle karşısında dikilen özgüven sahibi beta'ya mı? Bir duraklama olmuştu. Netzach gülümsedi. Şu an yaşattığı hayretle mutlu olmuştu ve gönül fethetmişti. Artık yaşama umudunu da, tiksintisini de başka zamanlara bırakıyordu. Annabel'in aşk ve özlem dolu gözlerine pişkince gülümserken Neil'e baktı ve sonra diğerlerinin yanına geçti.
    Spoiler:
     


SON

____________________________________________________________________________________________________

 pirat :7771:
 

kıps Annabel ;D:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Gecenin Işığı   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Gecenin Işığı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: