AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Biri Daha Öldü

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Dorian Grace
Büyücü
Büyücü
avatar

RÜTBE : YARATIK AVCISI
Özel Yeteneği : Görücü
Karakter Yaşı : 43
Gerçek İsim : Elif

MesajKonu: Biri Daha Öldü   Ptsi Tem. 16, 2012 5:30 am


Komik bi gif.

    “Bana hala ismini söylemedin.”

    Yanlış, söylemişti. Hatta gece yarısından yarım saat önce, gürültülü bardan dışarı atarken kendisini. Alkolün etkisiyle dengesi alt üst olmuş kadının belinden sıkıca tutup genç kadına destek olmaya çalışırken. Ondan önce de ne kadar korkunç bir adam olduğundan bahsetmişti hatta. Kadın taburesini Dorian’ın taburesiyle birleştirip başını omzuna yerleştirmiş, Dorian’ın karşıya dikilmiş gözlerine dik dik bakmıştı. Ne dediğini anlamadığına emindi Dorian. Güzel olan da buydu ya. Sorgulama yoktu, tanımak adına hiçbir çaba sarf etmiyordu. Dorian’ın ne olduğu umurunda değildi. Tek bir şey talep ediyordu Dorian’dan. Geceyi atlattıklarında birbirlerini bir daha görmemek üzere ayrılacaklardı. Basit, temiz iş. Dorian bir geceyi daha atlatacaktı. Yanı başında onu asla sevmeyecek de olsa sıcacık bir vücutla. Sahi, onu sevecek kimse bulunmazdı yanı başında. Güzel bir zevk sunan ağza yakışmayan, ya da iğreti duran o kelimeler bir dakika sonra tesirini yitirip havaya karışırdı. Gerçekten sevgili ya da aşklı hiçbir ilişkisi yoktu Dorian’ın. Yalnızca menfaat, çıkar ilişkileri. Bu duruma güceniyor muydu? Gençlik zamanlarında ileriyi, geleceği düşündüğünde evet. Hatta acının ne olduğunu bilmese de hissederdi. Hani tam kursağında kalıp seni sık boğaz eden o sıkıntılı acı. Bir banka oturup sokağın karşısındaki insanlara bakarken tadardı hep. Dudakları mutlu bir tebessümle süslenmiş aydınlık çehrelerle kendi çirkin yüzünü kıyaslardı. Hatta çoğu zaman çirkin oluşunu mutsuzluğuna bağlardı insanlara dalıp gitmişken. Belki dişlerini göstererek bir defa gülümsese tam karşısından ona doğru gelen kadın Dorian’ı fark edebilirdi. Hatta belki rüyasında görürdü Dorian’ı. Aynada kendine baktığında yanında düşünürdü onu, hatta yakıştırırdı bile kendisine. Bu geçici hayaller dudakları arasından çıkan duman gibi çabucak söner, tekrar mutsuzluğuna karışırdı. Ancak o salt soru aklının bir kenarına mıhlanmıştı bir defa, yok olmak bilmiyordu. Çok mu uzak bir ihtimaldi? Sade bir tebessüm, karşılıklı ama menfaatsiz. Ağlayabilseydi çokça defa ağlardı bu haline, ancak mümkün olmadığını tekrar tekrar deneyimlemişti. Hiçbir şey hissetmemek, tatmamak üzere fırlatılmıştı dünyaya. Ona en yakışan vasfı layıkıyla yerine getirmek için çabalıyordu yalnızca. Katlediyordu. Belki de bu şekilde öğretiyordu tanrı ona acının ne demek olduğunu. Tam kalbe giden kurşun Dorian’ın ruhundan da geçiyordu. Ya da can damarını kesen o bıçak Dorian’ın ruhunu da yırtıyordu. Kanamadan acıyordu. Deneyimsiz zamanlarında bıraktı tabi bunları. Artık tamamen soğurmuştu tüm o manevi acıları. Hissiz. Hiç olmadığı kadar. Ama acının ne olduğunu bilmeyen bir insan korkusuz olmaz mıydı? Olmalıydı, ama Dorian tam bir korkak olup çıkmıştı. Adım adım yaklaşırken reddediyordu artık. Çirkinliği, ihtiyarlığı sindirmişti ancak ölüm… Korktuğu tek hasmıydı. Otomatiğe bağlamış da olsa kıyım yaparken kendi sonundan korkuyordu. Tam da Dorian gibi bir hastaya yakışır cinsten. Olabildiğince unutmaya çalışıyordu, özellikle geceleri. Kadınlara muhtaciyeti de bundandı. Hiç olmadığı kadar tanıdığı toleransın, kibarlığın ve yavşaklığın sebebi de. O yüzden Dorian’ın çıplak göğsüne kafasını yaşlamış genç kadına yalnızca gülümsedi Dorian. Hemencecik affetmişti ismini hatırlayamamasına. Zaten derdi kalıcı olmak da değildi. Bir geceyi daha atlatmak. “Uğursuz bir adam. Hiç yorma kafanı bunlara. “ Genç kadın dediği gibi kafasını yormadı. Göğsüne ufak bir öpücük kondurup biraz doğruldu. Ardından da tebessüm etti. “ Kahvaltı yapalım mı?” Kadına garip garip baktı, ardından da dudağı hafifçe seyirdi. Gülümseme bu bence. Kadının omuzlarına doladığı kolunu hışımla çekti ve üstündeki kalitesiz çarşafı atıverdi üzerinden. Pantolonunu geçirdi ve bir dakika bile geçmeden hazırlandı. Yatakta bıraktığı kadın ise sorgulayan gözlerle Dorian’ı izliyordu. “Yanlış bir şey mi söyledim?” Dorian kısa süreliğine dönüp kadına baktı, yüzü asık. “Yanlış adama söyledin.” Kapıya doğru ilerlerken iyi dileklerini de söyleyip önce pansiyon odasından ardından da pansiyondan ayrıldı. Telefonda konuşulan yere taksiyle gitmek zorunda kaldı. Cafe’nin dışındaki bir masada oturan adamı iyi seçmişti gözleri. Elini önce omzuna koydu, ardından da adamın karşısındaki sandalyeye geçti.

    “Sevkiyatın bugün olacağına eminsin değil mi? Bunu ben değil de polis de halledebilirdi. Neden beni tuttun? “Dorian bunu gerçekten merak ediyordu. İşin içinde bir bit yeniği olduğuna neredeyse emindi. “Çünkü mallara el koyarlardı. Ben onları da ele geçirmek istiyorum. Şimdi planı gözden geçirelim. Heygate konutları yakınların…” Adamın sözünü bıçak gibi kesti.“Bunamadım, aklımda hepsi. Ver şu çeki. Karşılıksız çıkarsa seni her şekilde bulabileceğimi çıkartma aklından. İş bitince de kimseye benden bahsetme. Bir dahaki sefer de olmayacak,son olarak bunu da aklından çıkartma.” Dedi bilindik mekanik sesiyle. Sonra adamdan çeki aldığı gibi yola koyuldu. Tekrar bir taksiye atlayıp harabeye dönmüş konutların bulunduğu güzergaha yönlendirdi şoförü. Aynadan sürekli Dorian’a bakması ziyadesiyle rahatsız etmişti Dorian’ı. “Önüne bak ve acele et.” Hırıldadıktan sonra dediği gibi gazı köklemişti adam. Saat neredeyse sabah yediyi bulacaktı. Az bir zamanı kalmıştı. Bu sırada aklından adamın sözlerini geçirdi. En fazla üç kişi olacaklardı, onları yere sermek de sorun olmayacaktı. Adamın istediği malları ele geçirince de planladıkları gibi eski bir konuta malı bırakıp tüyecekti. Daha önce bu kadar polisiye işler almadığından garip hissetmiyor da değildi. Tetikçiyi oynuyordu. Tüm gereksiz düşünceleri aklından uzaklaştırdı. Zihnini duru tutmalıydı. Aklı bir defa karıştı mı soğukkanlılığını yitirirdi ki bu da her şeyi mahveder ve eceli Dorian’ın ayaklarına kadar getirirdi. “Burada dur.” Dedikten sonra adam taksiyi bir köşeye çekti. Dorian parayı saymadan -ve muhtemelen eksik- verdiği gibi kendini taksiden atıverdi. Taksi gözden kayboluncaya dek de hareket etmedi. Daha sonra muhtemelen iki konutun tuzla buz olduğu o geniş harabeye doğru sessiz adımlarla ilerlemeye başladı. Yığınlar halinde taş blokların Dorian’ı ele vermeyecek bir köşesine sindi ve beklemeye başladı. Arada sırada saatine bakıp ne zaman gelecekleri hakkında tahminler ortaya atıyordu. İşkillenmeye başlamıştı. Paranoyaları zihnini meşgul etmeye başlamıştı şimdiden. Biri muhtemelen Dorian’ın kimliğini ele geçirmişti, o kadar gizli tutmasına rağmen. Bir intikam meselesi de olabilirdi. Tongaya düşürelecekti. Zaten adamın gözlerindeki o uğursuz ışıktan hiç hazzetmemişti. Yine de hala zamanı vardı, geri dönüp adamın gırtlağını doğramak için geç kalmış sayılmazdı. Hatta aklında ufak bir plan oluşmuştu bile. Hayalbozan büyüsüyle kamufle olup adamın malı bırakmasını istediği yerde bekleyebilir geldiğinde de hayal ettiği gibi adamı öldürebilirdi. Bunları düşündükçe öfkesi katlanıyordu. O kopkoyu aura Dorian’ı sarmalamıştı bile. Tam o sırada bir arabanın toprak yolda çıkardığı sesi işitti. Derhal öfkesinden kurtuldu ve görüş mesafesini genişletmek adına taş blokların arkasından çıktı ve sessizce arabanın geldiği yöne yaklaştı. Siyah, eski model bir arabanın tam karşı güzergahından da metalik gri bir araba birbirine doğru gelmeye başlamıştı. Arkalarından devamı gelmediğine kendisini inandırıncaya kadar inceledi etrafını. Eğer dahası olsaydı Dorian buradan sağ çıkmak adına büyük bir çaba sarf edecekti. Arabalar burun buruna gelinceye kadar birbirlerine yaklaştı. En sonunda da durup arabayı kullananların ikisi de aynı anda arabalarından indi. Birisi muhtemelen İngiltere’nin ghettolarından gelen bir taşıyıcı diğeri ise bilmiyom. Uzun menzilli silahını kılıfından çıkarıp kendisine yakın tuttu ve olabildiğince sessiz adımlarla ilerlemeye başladı. Mesafeyi yeterince ayarladığını düşündüğü vakit ilk olarak serseri tipli adamı hedef aldı ve silahı ateşledi. Diğeri saldırıya cevap vermeden onu da yere serdi ve koşarak çantalardan birini alıp içini kontrol etti. İlk seferde tutturması iyi olmuştu. Takım elbiseli olanın hırıltıları kesilmediğinden bir defa daha silahı adamın alnına doğrulttu ve son vuruşunu da yaptıktan sonra koşar adım ilerlemeye başladı. Ancak arkasından gelen sesleri işitememişti kısa bir süre. Bu da peşindekilere zaman kazandırmıştı. Koşmaya başlamışken bir anda mıhlandı yere. Bacağında bir ağırlık hissetmişti ancak bu koşmasına engel değildi. Bir kurşun daha isabet etmişti bacağına, ancak hissetmediğinden yola devam etti. Yine de devam etti, en azından bir apartmana kendini atıncaya kadar. “ S*kmişim çantasını. “ dedikten sonra çantayı bir köşeye fırlatıp ceketinin gizli bir cebindeki asasını çıkardı. Uygun kelimeyi hatırlamak için bir süre debelendikten sonra nihayet hatırladı. Asayı sallayıp “Evapsie.” Dedi sessizce. Aklına gelen ilk yerde de buldu kendini. Kaldığı pansiyonun iki sokak ötesindeki iki apartmanın arasındaki çıkmaz sokakta buldu kendini. Sağında kalan kızıl tuğladan yapılma eski apartmanın bodrumunda illegal bir muayenehane vardı ve Dorian doktoru uzun zamandır tanıyordu. Hiçbir şey hissetmese de kan kaybından pisi pisine ölmek istemiyordu. Sokaktan çıkmadan önce sırtını duvara dayayıp soluklandı bir müddet. Kafasını çevirdiğinde elinde olması gereken asasının hemen çöpün kenarında olduğunu gördü. Dizleri üzerinde sürünerek çöpün yanına ilerledi. Zaten üzerine düşen gölgeyi o sırada fark etmişti. Olabildiğince hızlı bir şekilde ayağa kalktı ve gölgenin sahibini duvara yapıştırdı. Kolunu ise boğazına dayadı. Bu kadar kısa sürede Dorian’ı bulmaları imkansızdı. Zaten onlardan biri olmadığını dikkatlice bakınca anlamıştı. Bir kadın. Kolunu kadının boynundan çekti, hatta bir süre göğüslerine ağır ağır inmekte olan kana gözü takıldı. Onu yaralaması imkansızdı. Kendi koluna baktığında anlamıştı, kolunda da sürtünmeye dayalı bir yara olduğunu. “ Kimsin?” Kaşlarını çatıp incelemeye başladı. Gözleri kadının üzerindeyken asasına uzandı ve kaptı asasını. Gizlemeye gerek yoktu, onun da bir cadı olduğunu çok geçmeden anlamıştı. (anlayabilir di mi lan)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Biri Daha Öldü   Salı Tem. 17, 2012 12:51 am

    Kalp kırıklıkları.
    Çekip gidenlerden arta kalanlar hep kalp kırıklıkları olmak zorunda mıdır? Birini seversin böyle, delicesine, gider sonra. Kapıdan çıkarken söylediği tek kelime olur ’Elveda. Bu kadar kolay mıdır insanlar için bırakıp gitmek, geride kalanlar neden hiç düşünülmezler? Kitaplara geçmiş, akıllara kazınmış, şarkılar yazılmış, şiirler söylenmiş, adına ‘aşk’ denilmiş bu şey, sadece filmlerde mi vardır? Benim için aşk, şarap şişelerinin dibinde balık tutmaktan ibaret kalmak zorunda mıydı? Tam aşkı buldum derken, her sabah ucuz otellerde, kirli çarşafların ardında yalnız başıma uyanmak.. Adaleti buydu herhalde Tanrının, kimileri her şeye sahip olurken, kimileri –mesela ben- hayatın en büyük darbelerini yerdi hep. Etrafımda gördüğüm el ele tutuşmuş evli çiftler, bir yandan çocuklarına pamuk şeker alırken, bir yandan göl evine çekilmiş anne babalarıyla telefonda konuşurken, ben, kalabalığın içinde yalnız kalan ben, uzaktan izleyebiliyordum sadece onları. Yalnızlık kırbacını suratıma bir kere daha vurmuştu işte. Joshua. İsminin telaffuzu bile midemde penguenlerin zıplamasına yol açarken, ben onu bu derece severken, bok gibi ortada bırakılmak niye? Kaç acıya daha dayanabilirdi bu kalbim, kaç ayrılığı kabullenebilirdim artık? Sorun bende olmalıydı, etrafımdaki herkes sanki veba taşıyormuşum gibi uzaklaşıyordu benden. Vebalı olsam daha iyiydi, en azından insanların neden uzaklaştığını anlayabilirdim. İnsanın etrafı milyonlarca insanla çevriliyken, nasıl bu kadar yalnız hissedebilirdi? Onsuz olmak ciğerlerim yokken nefes almaya çalışmak gibiydi.

    Nefes almak.
    Ucuz otelden dışarı adım attığım anda yüzüme çarpan dondurucu hava doluşmuştu ciğerlerime. Sanki yaşamaya ihtiyacım varmış gibi, yaşatıyordu beni. Kimse anlamıyor muydu, o yokken oksijen çekiliyordu sanki bütün dünyadan. Ben, herkesin derdine şifa bulup canlandıran ben, nasıl kendime yardım etmekten bu kadar aciz olabilirdim ki? Hayatta hep bir amacım olduğuna inanmıştım, insanları kurtarmalıydım. Kendimi düştüğüm bu bok çukurundan kurtaramadığım sürece, insanlara ne gibi bir yararım dokunabilirdi ki? Kendime gelmeliydim. Bir an önce. Herkesin başı sıkıştığında gidecek bir yeri, ağlayacak bir omzu vardı elbet. Benim gideceğim yer ise, çürümüş bir omuzdu adeta, toprak olmuş, moleküllerine ayrılmış, büyük ihtimalle dediklerimi duyamayacak bir omuz. Döndüm kendi etrafımda, sabah güneşinin daha aydınlatamadığı soğuk hava çarptı kuzgun karası saçlarıma, cildimi yalayan soğuk elektrik verilmişçesine dirençleştirdi beni. Ardından başladı o bilindik duygu, ciğerlerimin sıkışması ve sanki biri her yanıma aynı anda iğne batırıyormuş gibi gelen o tanıdık his. Gözlerimi açabildiğim zaman, büyük ihtimalle gece yağmış yağmurun giderken bıraktığı ıslak toprak kokusunun yükseldiği mezarlıktaydım işte. Hayattaki tek değerlime, yaşamasa bile her nefesimde ensemde hissettiğim şeye sahip olan mezarlık. Yürüdüm yavaşça, topuklarım çamura batarken kimse fark etmedi beni, belki sadece yanlarından geçtiğim toprak olmuş bedenlerin ruhları hissetmişti varlığımı. Ne kadar da ironik. Yaşarken insanlar sevildiklerini hissederler, öldüklerinde en azından mezarlarına gelecek birkaç kişi söyleyebilirler, ama nafile. Etrafımdaki bütün mezarlar terk edilmiş hissi yaratıyordu, yavaş yavaş yaklaştığım hariç. Diğerlerinin yanında fazlasıyla dikkat çekiyordu; özenle biçilmiş çimleri, daha kurumaya bile başlamamış papatyaları ve etrafına dikilmiş fidanları ile. Lexia. Tek dayanağımdı o, şu an parça parça hücreleri bambaşka yerlere dağılıp belki de ayaklarımın kilometrelerce altına inmiş bile olsa, el değmemiş ruhunu yanımda her zaman hissedebildiğim varlık, ikizim. Bir insanı karşılık beklemeden ne kadar sevebilirsiniz? Hayal edin. Ondan milyonlarca kat fazla seviyordum işte onu. Vücudunun toprağa karışmış olması hiçbir fark yaratmıyordu bu konuda. O beni dinlerdi. Belki duymuyordu hiçbir söylediğimi, ne bileyim, ruh diye bir şey yoktu belki de, ama kalbimde yaşıyordu o, en güzel yaşam biçimi değil miydi zaten bu? Bir insanın kalbini ölesiye doldurmak. Lexia öyle bir varlıktı işte benim için.
    Lexia Bérnard.
    08.11.1971 – 09.03.1989
    Ölüm, varlığın son bulduğu nokta. Ölüm, yokluğun son bulduğu nokta.

    Ne kadar kaldım orada, bilmiyorum. Tek bildiğim bir süre önceki ruh halime kıyasla, kilometrelerce ötede hissediyordum kendimi. Geceyi unutulmuş barlarda geçireceğim su götürmez bir gerçek olsa da, en azından birkaç saat içimde anlamlandırılamamış bir huzurla dolaşacaktım. Her şey daha kötü olmazsa tabii. Gerçi bundan daha kötü ne olabilirdi ki? Aslında ne zaman bu soruyu sorsam kendime, işler iyice çığrından çıkıyordu. Cesaretime şaşırdım bir anda ve her ne kadar saatlerdir duymazdan gelsem de artık başımı döndürmeye yetecek dereceye gelmiş açlığımı kontrol etme hissim su üstüne çıktı. Kaç gündür doğru dürüst bir şey yemiyordum acaba? Gerçi böyle bir durumda bile yemeği düşünebiliyor olmam ne kadar da komikti ve zavallıca.

    Gözlerimi yeniden açtığımda, Londra’nın unutulmuş sokaklarından birindeydim. Güneş ne de güzel aydınlatıyordu her yeri, her doğan gün yeni umutlara gebeydi tabi. Bu söz sadece hayattan güzel şeyler bekleyebilecek kadar aptal insanlar için uydurulmuş koca bir yalan olsa da, bir anlık bile olsa esir almıştı beni. Dudaklarım kıvrıldı küçük bir tebessümle. Sanki çenem kırılacakmış gibi hissettim, kaç gün olmuştu gülümsemeyeli? Hayat neden en saçma zamanlarda beni gülümsetmek için bir fırsat yakalıyordu? Ölmeyi istemeye bahane aradıkça, neden etraftaki güzel şeylere dikkat çekiyordu? Ve en önemli soru, ben neden bu kadar güçsüz bir kadın olmuştum. Neden? Ne zaman? Dıştan göründüğüm gibi olmayı o kadar isterdim ki. Tsunami bile vursa hep ayakta, dimdik kalabilecek Adalicia. Güçlü, kurnaz, duygularına asla yenik düşmeyen, mantık kraliçesi adeta. Görünen ile olan arasındaki fark büyüdükçe, hayatla olan bağı da azalıyordu işte insanın. Düşünceler beni ne tarafa doğru götürdü bilmiyorum, ayaklarımı da yönlendirmişlerdi adeta, kaybolmuşluk hissi uyanıyordu beynimde. Kulaklarıma çiftleşen kedi sesleri geliyordu sanki, ya da kedi sesi olamayacak kadar kalındı bu sesler. Merak duygusu sarmıştı yine her tarafımı, kedilerin çiftleşmesini izlemek hoş bir görüntü değildi kabul ama böyle bir sesi çıkaran kediyi de merak etmemek elde değildi açıkçası. Bir köşeyi dönüp, Londra’nın grafitilerle sarınmış o bildik çıkmaz sokaklarından birine gelince duraksadım. Kedi falan yoktu ortada, dizlerinin üstüne çökmüş, soluklarını kontrol edemeyen bir adamdan geliyordu ses. Yaklaştım. Ne olabilirdi ki bana? Herhangi bir şeye karşı, yumruklarım vardı, o yetmezse ise asam. Kimin umurundaydı ki gizlilik sözleşmesi? Yüzünü göremediğim adama doğru ilerledim, geldiğimi hissetmiş olacaktı ki bir anda ayağa kalkıp beni duvara yapıştırdı. Kolu boğazımı sıkıp beni nefessizlikten öldürecek derecede sıkı olsa da, sesimi çıkarmadım. Görmeden önce kokusunu almıştım çünkü, kanının. Kolundan ve bacağından kan aktığının farkında değildi sanki, kolunu boğazımdan çekerken görmüştü çünkü kolunun kanadığını. İlginçti. Nihayet adamın kolundan gözlerimi çekip suratını incelemeye başladığımda tanıdıklık hissi çöktü içime. Bu adamı tanıyordum. Daha asasını çıkarmadan büyücü olduğu gerçeğini hissetmiştim. Tanrı bana müthiş bir zeka ve hafıza vermişti, daha dün gibi hatırlıyordum olanları. Mesleğimdeki ilk günlerimdi, St Mungo’da bir Şifacının yanında asistan olarak çalışıyordum. Bir gece eve dönerken rastlamıştım ona, bir köprü üstünde. Kaldırıma yığılmıştı. Görünürde bir hasarı yoktu ama iyi hissetmediği her halinden belliydi. Konuşmuştum onunla, bedeni yorgun düşmüştü fakat neyi olduğunu bilmiyor gibiydi. Eve taşımıştım onu, zehirli bir örümceğin soktuğunu işte o zaman fark etmiştim. Hastaneye götürmeyi teklif etmiştim ona, bunu söylememle birlikte asasını kapıp gitmeye kalkışması yeterli bir cevap olmuştu zaten. Kendi çapımda tedavi etmiştim onu, tüm gece başında beklemiştim. Tek kelime konuşmamıştık. Onda anlamlandıramadığım şeyler vardı, sabah kahve almaya çıktığımda gitmişti mesela, masaya bırakılmış ‘Teşekkürler.’ notu dışında tek kelime etmeden. ’Kimsin? Beni hatırlamamış mıydı? Çok mu değişmiştim? Yaşlanmıştım aslında. O zamanki toy halimle hiç benzerliğim kalmamıştı. Fazlasıyla yorgundum. Gözlerimin altında oluşan torbalarla market alışverişi yapabilirdim, o derece. Ve eski güzelliğimden hiç eser kalmamıştı, saçlarım dağınıktı, rimelim gözlerimin altını bile kaplıyordu artık, rujum gitmeye yüz tutmuştu, üstümde ise hayal edilebilecek en salaş kıyafet vardı, kırmızı sütyenimin askılarının rahatlıkla görülebildiği siyah bir gömlek -o kadar muazzam göğüslerim vardı ki, sadece iki düğme açık olsa bile hayran bırakırdı kendine- , bol pantolon ve topuklu çizmeler. Adam beni bıraktığında sendeledi, hiç düşünmeden omzuma yasladım onu, ilerideki bir çöp konteynırının yanına oturttum. Gözlerden uzaktı, büyü bile yapsam hiç kimsenin görmeyeceğini biliyordum. Aslında adamın görülmemek gibi bir derdi yoktu, her an Muggleların yan sokaktan geçebileceğini düşünürsek elinde asasıyla oldukça rahattı. Tek sorun titremesiydi. Eh, iki kere vurulunca, bu normal bir durumdu. ’Görünüşe göre hayatını ikinci kere kurtaracak, Tanrı tarafından gönderilmiş bir meleğim. dedim en umursamaz ve alaycı ses tonumla. Hayat bana o kadar kötü şeyler yapmıştı ki, bu adama yardım edebilmek için bir neden göremiyordum aslında. ‘insanları kurtarmak’ gibi bir amacım vardı ya hani, s*kmişim insanları. Ben bu haldeyken, onların hayata dönmesine yardım etmek niye? Yine de içimdeki iyi kıza esir olmuştum işte. Ayrıca adamı kanlar içinde görmek bana Joshua’yı da unutturmuştu, az önce mezarına çiçek bıraktığım ikizimi de. Bana henüz cevap vermemiş adamın yanına çöküp, artık yanımda taşımayı alışkanlık haline getirdiğim iksirlerime bakmak için çantamı açacaktım ki bir şey durdurdu beni. ”Yardım etmemi istiyor musun?" Bunu neden sorduğumu bilmiyordum, ölmek istiyorsa onu oracıkta bırakmaya razıydım. Zaten kim bu kahrolası hayatta yaşamak isterdi ki?
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Dorian Grace
Büyücü
Büyücü
avatar

RÜTBE : YARATIK AVCISI
Özel Yeteneği : Görücü
Karakter Yaşı : 43
Gerçek İsim : Elif

MesajKonu: Geri: Biri Daha Öldü   Salı Ağus. 07, 2012 9:27 am

    Kanayan ama acımayan yaralarına rağmen zorlanmadan hareket edebiliyordu ki bunu görenler bir türlü akıl sır erdiremezdi. Bunun bir hediye olduğunu düşünürlerdi oysa nasıl da yanlış bir kanıydı. Bu bir hastalıktı ve bir merhemle, ilaçla geçiverecek bir şey değildi. Bu bir hastalıktı ama yalnızca kabuğu üzerinde iltihaplı yaralar açmıyordu. Eski kumaşını neredeyse çürütmüş yamalı ruhuna da derin darbeler indiren bir hastalıktı. Daha ilk nefesinde insan olmaya duyulan açlıktı. Bir defa olsun gözyaşının tadına bakmak isterdi, kanın ne kadar değerli olduğunu idrak etmek isterdi, o hissi tadıp yüzünü buruşturmak isterdi. Acısını her insanın duymasını, görmesini isterdi. Belki ardından bir merhamet görürdü, yanağından ağır ağır akan gözyaşını elinin tersiyle silerdi fildişinden bir el. Dorian’ın sevimsiz yüzünden silerken kendi yüzüne bulaştırırdı o tuzlu sıvıyı. Bir annenin çocuğuna feryadı gibi hıçkırmak isterdi Dorian’ı o halde gören. Acınası olmayı sahiden isterdi Dorian. Birisi kendisine baktığında soğurmayı değil yansıtmayı isterdi. Ruhsuzluğunu kimseye bulaştırmak istemezdi. Sahip olamadıklarıyla başına üşüşen tüm kötülükleri takas etmeyi çok isterdi. Sadece kendisine ait basit bir yatak isterdi, tek bir odalı da olsa kutu gibi bir ev isterdi. Sahip olmayı, sahiplenilmeyi isterdi. Neler istediğini birisi bir duysa Dorian’a doyumsuz damgasını basıverirdi şüphesiz. Ama değildi. Bir kum tanesiyle bile yetinmeyi öğretmişti zaman ona. Sadece nefes aldığı dönemleri de olmuştu. Şimdilerde ise sadece yaşıyordu.Bilinçsizlikle alakası yoktu ama artık. Her şeyin bilincindeydi, ayırdındaydı. Hatıraların tarafını tutmamalıydı, geçmiş can sıkardı. Umutların yanında yürümemeliydi, umutsuzluğu peşinde sürüklerdi. Artık soru işaretleri olmadan devam etmeliydi yola. Tek gayesi. Ölümden olabildiğince kaçmak, yapabildiği kadar ölümü başından def etmek. Ancak amacının önündeki tek engel yine kendisiydi. Sorun ölümün nasıl geleceğini, neye benzediğini bilmemesiydi. Çünkü o hep kaskatıydı, ayaz soğuğu dolanırdı içinde. Nefes almanın kıymetini bilmiyordu. Kanın anlamını bilmiyordu. Defalarca kabusun dibinde bulmuştu kendisini. Şanslı ki henüz sapasağlamdı. Ancak en büyük kurtarıcısını, şifacı hatunu kolaylıkla ilan edebilirdi! O yüzden kadının yüzünü tekrar görmek kanlar içindeyken bile gülümsetmişti adamı. Tabi belirsiz, ufak bir kas seğirmesini andıran o klasik gülümsemesiyle. Bundan önceki karşılaşmalarını anımsadı. Nurmengard’a götürmek üzere yakaladıkları daha doğrusu yakalayamadıkları bir kurtadamın saldırısında hiçbir şey hissetmediği yarasıyla metrelerce yol aldığını ardından da gözlerinin ağır ağır kapanıp ağaca yaslandığını, gözlerini zar zor araladığında ise karşısında bir melek gördüğünü zannettiğini hatırlamıştı. İnançlı bir insan değildi oysa. Cennetin de hurilerin de varlıklarına inanmazdı. Hiç gülümsemediği gibi gülümsediğini çok net hatırlıyordu. Ardından tek kelam etmemişti yaraları tamamen iyileşinceye kadar. Kadın da sesini çıkartmamıştı. Garip, uysal bir münasebetleri olmuştu. Dorian konuşmayı sevmezdi, doğru. Ancak bir kadınla tanışmayı, derdini anlatmayı, onun derdini dinlemeyi garip bir şekilde severdi. Zaruri bir ihtiyaç gibi. Ama bir günden fazla zaman geçirmemeliydi, altın kural. Ne kadar durursa yanında, o kadar bağlanacağını biliyordu. Bu sebepten kaçmaktan yorulsa da tek çaresi kaçmaktı. Yaralandığı günün gecesi de bunu yapmıştı, tüm isteksizliğine rağmen. Kendisinden pek de umulmayan güzel el yazısıyla tek bir kelime karalamıştı ufak bir kağıt parçasına. Fazlası ziyandı. “Teşekkürler.” Hayatını tekrar Dorian’a sunmuştu oysa kadın, yüz yüze bile denmemiş bir teşekkür borcunu karşılamaya yeter miydi? Yetmezdi, ama yetmek zorundaydı. Hem Dorian’ın işinin hayat almak olduğu gibi güzel kadının görevi de tam zıddıydı. Yerine getirilen bir görev için teşekkür edilmezdi.

    Hiçbir şey hissetmese de yorgunluğun ağırlığını tüm kemiklerinde hissediyordu. Kadından destek alarak kalkmayı başarmıştı. Ancak daha fazla yardımı nedense gururuna yediremediğinden kollarından sıyrılıp sokaktan çıkmaya yeltenmişti. Zaten muayenehane hemen yan bloktaydı, oraya kadar kolaylıkla dayanabilirdi. Daha güç durumlarla da burun buruna gelmişti ve kendisini idare etmeyi biliyordu. Ancak teninin üzerinden ılık ılık aşağı inen sıcaklığın ne kadar mühim olduğunu idrak edememişti. O sıcaklık vücuduna bulandıkça yavaş yavaş kendisini yitiriyordu. Dengesini yitirip sendeleyince genç kadın hamle edip Dorian’ın kolunun altına girdi ve onu çöp konteynırının yanına serdi. Kafasını kaldırıp yanındaki çöplüğe baktı. İğrenç kokuyordu. Yüzünü buruşturup daha da çirkin bir şekle soktu. Daha berbat kokularla karşılaşmıştı daha önce, ancak yaralandığından mı nedir midesi zaten bulanıyordu. Bir de üzerine çöp kokusu. Kendini tutamayıp öğürdü. Ardından gözlerini kapayıp kafasını duvara yasladı. Başının dönmesi, bulantısının bir nebze dinmesi için birkaç dakika öylece kaldı. Kadının da yanına oturup bir şeyler aradığını işitmişti. Dorian gözlerini açtığında kadınla göz göze geldi. Yüzü buz gibiydi. Yaptığı şeye anlam veremiyor gibiydi. Bir süre soran gözlerle baktıktan sonra nihayet ağzındaki baklayı çıkardı. “Yardım etmemi istiyor musun?” Dorian nedense şaşırmıştı. Kadının renkli gözlerine takılı kalmıştı gözleri. Sonra birden silkinip gözlerini devirdi. Kollarından destek alarak sırtını dikleştirdi. Aslında gerek yoktu. Yalnızca birkaç adım atması gerekirdi derman bulacağı yere gitmek için. Ama Muggle şifalarıyla neredeyse bir haftada ancak iyileşecekti yaraları. Bir de saçma sapan pansumanlar için sürekli bir yer aramak zorundaydı. Ancak kadındaki isteksizlik gözüne çarpmıştı. Çok eski karşılaşmalarındaki gibi durmuyordu yüzü. Suratı asıktı. ”Hemen yan binada bir muayenehane var. Benim gibiler için açılmış. Sizi yolunuzdan etmeyim. Bir defa daha borçlu kalmak istemem de.” Kadının üslubunun tam tersi bir şekilde, yine kendisinden beklenmeyen bir kibarlıkla konuştu.Sonra yine kollarından kuvvet alarak ayaklandı ancak sırtı hala duvara dayalıydı. Nefes nefese bir şey dedi tekrar. ”Asamı verir misin?”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Biri Daha Öldü   Perş. Ağus. 09, 2012 12:46 pm

    Zamanın mucizesi.
    En beklemedik anlarda yine kapımı çalmıştı tesadüfler. Yıllar önce, toyluğumun bedenimi ele geçirişinin ışıltısının yüzüme vurduğu zamanlarda tanımıştım adamı. Yılların bir sel misali hızla gidişinin ruhumda bıraktığı zedelenmelerin yansıdığı yüzüm, güzellikle bürünmüş gençliğin etkisiyle serpilmiş anlarıma göre ne kadar farklıydı. Kanlar içinde uzanan adamın, acıdan kararmış gözlerine yansıyan siluetimde görebiliyordum bunu. Değişim. Değişmeyen tek şey ele geçirmişti ruhumu. Yıpranmışlığın izleri bir kefen misali sarmıştı bedenimi. Güzelliğin beş para etmezliği, yozlaşmış ruhumun kirlettiği benliğime bir küfürmüşçesine kendini belli ediyordu. Tebessüm etmeyi unutmuş dudaklarım, az önce ağzından çıkan sözler yüzünden lanetler etti. Yardıma ihtiyacı olan biri, ister istesin ister istemesin şifayı benden bulmak zorundaydı. Mesleğim ruhuma tahtını kurmuştu çünkü. Sesimden çıkan isteksizliğin adamda gitme isteği uyandırdığı gerçeği, bir an için bütün yaşanmışlıkları unutturdu. Gürültülü bir öğürtünün ardından gelenlerin pis zemini daha da kirletmesi, elektrikle şok tedavisi uygulanmış gibi uyandırdı bütün hücrelerimi. Acısını kendisine saklayıp, az önceki tavrım yüzünden gitmeye fazla istekli adam kıpırdanmaya başladığında umutsuzluk uykusundan fazlasıyla uyanmıştım.

    ”Hiçbir yere gidemezsin.” Çelişkili tavırlarımın getirdiği şaşkınlık adamın yüzüne ok misali saplanmıştı. Duvara dayandığı vücudunu itirazlarına aldırış etmeden yere indirdim. Hayatla ettiğim dansın ardından elinden şekeri alınmış bir çocuk misali hayata küsmem, acılar içindeki adamı bırakıp gitmem için yeterli sebep değildi, olamazdı. Otuz yaş depresyonunun bıraktığı izlerdi belki de, bilmiyordum. Bildiğim tek şey az önceki halimden ne kadar nefret ettiğimdi. ”Muggleların o işe yaramaz doktorları birkaç haftadan önce ayağa kaldıramaz seni. Ayrıca nasıl yaralandığının açıklamasını komik üniformalı polislere yapıp, gizliliğimizi bozmana da göz yumamam. Şimdi şöyle uzanırsan…” Adamın uzanmaya niyeti olduğuna emin olamasam da, emir dolu sesim ve sese itaat eden ellerimin adamı bastırışına karşı çıkamamıştı. Doğrusu gizlilik umurumda değildi. Bütün Mugglelar öğrenebilirdi bizi, iki dünya üst üste binebilirdi. Bu adamın Muggle şifasıyla kaç günde ayağa kalkacağı da umurumda değildi. Yardım etmek istiyordum sadece. Hayatın karşıma ikinci kere yardıma muhtaçlık dolu bu adamı çıkarmasına göz yumacak değildim. Güneşin yavaş yavaş yükselişinin ardında bıraktığı ışığın altında git gide daha kötüleşen yaralara göz attım. Bıçakla kesilmemişlerdi, herhangi bir büyü isabet etmemişti, ısırılma izi yoktu, sokulmadığı belliydi. Bu adama ne olmuştu? Bacağından ılık ılık akıp kırmızı bir göl yaratan kanın ardında küçük bir oyuk vardı. Şaşkınlık nidası engel olamadan fırladı dudaklarımdan. Bu adam Muggleların kendilerini korumak için bellerinde taşıdıkları o tuhaf oyuncaklardan biriyle yaralanmıştı. Kurşun izi. İstemsizce gözlerim kaydı yaradan. Her seferinde yokluğun ortasında tüm varlığıyla beliren adamın gizemini aşmak istercesine gözlerine diktim, gözlerimi. Derin bir karaltının ardında iyi gömülmüş sırlar tepesi olduğunu sezebiliyordum, ama aşamıyordum o tepeyi. Ellerime değen ılık bir şey, anı bir kere daha hatırlattı. Adamın sırlarını s*ktiredip, tedavi etmem için fısıldıyordu, usul usul elime akan kan. Küfür ettim, yüksek sesle. Adamın çatan kaşlarını üstümde hissedebiliyordum. Çantamda uzun süre arandım. Çantamda, mesleğimin alışkanlık halini alıp varlığını belli etmek istercesine miyavladığı bol sayıda iksir vardı. Ama kurşun yaraları için? Kurşunu çıkarabilmek için hiçbir şey getirmemiştim. Büyüyle çekebilirdim elbette ama büyünün arkasında bırakacağı zedelenme şimdiki halinden çok daha kötülerine sürüklerdi adamı. Bir kere daha küfür ettim ve çantamda bulabildiğim tek sivri şeyi çıkardım; cımbız. Adamın sorgulayan bakışları gözlerime yansıdığında bir şeyler söyleme gerekliliği bindi omuzlarıma. ”Yaranı temizlemek üç saniye, kan kaybının telafisi için iksir içmen beş saniye. Ama kurşunu çıkarmak? İşte bu biraz vakit alabilir ve acıtabilir.

    Güneş zamanın önünde hareket etmek istercesine hızlanmıştı. Belki de kan kaybından ölmek üzere olan adamın son zamanlarını geçirmesi için bu kadar parlaktı. Evrenin hesap etmediği şeylerden biri daha işte, kimsenin ellerimin altında ölmesine izin veremezdim. Tecrübenin sağladığı titremeyen ellerimle cımbızı, yanardağdan usul usul akan lavlar misali kaybettiği kanların ardında çürümeye yüz tutmuş yarasına doğru götürdüm. Adamın acı çığlığına hazırdım. Cımbız gireceği oyuğun üzerinde sabit durduğu an, adama güven vermek istercesine gülümsedim. Dikkatli hareketlerle teninin içinde bir gemi misali ilerlemeye başladı cımbızın artık kana bulanmış ince ucu. Sessizlik. Beklediğim acı çığlığı dolamadı kulaklarıma. Herhangi bir inleme yükselmedi tanıdık yabancıdan. Gözlerini elime dikmiş, acıyı bekliyor gibiydi. Çoktan acıması gerektiğinin farkında değilmiş gibi. Şaşkınlık hapsoldu bedenime. Saniyeler boyu çıkarmadım cımbızı, ucunun kurşunu kavradığını bile bile. Bu adam acı hissetmiyordu. Gözlerinden akmayan göz yaşlarının yokluğu, ifadesiz suratı, yorgunlukla bakan gözlerinin ardında olmayan acı… Şokun yavaş yavaş bedenimden uzaklaşmasına izin verdim. Bir şey olmamış gibi, kurşunu çıkardım artık titreyen ellerle. Zihnimi turlayan milyonlarca sorunun mantığımı kuşatmasına izin vermeden yarasına dokundum, on beş yıldır her kahrımı çeken asamla. Mırıldandığım sözler dizininin her biriyle iyileşmeye başlayan yara kapanıp mükemmel bir ten halini alınca durdum. Kolundan akan kanın yere düşme sesleri kulağımda çınlasa da, yapamadım. ”Sen… Acı hissetmiyor musun?” İstemsizce dudaklarımın arasından süzülen sözler, bir şokla havada asılı kaldı.


    Spoiler:
     

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Biri Daha Öldü   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Biri Daha Öldü
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» ...ama ekmek satılmadı eskisinden ucuza.Bertolt BRECHT

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: