AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 orijine dönüş

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Ída Zström
Serbest Meslek
Serbest Meslek


RÜTBE : CRYING TRINITY l SAHİP
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : otuz.
Gerçek İsim : zeynep.

MesajKonu: orijine dönüş   C.tesi Tem. 21, 2012 12:12 pm


orijine dönüs


her şeyde biraz büyü vardır
dünyanın kuruluşundan kalan
bazı şarkılar sokakların güneşli taraflarını anlatır
bazıları karanlıkları bizim için turlarken
herkes payına düşeni alır
ya da fazlasını
kaderin verdiğinden

____________________________________________________________________________________________________

zström.


En son Ída Zström tarafından Cuma Şub. 01, 2013 7:02 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Ída Zström
Serbest Meslek
Serbest Meslek


RÜTBE : CRYING TRINITY l SAHİP
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : otuz.
Gerçek İsim : zeynep.

MesajKonu: Geri: orijine dönüş   Salı Tem. 24, 2012 6:10 pm


Bundan tam iki yıl öncesinin Ekim ayının görüp görebileceği en soğuk geceydi. Kullanıla kullanıla unutulmuş kavramlardan biri olan huzur, üstüne basan demir tokalı çizmelerin ağırlığıyla, Knockturn Yolu'nun çamurla harmanlanmış kirli beyaz kaldırımlarının altına gömülmüştü adeta. Caddenin en kuytu köşesi bile yıllar önce sahiplendiği tekinsiz tavrı asil bir ısrarla sürdürmekteydi. Tüm heybetiyle batı kanadının sonunda yer alan Zström malikanesi ise içinde bulunduğu caddenin belalı şanına şan katacak bir fiyaskoya sahne olmaktaydı. Ída adlı cadı, fırfırlı eteğinin isteksizce gizlediği kıvrımlı kalçalarını savurarak yürürken, üzerinde masmavi damar desenlerinin bulunduğu solgun parmaklarının arasında kardeşi Trinity'nin siyaha çalan saçlarını kavramaktaydı. Kadının adımlarıyla yerde sürüklenen genç cadının yüzünde nefretle perçinlenmiş bir korku vardı. Zindanın karanlık atmosferi kurbanın zihninde hayali helezonlar yaratırken, gümüş raflarda dizilmiş kupalar ve şarap şişeleri birazdan gerçekleşen kişisel katliama sükut içinde tanıklık etmekeydi. Ída'nın ferine kadar parlayan çekik gözlerinde dünyanın en kötücül bakışları dans ederken, mermer zemini arşınlayan sivri topukların kulaklarda yarattığı uğultunun arasından sızlanmalarla ve çığlıklarla bezediği tiz sesiyle, kardeşinin geçmişini süslediği tuhaf anıları ve rekabetleri dillendirircesine bir kadın ağlıyordu; siyaha çalan saçlarının zemini bir paçavra gibi süpürdüğü, çocukluğunu henüz kavuşmadan yitirdiği bir kadın.

Zindanın tozlu ve pis kokan kısmına geldiklerinde biraz önce saçlarından tutup sürüklediği kardeşine daha fazla dokunamayacağını belirten tiksinmiş bir ifadeyle sutyeninin askısına sıkıştırdığı asasını sert bir hareketle çıkarıp hedefe doğrulttu Ída. Zarif bir sallamayla Trinity'yi taş duvara doğru savurdu ve bir dişiye göre kalın ve boğuk sayılabilecek sesiyle, ''Incarcerous!'' diye haykırdı. Büyünün Trinity'yi kalın iplerle boğmaya yakın bir haddeye kadar sıktığını görünce ince dudaklarına hınzır bir kıvrım yerleştirdi ve güvenliğini garanti eden tahta parçasını olması gerektiği yere, olgunlaşmış limon tanelerini andıran göğüslerini çevreleyen sutyeninin askısına sıkıştırdı. Kulak zarına çarpan derin nefesler arasında söylenen eciş bücüş küfürleri sindirmeye gerek duymadan ağırlığını bir ayağının üstünde topladı ve rahat bir tavır takınarak çizmesinin topuğunu yere çarpmaya başladı. ''Sen, tam...'' diye başlayan cümleler duyuyordu; kimi zaman dudaklardan damağa yapışan bir gözyaşıyla kesiliyordu bu cümleler, kimi zaman ise ''...bir sürtüksün.'' gibi Ida'yı kahkahalara boğan gülünç ve ahlaksız yüklemlerle bitiyordu. Nefretinden deliye dönen kurban, akşamın önceki saatlerinde içtiği Ateşviskisi'ni erkeksi tarzına karşı gelen kısa eteğinin çıplak bıraktığı bacaklarının arasına kustu ve ağzında kalanları, emdiği yılan zehrini vücudundan atmaya çabalayan birinin tiksinmişliğiyle kardeşine doğru tükürdü. Oyma pencerenin izin verdiğince içeri vuran ayışığının asaletini kirleterek ettiği küfürlerin hadlerini aşmaya başladığı an, zindanın girişinde, kurbanından birkaç metre geride duran cadının iliklerine kadar ilerleyen bir öfke belirdi ve onu hiddetle, ''Silencio!'' diye bağırmaya zorladı. Alnındaki terlerin cılız ışıltısıyla parlayan yüzünde bayılmanın eşiğine götüren bir şaşkınlık belirdi. En etkili dilsiz bırakma büyüsünün ancak aciz inlemelere izin verdiği, Knockturn Yolu sakinlerinin mütemadiyen bildiği bir gerçekti. Sahte bir cana yakınlıkla ''Şimdi, kız kardeşim.'' diye konuşmaya başladı Ída. Aldığı meraklı tepki karşısında memnun kalarak, ''Sen susuyorsun ve ben konuşuyorum.'' Ancak kurt formuna geçiş yaptığında edindiği bir av hırsıyla doldurdu hücrelerini ve yeni aya doğru itaatkar bir bakış fırlattı. O adımlarını iplerle bağlanmış kurbanına doğrulttuğunda, zindanda biriken gerginlik daha da belirgin hale geliyordu. ''İzin ver de sana ailemizin hüzünlü hikayesini baştan anlatayım.'' Gerçekten eğlendiğinde yüzüne yerleşen ifadenin yakasından çekti ve zindanın bir köşesinden öbürüne giderek anlattığı yalan ve sahtekarlık dolu hikayeye başladı; yaşananların çarpıtılmışlığından kimse haberdar olmayacaktı.

''Adını anmayı sevmediğimi ikimizin de bildiği babam, Ravenclaw mezunlarının görüp görebileceği en zengin adamdı. Yatağa düştüğünde mirasla ilgili birtakım belgeler keşfedildi ve kardeşim tüm mal varlığının bana bırakılmasına dayanamayıp babama Avada Kedavra'yı tattırdı. Görüyorsun ya, ailemizin onurunu ve saflığını yerle bir eden düşüncesiz ve kıskanç bir kardeşim var.''

Birbirlerinin gölgeleri ardında geçirdikleri farklı ve çetrefilli dönemler geride kalmıştı; ikisinin de mezarı boylayacağı güne dek hakimiyeti elinde tutacak olan kendisiydi. Trinity'nin dilindeki kilidi asasının bir hareketiyle çözdü ve ince kollarında acımasız izler bırakan iplerin arasında nefes nefese kalan kıza huşu ile baktı.

____________________________________________________________________________________________________

zström.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Trinity Zström
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Gerçek İsim : nagehan

MesajKonu: Geri: orijine dönüş   Perş. Tem. 26, 2012 5:22 pm

Gökyüzü hiç merhamet göstermeyerek, yıldızlarını bile gizlemişti en küçük aydınlık zerreciği bırakmamak üzere altındakilere. Ve karanlık en küçük umudu bile avucunun içinde ufacık edecek kadar geniş görünüyordu. Bu gece o geceydi. Gece birinin öleceği ve bir başkasının ölümle doğacağı geceydi. Bu gece Trinity’nin yıkımının gecesiydi. Oysa o, geniş, barok mimarisinin kalıtımından gelen yüksek tavanlı odasında, vücudunu ikinci bir ten gibi saran gümüş renkli elbisesini giyip, saçlarını sıkıca toplarken aynalara gülümsüyordu keskin hatları ile. Yüzünde yansıyan kocaman bir güç gösterisiydi, hep kazanmaya alışan, kendinden emin birinin gülüşü. Dünya üzerinde ondan başka kim varsa hepsine tepeden bakıp, yok sayan bir gülüş. Asla sevemediği kiraz ağacı gardırobunun üzerinden artık kişiliğinin bir parçası haline gelen parfümü, yapıla yapıla alışkanlık haline gelmiş bir tavırla alıp kokusunu giyindi. Odadan çıkmadan önce ipek yatak örtülerinin üzerine bırakılmış asasını alıp, elbisesinde büyü ile gizlenmiş göze yerleştirdi. Asasının çok uzun olmayışına seviniyordu böyle zamanlarda. Koridora çıkar çıkmaz onu yine alacak ve koruma büyülerini sıralayacaktı odası için oysa. Yine de düzeni seviyordu. Ve bu da tıpkı parfümü gibi kişiliğine yapışmıştı artık.

Koridora çıkar çıkmaz ateş viskisinin kokusunu aldı ve bu onu daha hızlı inmeye zorladı geniş ahşap merdivenlerden. Işık dumana karışıp malikânenin içini gerçek ile rüya arasında kalınmasını ister gibi sarmıştı. Ve Trinity, bir rüya gibi karıştı dumanın arasına. Tanıdığı birkaç insana selam verirken kardeşini görememiş olmak onu üzmüyordu. Şansım varsa, odasında saçma sapan bir şeyle uğraşıyordur, diye düşündü. Ída… O asla iyi olmamıştı kendisinden ancak iki yaş büyük ablasına karşı. Ki bu o kabarık kızıl saçları Tanrı’nın bir uyarı olarak ona hediye ettiğini düşündürüyordu. Ona ya da bütün evrene hediye olacak alev kırmızısı saçlar… Ah, evet bembeyaz teninde, o donuk gözleri ile birlikte nefes kesiyorsa da bu Trinity için korkuya tepkiydi. Genç kadın, salonun köşesindeki dolaba yürüdü. Cam kapaklı dolabı ev sakinlerinden başkası açamazdı, bu yüzden kimsenin duymayacağı şekilde büyüyü fısıldayıp kendine en iyisinden bir ateş viskisi ısmarladı. Kadeh parmaklarının arasında dönüp, dudaklarından ona yeni bir dünya sunuyordu. Kadehini bilinçaltına kaldırmayı istiyordu böyle zamanlarda. Ve bu asla ilk kadehte olmuyordu. Bu yüzden büyü devam etti… Boğazında o kekremsi tadın getirdiği acı ferahlık devam etti… Odada duman onları sarmaya devam etti… Onunla ilgilenen hoş sayılabilecek büyücü ile sohbet ediyordu Trinty. Adamın kusursuz bir yüzü yoktu ancak gülünce yanağında belli belirsiz bir çukur oluşuyor gözleri kısılırken alnında ufak bir damar göze çarpıyordu. Trinity bütün dikkatini bunlara vermişti. Birde alt dişlerinde hafifçe geride olan bir tanesine... Sonra onu gördü. Merdivenlerden iniyordu üzerinde etekleri kabarık siyah, üst kısmı vücudunu saran elbisesiyle… Saçları omuzlarından aşağıya dökülüp dumanın arasında başka hiçbir rengin yapamayacağı şekilde parlıyorlardı. Masmavi gözleri bir an buluştu ve kadehini ona doğru kaldırırken yarım, alaycı gülümsedi Trinty. İda başını hafifçe yana eğdi onda kardeşinden aşağı kalmayan bir gülüş vardı. Başka kimse görmeden gülüşü dağıldı yüzünde ve üzerine yürümeye başladı.

“Katil!” dedi. “Onu öldürdün. Varlığıma katlanamadığın için onu öldürdün!” Sesi gittikçe yükselirken titriyor, gözlerinin üzerinde durgun göller gibi birikiyordu yaşlar. Trinity ağzını açamadan asasını yüzüne doğrulttu. “Babamızı öldürdün! Kendi öz babanı! Ve şimdi ikimizden biri bunun bedelini ödeyecek!” elindeki asayı kardeşini incitmekten korkan küçük bir kız gibi sallarken öyle inandırıcı görünüyordu ki! Mükemmel bir gösteriydi. Ve sonunda işte desenli mozaikler ile kaplı koridor tabanında sürükleniyordu. Asası çoktan gitmişti ellerinden. Babaları hakkında söyledikleri gerçekten doğru muydu, onu bile bilmiyordu. Bir tek şeyi ise bilincinde saç diplerindeki acı kadar gerçekti, nefret! Ondan nefret ediyordu, kimsenin kimseden nefret edemeyeceği şekilde! Küfürler etti, kendisini bırakmasını istedi ama asla yanıt alamadı. Salondaki kalabalık muhtemelen kaçıp dağılmıştı ve yardım edecek kimse yoktu. Hoş olsa da Ída’nın mükemmel teatral yeteneği ile gerçekliğine inandırdığı katil karaktere kim kucak açacaktı? İlerledikçe soğuyordu yer. Ve Trinity nereye gittiklerini düşündükçe ürperiyordu. O karanlık dehlizde tek başına olma düşüncesi dahi rahatsız ediyordu ruhunu. Atıldı sonra, zindanın nem ve yosun kokusuna bulanmış tozlu duvarları arasına. Ardından ilk büyü geldi kollarını sımsıkı saran bütün vücudunu ezip geçecekmişçesine tenini parçalayan ipler dişlerinin arasından sesinin hiç tanımadığı şekilde çıkmasına neden oldu. Sonra sesi de kesildi ve yapacak hiçbir şeyi olmayan ölüm eşiğindeki küçücük bir adam gibi ufaldı, yok oldu. Öldü Trinty. İşte bu onun yıkımının başlangıcıydı.

''Adını anmayı sevmediğimi ikimizin de bildiği babam, Ravenclaw mezunlarının görüp görebileceği en zengin adamdı. Yatağa düştüğünde mirasla ilgili birtakım belgeler keşfedildi ve kardeşim tüm mal varlığının bana bırakılmasına dayanamayıp babama Avada Kedavra'yı tattırdı. Görüyorsun ya, ailemizin onurunu ve saflığını yerle bir eden düşüncesiz ve kıskanç bir kardeşim var.''

Onu hiç sevmemişlerdi, biliyordu. Ancak böylesine bir komployu o hak ediyorsa Trinty hak etmiyordu. Ída, hep biraz kaçıktı fakat bu genç kadının düşünebildiğinden çok ama çok daha büyüktü. Buradan çıkması gerekiyordu. Önce kendisi ve sonra geri kalan tüm canlılar için. Çünkü o güzel yüzünü gören kimse ondan kendisi kadar nefret edemeyecekti. Her şeyin ona kalmasını böyle sağlıyordu demek, onca acının arasında düşünebildiği en büyük şey buydu. Sonra acı devam etti. Kesikler kanadı ve kardeşi zindanın kapısında durup öylece güldü zaferine. Sonunda onu bırakmaya karar verdiğinde tek bir ışık dahi bırakmadan gürültülü bir sesle kapıyı kapatıp çıkarken kaldırdı büyüyü. Ve Trinity’nin vücudu oynatıcısını kaybetmiş bir kukla gibi yere yığıldı. Kanlar içinde. Bayılmıştı.

Günler Sonra. İlk çizginin çekildiği gün - I

Uyandı. Karanlık zihnine acısız darbeler indiriyordu. Vücudundaki her kesik hafif hafif sızlıyordu. Buraya atılalı ne kadar olmuştu? Ne kadardır sürüyordu baygınlığı? Gözleri yavaş yavaş alışıyordu karanlığa. Ayağa kalkmak için ellerinden destek aldı fakat ilk denemesinde çok başarılı olduğu söylenemezdi, biraz sonra duvarlardaki oyuklara yarı sürünüp yarı tırmanarak iki büklüm kalktı olduğu yerde. Birkaç adım atıp kapıyı yokladı. Tam olarak parmaklık sayılacak aralıklara sahip değildi demirden duvar. Yalnızca arada bir minik kare delikle açılmıştı. Gözünü bir tanesine dayayıp koridora göz attı, karanlıktan hiçbir şey göremiyordu. Geri dödü ve oturdu duvar eşiğindeki küçük taşlardan birini alıp ilk çizgisini çekti duvara. Herşey ve hiçlik üzerine yürüdü ve yürüdü. Bayılmıştı.

Günaydın – II

Uyandı. Odanın yüksek tavanına bitişik konumlanmış küçücük pencereyi şimdi gördü çünkü ışık sızıyordu içeriye. Asla yeterli değildi ancak ışıktı işte. Böylece bilecekti hala dışarıda bir dünyanın var olduğunu… Yerinde bir kez daha doğruldu ve bu kez duvarları yoklayarak ilerledi. Her çukuru her boşluğu aradı elleri. İçlerinde özgürlüğe dair ufacık bir şey görse sevinçten ağlayacaktı.

Dönüş – III

Zindan kapısının ağır bir gıcırtı ile açılmasının ardından yattığı yerden oraya döndü yüzünü. Yere çarpan metalin sesini duydu. Ve “Seni öldüreceğim.” Dedi yalnızca. Sonra susuzluğunu ve miğdesindeki krampları dindirmeye koştu…

____________________________________________________________________________________________________

tolga.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Ída Zström
Serbest Meslek
Serbest Meslek


RÜTBE : CRYING TRINITY l SAHİP
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : otuz.
Gerçek İsim : zeynep.

MesajKonu: Geri: orijine dönüş   Perş. Tem. 26, 2012 11:25 pm

x.Esaretin arifesi, Zström Malikanesi'nde.
Topukları devasa evlerinin üst katındaki hasta odasının parlak zeminini tıklatırken, ''Günaydın, babacığım.'' diye şakıdı Ida. Uyanır uyanmaz üstüne geçirdiği ametistin en hoş tonundaki kaşmir geceliğinin ince belini çepeçevre saran iplerini bağlarken, karşısındaki yatakta yatmakta olan adama dalgın havası verdiği bir gülümseyişle baktı. Güne kesinlikle hazırlıklı başlamıştı; gümüşi renklerle resmi olarak döşenmiş odaya uyum sağlayan gri korsesi ve siyaha çalan rengiyle uzun eteği onu orta çağın köylerinden Knockturn'e yolu düşen bir peri kızına benzetiyordu. Tüm eteklerine diktiği ceplerin benzeri olan gizli bölmeden ela renkli asasını almasıyla, yatağın bitişiğine yerleştirilmiş vaziyette duran masanın göz boyayan bir kahvaltı tepsisiyle bürünmesi bir oldu. Ağır yaralarını saran bezlerle babasının bir kase çorbayı içmekten aciz olduğunun pekala farkındaydı Ida; hünerli parmaklarının o sabah dokunduğu her şey küçük ve gösterişli oyununun bir parçası olmalıydı. Tepsiye eğildiğinde gördüğü yansıma, kalp şeklindeki dudaklarını yalancı kıvrımlarla donatmak konusunda her gün daha da iyiye gittiğini düşündürdü genç cadıya. Kendi güzelliğine sıraladığı övgüleri saygıyla bir kenara bırakıp tiksintisini gizlemeye çalışarak, dekoltesini fark ettiğinde bezlerin müsaade ettiği kadar belirgin olan gözlerini rahatsız edici biçimde açan yaşlı adama çorbasını içirmeye koyuldu. Kadınlığının tahrik ettiği adamların içinde öz ya da üvey olduğunu bilmediği/umursamadığı babası, titreyen harflerle yazılmış sönük ve gidici bir isimdi sadece.

Kusma isteğini karanlık nehrinin diplerinde bir yere gömmeye çabaladığı sırada, babasının hırıltılarının arasından kapının ardından gelen ayak sesleri duydu Ida. Yumuşak ve nazik bir yürüyüşün adımlarıydı bunlar; hangi zarif ayaklara ait oldukları kilometrelerce öteden anlaşılabiliyordu. Kardeşi Trinity'nin hırıltıları duyup evin en kuytu köşesindeki odaya girmesine izin vermemesi gerektiği, Ida'nın fitne aklında parladı ve sahici bir izin isteyişle oturduğu iskemleden kalktı, bakır kaseyi ve kaşığı tepsinin üstüne bıraktı, babasının ağzından akmakta olan sıvıyı peçeteyle silmeye bile tenezzül etmeyip, ''İzninle, canım.'' diyerek kapıdan çıktı. Koridorun soğuk ve koyu dekorunun içine dalmanın ve yanında numara yapacak birinin bulunmamasının verdiği rahatlığı takındı ve yüzüne istemsiz olarak sert bir bakış hakim oldu; bu Ida'nın gerçek, duygudan yoksun bakışıydı. Onca maskenin arasından sırıtmakta olan çirkin yüz ona aitti. Birkaç koridoru aştıktan sonra tam da beklediği yerde, hasta odasının çok da uzağında olmayan içindeki devasa küvetiyle banyonun karşısında buldu Trinity'yi. Yalanlarından birini seslendirmesine fırsat kalmadan, ''Biliyorum.'' dedi kız kardeşi ince sesiyle, uzun parmaklarının arasında tuttuğu parşömen parçalarını havada sallayarak. ''Miras hakkında her şeyi biliyorum ve seni kınıyorum, Ida.'' Cümlenin anlam bütünlüğünü kavramadan önce, kınamak kelimesi onun gibi rahibe kılıklı bir sürtük için büyük çaplı bir hakaret olmalı, diye düşündü. Sözcüklerin birbirine kenetlendiği an, şaşkınlık balonları zihninin atmosferinde patladı. Bir şekilde, diye mırıldandı sadece kendinin duyabileceği bir tınıda, bir şekilde öğrenmiş olmalı. Düşüncelerinin devamı dudaklarının arasından hiçbir soru vurgusu taşımaksızın, başarısızlığın saf çatallı sesiyle çıktı:
''Nasıl?'' Herhangi bir cevap beklemek için vakit yoktu. Trinity'nin, kardeşinin yaralayıp hafızasını sildiği babasının yattığı odaya girmesi, özenle kurgulanmış planı aksatacak tek etkendi. Dokumacı titizliğiyle, yanlış bir ilmek attığını fark edip işlerinin ne kadar çetrefilli olduğundan yakındı Ida. Endişe silsilesine kapılıp giden aklını boşalttı. Çorba kasesini yardımseverlikle tutan ellerini, güvenin yanında aşağılık duygusu vaat eden asasıyla kardeşine, onu ipek elbisesinden duvara çivileyip bilincini yitirmesine sebep olacak büyüler yapmak için kullandı. Ay'ın görünür kısmı, karanlığı pençeleriyle yırtmaktaydı. Ay'a çekmişti Ida; onun kızıydı.

Kızıl saç tutamlarının gölgelediği, bir bakirenin masumiyetini her dokusunda barındırdığını düşündüren yüzün, o günün gecesinde babasını öldürüp kız kardeşinin esaretinin mumlarını yaktığına inanmak öyle güçtü ki. İyi oynanan bir rol, her şeyin hakkından gelebilirdi. Cadının duracağı safha ölüm laneti değildi. Dahası vardı.


x.Esaret günü, Crying Trinity.
Saniyeler önce yitip gitmesine izin verdiği Incarcerous'un etkisi kan kokusunu ve zindanın sert zemininde parlayan kırmızı bir sıvıyı getirdi beraberinde. Ida, çocukluk ve gençlik dönemlerinde biriktirdiği ezilmişlik ve başarısızlık anılarını Trinity'nin üstüne fırlatırcasına, kalın sesiyle şen bir kahkaha attı. Yüzünün tamamını göstermediği sürece emrine amade olduğu Ay'a baktı; imgeler zafer gününün gelip çattığını söylüyordu. Şarap mahzenine uğrayıp üst kata çıkmadan önce, ''Gösterişinle lanetlediğin bu evi yuvam yapacağım; ve adı, ağzına alınan her dudak tarafından herkesin unuttuğu Trinity adını lekeleyecek ve bana zaferimi anımsatacak.'' dedi. Kapıyı ardından kapatırken, ''Sen ise işe yaramayan bekaretinle birlikte kemiklerin çürüyene dek bu köhne zindanda zevk çığlıklarını dinlemeye mahkum olacaksın.'' diye haykırdı, bir çiyan misali. Ardından farelerin cirit attığı zindandan defolup gitti.

____________________________________________________________________________________________________

zström.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Trinity Zström
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Gerçek İsim : nagehan

MesajKonu: Geri: orijine dönüş   Paz Ağus. 05, 2012 1:44 pm

Karanlık, alışkın bir dostun kucağı olmaya çok uzaktı Trinty için. Çocukluk yılları karanlık köşelerde saklanan, şimdi aklının hayalinin almayacağı yaratıklardan kokarak geçmişti. Şimdi ise geçmişin hayaletleri rahatsız ediyordu onu kapatıldıkları mahzenden, can havli ile uzanıp güçsüzleşen düşmanlarına bir çeltik açabilmek için atılarak. Karanlık hiç dostu olmamıştı Trinty’nin İda’nın aksine. Aynı odayı paylaştıkları zamanlarda, büyü okuluna gitmeden önce yani, Trinty ışığı kapatmaması için yalvarırdı kardeşine, çünkü yok olan aydınlık ile birlikte bütün gece asasına tutunarak gözleri açık uzanırdı yatağının içinde. İda ise o asla tahammül edilemeyecek kahkahasını acımasızca koyuverir, büyüyü fısıldar ve bütün mumlar sönerdi. Şimdi, yine aynı merhametsizlik ile bırakmıştı onu karanlığın kucağına üstelik canavarlardan daha güçlü ve daha yaralayıcı idi anılar. O kadar yaralayıcı idi ki, İda’nın kendisini bir köşeye atıp, çekip gittiği gün bıraktığı fiziksel yaraların yanlarında, toz zerresi kadar öncemi kalmıyordu. Onlarında çok umut verici olduğu da yoktu ya neyse… En kötü olanlar kollarında olanlardı, onun dışında sırtı ve göğsündekiler de pek iyi sayılmazdı ancak hareketine en çok engel olanlar boynundakilerdi. Çok acımıyorlar ancak her nefes alışında, sanki açılacakmış gibi gerilerek Trinty’i sınırlıyorlardı. Yerinden zaman zaman kalkabiliyor olması da iyi bir şeydi, kardeşinin onu bir metrekarelik bir alana tıkmıyor oluşuna şaşıyordu aslında böylece, konuşmayı, büyü yapmayı unutacağı gibi yürümeyi de unutabilirdi. Sırt üstü uzanmıştı tozlu, sert ve pürüzlü zemine göz kapakları sıkıca kenetlenmişti, çünkü açıkken daha kötü hissediyordu hiçliğe bakarak. En son kur yaptığı adamı düşündü, şu partideki… Güzel bir çukur vardı çenesine doğru konuşurken belirginleşen. Ayrıntılardan başka özelliği yoktu zaten ancak diyalog kurduğu son erkek olabilirdi ve bu dehşet duymasına neden oldu genç kadının, daha kötüsü ise diyalog kurduğu son kadının İda olmasıydı. Neden en azından acısına son vermesine izin vermiyordu ki? Yanına bırakacağı küçük, ağır metalden sivri bir cisim yeterli olurdu oysaki. İlla ki gümüş, süslü kabzalı bir hançer olması gerekmiyordu. Ne de olsa ölümünün hayal edilecek romantik bir yanı olmayacağını çoktan kabullenmişti Trinity. Bir de düzensiz yemek konusu vardı ki, şimdi olduğu gibi kaba biçimde midesinin zaman zaman guruldamasına neden oluyordu. Ayrıca diğer temel ihtiyaçlarını düşünmek dahi istemiyordu. Hemen kapı eşiğindeki koku burnunu koku almaz hale getirmişken. Merhametsiz İda’dan öldüresiye nefret ediyordu. Ve nefretinin en büyük kısmı ona yaptığı nezaketsizlikten dolayıydı, onu buraya kapattığından değil. Normal şartlar altında bir yere kapatmayışından…

Orta çağdan kalma zindanlarda en son kimin kaldığını merak ediyordu zaman zaman. Çok yakın tarihte uğramadığı kesindi son misafirin. Trinity çocukluğunda üç büyücü tarafından kıskıvrak yakalanmış bir adamı hatırlıyordu. Sarı saçları vardı, güzel mavi gözleri… Zerafetten kırılacak kadar ince bir adamdı, Trinity’e çok yakışıklı ve zindana gitmeyi asla hak etmeyecek kadar iyi niyetli görünmüştü oysa. Merdivenlere sürüklenirken ışıl ışıl gülümseyişi ile, eşikte öylece kala kalmış iki küçük kız cadıya tebessüm ettiğini hatırlıyordu genç kadın. O an koşarak onu kurtarmak istemiş ama şaşkınlığı ve korkusu ile öylece kalakalmıştı. Zindandan döndüklerinde babasının hizmetçilere kızdığını hatırlıyordu, orada bulundukları için. Belki de sık sık kullanılıyordu burası yalnızca küçük kızların gözünden saklanmıştı. Gerçi zannediyordu ki, yalnızca kendisi için geçerli bir durumdu bu. İda’nın buraları iyi bildiği kesindi. Bütün bunları, İda’nın serveti isteyişini anlayabiliyor ve anladıkça başa dönüyordu. Neden yalnızca kendisini öldürüp bırakmamıştı ki? Ölümün az geleceğini düşündürecek ne yapmıştı ona Trinty. O an da gözlerinin önünde bir yüz belirdi, yosun yeşili gözleri darmadağın kumral saçları ile özgürlüğü anımsatan Adrian’ın yüzü. Çapkın gülümseyişi ile evlerinin kapısından girdiği ilk gece olay yaratmıştı. İki kardeşe de, bol bol saçıyordu incilerinden ancak Trinty erken davranmıştı. İda’dan daha ustaydı flört konusunda ve açık ara öne geçmişti. Gerçi ilk anda pek kazanış sayılmazdı. Adrian ikisi ile de birlikte olup, ikisinin birbirlerinden haberi olmaksızın kaçıp gitmişti. Sorun geri döndüğünde başlamıştı. Trinty için geri dönmüştü. Bu da onun oyunuydu işte. Ve İda o gün gözlerinde kıvılcımlar ile bakmıştı onlara. Adrian’a aşık olduğu ya da çok umursadığı için olduğunu düşünmüyordu Trinty yalnızca bir konuda ablasının ondan üstte olmasına dayanamıyordu. Yoksa büyülü kızıl saçları ile pek çok erkeğin başını döndürüyordu elbette…

Çok sonra çok çok sonra
Duvardaki çeltikler gittikçe büyürken, göz bebekleride onlar ile büyümüştü Trinity’nin her geçen gün tanıdıklaşan karanlık ancak şimdi korkulan bir şey olmaktan çıkıp sıradan mavi gökyüzü kadar tanıdık olmuştu onun için, kokuya da alışabilmiş neyse ki kardeşinin birkaç asa hareketi arada bir azaltıyordu onu. Böylece evin yukarısında yaşayan renkli dünyanın misafirleri rahatsız olmuyordu olanlardan Ancak ida’nın gözden kaçırdığı bir şeyler vardı, bu alışkınlıkla gelen bilgi idi ve perdelemeye izin vermeden tüm ayrıntılara açıyordu zihnini Trinity çünkü yapacak başka hiçbir şey yoktu. Yap yalnız kös kös oturmak yerine en iyi şey intikam planı yapıp kaçışını planlamaktı. Tanrı, ona yardım edecekti, biliyordu. Esareti bütün günahları için defalarca tövbe etmekle geçmişti. Ve birrahibe’ye eş değer dua etmişti, belki ondan da fazla. Yaşama inancı gittikçe artıyordu artık.Biliyordu, günün birinde bir ışık aralayacaktı perdeyi usulca ve bu tozlu zindandan ayrılacaktı mutluluk içerisinde, mutluluk değilse güç içerisinde. Her gün zihninde büyülü sözleri tekrarlıyor yani algoritmalar bulmaya uğraşıyordu asasız. Ah asasını ne çok özlüyordu! Onun pürüzlü yüzeyini avuç içinde hissetmeyi… Gücü hissetmeyi… İda’nın gözden kaçırdığı şeyler vardı. Ona gittikçe güç bahşediyordu tutsaklık.

Başarılı bir gün
Kapı eşiğinden atılan metal tasın gürültüsü ile içindeki suda etrafa saçılacaktı, bunu bilecek kadar yaşamıştı aynı anı. Ancak bu kez öyle olmadı koştu ve hızla tuttu kabı. Bu İda için ilk uyarıydı. Bayat ekmeği diğer eli ile yakaladı ve yüzüne bakmaya dahi tenezzül etmeyen kardeşine dönmeden yerine geçti. Refleksleri hızlanıyordu, denedikçe. Bo vaktini hep değerlendiriyordu. Değerlendirecekti. Buradan çıkınca güçlü olacaktı. Olmalıydı. Ve ilk defa tas havada kapabilmiş olmanın sevinci ile doldu içi. Çok zor ilerleme kaydediyor, ama işte kaydediyordu. Güçlü olmalı, buradan çıkmalıydı.

Öldüreceği biri vardı.

Spoiler:
 

____________________________________________________________________________________________________

tolga.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Ída Zström
Serbest Meslek
Serbest Meslek


RÜTBE : CRYING TRINITY l SAHİP
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : otuz.
Gerçek İsim : zeynep.

MesajKonu: Geri: orijine dönüş   Paz Şub. 03, 2013 12:40 pm


holy light
burn the night, keep the spirits strong
watch it grow, child of wolf


Sivri topukları ahşap merdivenlerdeki toz zerreciklerini perçinlerken, biraz önce terk ettiği manzaranın doyumunu yaşıyordu cadı; kurbanın çeşitli vücut sıvılarıyla, derin nefesleriyle ve aciz mırıldanışlarıyla dolup taşan köhne zindan, vefasız bir işkenceci için suçlu arzuların cenneti demekti çünkü. O günün sabahına karşı alelade bir büyücüyü kıstırdığı odada çektiği tütünün buğulandırdığı zihninden, vücut hatlarının keskin hareketiyle aslan yelesi misali dalgalanan kızıl saçlarına kadar tüm benliğini turlayan his, yüzüne tekinsiz bir gülümseme yerleştirmişti. Kız kardeşinin ipek çarşaflara, gül kokulu çamaşırlara ve saten geceliklere alışan minik kalçalarının şimdi hak ettikleri biçimde mermer zindanın pürüzlü ve soğuk zemininine değdiği düşüncesi yetmişti Ída’nın sarkastik olduğu kadar rahatsız edicilik taşıyan espri anlayışını tetiklemeye. Herhangi bir memnuniyet belirtisinden ziyade, bir yılanın aylarca aç kaldıktan sonra karşısına çıkan potansiyel akşam yemeğine saldırırken ağzının kasılmasıydı Ída’nın dudağındaki ölümcül kıvrım. İlk kez başka bir bedenin koynuna giren bakirenin kasıklarında can bulan titremeydi. Acı çektirmek hayatının bu döneminde onun için yaşamsal bir gereklilik halini almıştı. Kendi kişiselleştirilmiş cehenneminde, ütopik komplo teorilerine tutunarak geçirdiği dönemler bu intikamı ona helal kılıyordu. Merdiven onu akşamüstünün uyuşukluğuyla ve hayal kırıklığı dolu adamlarıyla doldurduğu bara çıkardığında, ardında kalan çelik kapıyı tılsımladı ve kurbanın duyulmayacak kadar uzaktaki çığlıkların genzinden göğüs kafesine doğru salıverdiği zafer hissine kapılarak loş ışığın aydınlattığı duvarda asılı duran saatin yelkovanının dönüşüyle birlikte aşağıya inen dekoltesini kullanarak canlandırmayı planladığı çelimsiz kalabalığa karıştı. Tütünün etkisiyle küçülmekte olan göz bebeklerini Ateşviskisi ve çeşitli mutluluk sıvılarıyla donatılmış gümüş vitrinin bitişiğindeki eski aynaya iliştirdi ve görkemli vücudunun arka planını şehvetle ve içki yudumlarıyla kutsal bir koyu yeşile boyayan mekân tarafından göğsü kabartıldı. Duyduğu dehşetin hazzından tüyleri diken diken olmuştu.

wolf father at the door
you don’t smile anymore
you’re a drifter, a shapeshifter
let me see you run



x.Harcıâlem Cinayet, Zström Malikânesi.

Parmaklarını göğe uzatan bahçe duvarları, zehirli sarmaşıklara ve karanlığın efendisi olan kıskaçlı böceklere ev sahipliği yapıyordu. Körpe bitkilerin dalları, yetersiz güneş ışığının ve Zström soyunun köklü sırlarını taşımanın getirdiği bezginlikle solmaya yüz tutmuştu. Kızıl saçlarıyla koyu yeşil ve siyahın egemenliğini fütursuzca yaran minyon bir kadın, Gotik mimarinin ağırlığı altında yitip giden uzun boylu bir silueti duvarın bir köşesine sıkıştırmıştı. Bu dişiye karşısındaki adamı hayatta kalma dürtülerini yitirmiş asalak bir ava çeviren, elinde tuttuğu tahta parçasıydı. Ölü beyazı parmaklarının arasında daha da koyulaşan asa, adamın alnına ecel terleri yerleştirmeyi başarmıştı. Ödül karşısında kendini kaybetmişliğin içinde kabalaşan bir ses tonuyla, ‘‘Onunla gurur duyuyorsun.’’ diye fısıldadı cadı. ‘‘O rezil bir gecenin içine düşerken benim şafağım atmaya başladı bile.’’ Yüzündeki tiksinti nefretlerin en kudretlisine bulanırken biraz önceki fısıldayışın yerini çatallı bir gürlemenin almasına izin verdi: ‘‘Kexpensia Kedavrum!’’ Adamın dudakları arasından çıkan aciz hırlamayı ve keskin bir acıyla yere doğru bükülüşünü zevkle izledi. Yıllar boyunca babasının ona yaşattığı türden sefil bir acı yaşatmak için dışarıdan bakıldığında ölümcül bir kıvranma içinde olduğu konusunda tek bir izlenim bırakmayan fakat kurbanın iç organlarını yapılabilecek en acımasız şekilde büzüp mahveden kara büyüyü seçmişti. Ída’nın geçmişi de bu kara büyünün zamana yayılan bir formu değil miydi zaten? Görkemini koruyan fakat içten içe kapkara zehri kanayan… Kız kardeşinin etrafındakileri kendine hayran bırakan kibar bakışlarının ve iyi niyetinin gölgesinde kıskançlıkla, delilikle, hasetle ve kuruntuyla geçirdiği günlerdi onu bir genelevin şeytani sahibesi yapan. Beğeninin eksikliğinin getirdiği sancıyı zihninin her parçacığında hissetmişti cadı. Asasız bırakılıp köşeye sıkıştırılan karanlık siluetin dudaklarından akan kırmızı sıvı ödenmesi gereken bir bedeldi yalnızca. Kulaklarına ilişen ani ve boğuk bir iniltiye karşılık olarak, ‘‘Ben de seni seviyorum, babacığım.’’ diye şakıdı, gözlerini kırpıp sesine o yapmacık şefkati yerleştirerek. ‘‘Senin gibi bir herifin geberip gitmesi rakiplerini havaya uçuracak…’’ sözleriyle başladığı cümleyi sahteliğin yerine öfkeyi koyup dümdüz ve duygusuz bir sesle ‘‘…Ve ailemizin yapay hatıralarının doldurduğu bu malikâneyi içinde coşkuyla koşup oynayabileceğim bir pislik çukuruna çevireceğim. Kendi ellerinle üzerine Trinity ile benim fotoğraflarımızı koyduğun şöminenin önünden her geçişimde bu ailenin her ferdinin cehennemde yanıp kül olması için lanet okuyacağım.’’ diyerek bitirdi. Silueti yere düşürüp gecenin heyecanlı kısmını sona erdirerek cadının şafağını attıran kelimeler Knockturn Yolu’nun tekinsiz atmosferine karıştı: ‘‘Avada Kedavra!’’

''Bakıyor şimdi derinden derine. Gözlerinin ermediği kadar dibe. Görebilmek için tığ işi işkencelerde neler kaybettiğini, topluma kabulün günlerinde.''

wayfard winds,
the voice that sings of a forgotten land
see it fall, child of wolf


x.Topyekûn Fiyasko, Zindan.

Ída'nın ıslak gözlerinden bakıldığında mermer zemine sinmiş fare leşleri, birkaç tutam yolunmuş saç ve mide sıvısı parmaklıkların ötesindeki kapıdan içeri sızan ışıkta ürkütücü bir şekilde parlıyordu. Birkaç gün önce kurbanın yattığı yere çökmüştü cadının bitap bedeni. Oysa zaferin ayağına gelmiş olması fikrine nasıl da bağımlı birinin edasıyla tutunmuştu… Tiz çığlık tüm zindanı sardı; toza bulanmış duvardan aşağı inen bir akrebin görüntüsü, yukarıda dans eden sivri topukların tavanda oluşturduğu titreşim ve kaçınılmaz hakikatin kabulüyle zihninde can bulan kibir kalp atışlarını hızlandırdı.

Alınması gereken intikamın eli celladın ateş kızılı saçlarına inip gözlerinin ferini çekip almak üzere yola çıkmıştı.

____________________________________________________________________________________________________

zström.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Soñador
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
avatar

RÜTBE :
Gerçek İsim : Nagehan

MesajKonu: Geri: orijine dönüş   Ptsi Şub. 04, 2013 9:27 am

-RP SONU-

____________________________________________________________________________________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: orijine dönüş   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
orijine dönüş
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: