AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Vitray

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Nathaniel Winter
Slytherin
Slytherin
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 18
Gerçek İsim : Nagehan

MesajKonu: Vitray   Perş. Tem. 12, 2012 5:02 pm


Cosette & Nathaniel

____________________________________________________________________________________________________

Tolga.


En son Nathaniel Winter tarafından Perş. Tem. 12, 2012 5:05 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nathaniel Winter
Slytherin
Slytherin
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 18
Gerçek İsim : Nagehan

MesajKonu: Geri: Vitray   Perş. Tem. 12, 2012 5:02 pm

http://fizy.com/#s/1dlr2j

Zaman tekdüze karyolasının başucundaki saatin tik taklarını durdururcasına yavaşlatıyor, zor ağır bir şeymiş gibi ardında ekolar bırakarak vuruyordu zihnine genç adamın. Sahi, vitraylar ile renklenen bu ışık neden çarpıyordu yüzüne? Uyanmamak için kıstı gözlerini. Uyku bir şeyleri durduruyordu en azından. Bir süreliğine mola veriyordu ömrüne böylece. Nefesi keskin bir tat bırakarak indi ciğerlerine. Üzerindeki ince örtüyü bir kenara itti. Sonra çıplak bedenindeki ize dokundu elleri, ondan kalan ve anıları bir bir zihnine sürükleyen o kurşuni renkli desene dokundu… Kalbine dokundu ve etrafa saçılıp darmadağın olan kırıklarına… Birisi bahsetse, hiç şüphesiz alay ederdi onunla. Yani o Nathaniel, şu taş kalpli, barok mimari eserleri gibi dümdüz ve inceliksiz bir kalbi olan, ya da olmayan mı demeliyim, Nathaniel âşık olmuştu. Âşık olmuş ve terk edilmişti. Şimdi ışıklı gotik eserlerin yıkılışı kadar şaşalı ve hüzün vericiydi içi. Keskin, darmadağın… Toparlanmamak üzere kırılmış, yazılmamak üzere silinmiş ve bir daha geri alınmamak üzere akmış… Gitmiş… Yok olmuş. Ona en yakın tabir ile duman olup silinmiş… Bir şeyler olabilmeyi dilemişti onunla olduğu zamanlar şimdiyse hayatı tıpkı eskiden olduğu gibi çölde sahibi bulmamak üzere kaybolmuş bir şemsiye kadar anlamsızdı. Elleri… Elleri teninde gezinirken hiçbir acı büyük görünmemişti oysa gözüne. Hele de bu hale düşeceğine inanmazdı asla. Cosette… Kurtarıcısı… Zaafı ve Ölümü… Adı gibi zaferini tatlı bir mayhoşlukla üzerine bırakacakken yenilgilerin en keskinini tattırmıştı ona. Neler olduğunu, onun gözünde kim olduğunu merak ediyordu Nathaniel. Çünkü herkesin gözünde hiçbir şey olmaktan daha zordu onun gözünde herkes gibi olmak. Bir zamanlar inandığı bütün o değişim hayallerini fikrine sürükleyen o rüzgâr, giderken yaşam enerjisini de çalmıştı kendisinden. Aslında yaşama katlanma gücü daha uygun olurdu. Şimdi ise neden yaşadığını bilmiyordu. Süregelen ve sürüklenen devinimsiz bir hayattan vazgeçmemişti henüz çünkü ölmeye de hali yoktu. Bir zamanlar annesinin ve görülüyor ki hayatta ona değer veren tek kişinin yaptığı gibi yirmi yedi durağına uğramasına çok vardı. Şimdi inanılmaz katı ve kalıp bir düşünce olarak zihninde yerleşmiş bulunan bu ölüm düşüncesinin hala oralarda oluşu şaşırtıyordu onu. Yirmi yedi ha… Tüm o insanlar gibi… Sönüp gitmektense yanmayı tercih edenler gibi… Onlar kadar büyük bir alevi bırak bir kıvılcım bile çıkarabileceği yoktu ya hayatının, neyse. Dövmenin üzerinde hala ufak belli belirsiz bir kabartı vardı. Ve onu hissetmek bir şekilde iyi geliyordu adama. Cosette… Kuzgun siyahı saçları, bembeyaz teni ve güller kadar kızıl dudaklarıyla sevdiği kadın… Bir zamanlar vardı demek, dokunmuş ve hissetmişti onu. Onu incitmek için başıboş dolaşıp zihnine konan bir hayal değildi. Değildi elbette. Okulda görmüştü onu. Görmüştü ve gözleri buz mavisi gözlerinin üzerinden duraksamadan geçmişti. Sesli, fiziksel bir acının yankısına dönen nefesini tutamadı. Ve gözlerini kapattı ardından. Yatakhanenin tavanı yine dönüyordu. Saat kaçtı? Ayak sesleri ve konuşmalardan derslerin çoktan başlamış olduğunu anlıyordu. Önceki haftalarda birkaç yardım sever arkadaş onu uyandırmaya çalışmış, iyice tartaklanınca bu huylarından vazgeçmişlerdi. Şimdi güzelce kendini kapatıp hiçbir şey yapmamaya devam edebiliyordu böylece. Gözlerini tekrar kapattı. Ve dünya akmaya devam ederken, o, uyudu. Bir süreliğine durdurmak için hayatını…

Zaman tekdüze karyolasının başucundaki saatin tik taklarını durdururcasına yavaşlatıyor, zor ağır bir şeymiş gibi ardında ekolar bırakarak vuruyordu zihnine genç adamın. Sahi, vitraylara çarpıp ardında silik izler bırakan yağmur neden bastırıyordu kalbinin üzerine? Yerinde kıpırdandı. Yatakhane daha soluk renklerdeydi şimdi, akşamüzeri olduğunu düşündü. Yerinde doğrulmadan etrafa bir göz attı, yalnız görünüyordu. Yerinde dönerek yatağın altına uzandı giysi yığınları arasına sakladığı küçük paketi çıkardı. Beceriksiz hareketlerle açtı, parmak ucu ile hafifçe dokunup aldı tozu, başparmağı ile bileğinin arasında bir yere bıraktı diğer elinin. Sonra içine çekti. Yatakhanenin renkleri… Parlak bir gün ışığı ile doldu önce sonra döndü, döndü, döndü. Cosette kapıdaydı! Oradaydı ve yatağına yürüyordu. İsmini mırıldanırken yüzü yandı. Yandı, alevler içinde kaldı. Kurtulmak koşup onu kurtarmak için çırpında ancak öyle sertti ki bu zincirler. Bilekleri acıyordu. Sonra külleri savruldu odaya, Nathaniel Cosette’yi içine çekti. Ah nasıl bir kokuydu o öyle… Deniz kıyısında ufukta kaybolan güneşi burnuna doldurdu rüzgâr ve sonra yine acı. Nasıl bir döngüydü hayat? Tekrar durdu zaman. Ve karanlıktan önce geldi düşler. Karıştı, değişti, doldurdu içini.

Zaman tekdüze karyolasının başucundaki saatin tik taklarını durdururcasına yavaşlatıyor, zor ağır bir şeymiş gibi ardında ekolar bırakarak vuruyordu zihnine genç adamın. Sahi, vitraylara çarpıp ona kendini gösteren ışık neden böyle parlıyordu? Birileri dönmüştü ve uyuyorlardı. Sanki çıkarabilecekleri en yüksek sesle nefes alıyorlardı. Yatağın kenarından eğilip, tadı viski haricinde her şeye benzeyen viskiyi çıkardı. Dikledi. Birileri itiraz mı ediyordu? Duymadı. Dünya ne güzel dönüyordu böyle! Bir de midesindeki ağrı olmasaydı. Cosette… Tanrım! Nasıl gidebilmişti öyle. Üzerinde yalnızca eşofman altı olduğu halde kalktı. Dengesini bulmaya çalıştı bir süre. Onu nerede bulacağını biliyordu. Yatakhaneden çıkarken koluna dokunan birine aklındaki en aptalca küfrü savurdu. Kapıyı çarpmadan sakince çıktı. Koridorda kişiliksiz bir koku vardı hiçbir şeye benzemeyen. Merdivenleri yavaş yavaş inerken yan duvarın pürüzsüz yüzeyinde gezindi elleri. Ortak salona uğramadan karşıdaki merdiveni tırmanmaya başladı. Koridorda hiç kimse yoktu ve akşamüzeri başlayan yağmur hala vitraylara çarpıyordu. Ses buğulu ay ışığı loştu. Hüzün kokan bir yere girmiş gibi burkuluyordu içi Nathaniel’ın. Ah hayır! Buna izin vermeyecekti! Ondan, gözlerinden, adından ve teninden… Ona borçlu olduğu cennetten ve hediye ettiği cehennemden nefret edecekti. Ölesiye hem de. Kapıyı yavaşça açtı. Yataklara dağılmış sarışın, kızıl, kumral saçlar arasında bulamadı onun gece kadar siyah saçlarını. Bir an afalladı, burada olmalıydı. Darmadağın ettiği şeylerin hesabını verecekti. Sonra gördü, pencere kenarında oturuyordu. Ay ışığı saçlarında… Elleri kısa şortlu çıplak bacaklarına dolanmış… Bu görüntü çarptı adamı. Ne kadar güzel olduğunu düşündü. Sonra yüzünü ona dönmesini istemediğinden ilerledi. Görevini yarım yamalak yerine getiren bir ayna gibi yüzünü yansıtıyordu bu yakınlıkta pencere sevdiği kadının ve üzerinde kendi gölgesini gördü. O adama dikkat bile etmedi bakışları buluşmadan önce. Kimseyi uyandırmaktan çekinmeyerek, üzerine yürüdü ve oturduğu yerden kaldırdı onu yüzü yüzüne değecekti neredeyse. Ve gördü… Gözyaşlarını. Bu içinde yaratmaya çalıştığı öfkeyi paramparça etse de maskesi hiç bozulmadı. Pencerenin yanındaki duvara itti onu. Ve kollarını bileklerinden duvara sabitledi. Nefesini hissediyordu dudaklarında.

“Bize bunu nasıl yaparsın?” dedi, sonra bir adım daha attı.

____________________________________________________________________________________________________

Tolga.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Cosette Favreau
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 18
Gerçek İsim : Kıvılcım.

MesajKonu: Geri: Vitray   Perş. Tem. 12, 2012 8:16 pm

    Cam kaleler ve o kaleleri çevreleyen neredeyse arşa değen cam surlar gördü. Cennetin müziğini çalan rüzgar tepesinde salınan cam ağaçların yine camdan olan yapraklarının arasından alçak bir ıslıkla geçiyor, Cosette’in kuzguni buklelerini geriye savuruyordu. Yavaşça başını aşağı eğdi ve ayaklarının altındaki zeminin bile cam olduğunu fark etti fakat öyle kalın bir camdı ki Cosette ardını görmekte zorlanıyordu. Bu yüzden sağ elini gözlerine siper ederek gökyüzüne baktı. Neredeyse gökyüzünün tamamını kaplayan yaşlı güneşin milyonlarca renge boyayarak kutsadığı cam kartallar şehrin gardiyanları gibi gökyüzünü arşınlıyordu.

    Bulunduğu mekan el değmemişliği ile Cosette’in hiç muvaffak olamadığı bir safiyet taşırken yine de Cennet’e ait olmaktansa Cehennem’i andırıyordu. Ateşin safiyeti diye düşündü Cosette etrafındaki kristalden oyulmuş dünyanın büyüsüne kapılarak.

    Duyduğu korku sebebiyle gözlerini kapattı, görüntünün değişmesini, ortak salona dönmeyi umarak yeniden açtı onları.

    Hala aynı yerde olmasına rağmen bu sefer yolun sonunda karanlık bir siluet belirmişti. Cosette elini yeniden gözlerine siper etti ve güneşe saplanıp altın küreyi kan kırmızı kanatan cam dünyanın ardında etten kemikten ilerleyen tanıdık simayı seçti. Dudakları kurudu, bedeninde gelgit yapan kanın duruluşunu ve kalbinin bile çalışmayı unutuşunu hissetti. Her şey önemini kaybetti. Kaçma duygusu ne kadar ağır basarsa bassın beton duvarlar arasına sıkışmış kalbine söz geçiremedi beyni. Cosette, bir kurban gibi olduğu yerde, kendisine doğru ilerleyen Nathaniel’i izledi. Zihni alkolün sebep olduğu bir illüzyonun içinde olduğunu unuttu, o an içinde bulunduğu sürrealizm ona o kadar gerçek göründü ki etrafındakileri sorgulamayı bıraktı. Gerçekliğine inanmakta zorlandığı tek şey Nathaniel idi. Sanki Tanrı camdan bir evren inşa edebilir ancak Nathaniel’ı kendisi için mümkün kılamazdı.

    Yüz yüze durdular. Cosette buz gibi içine işleyen gözlere baktı. O gözlerin sevgilisinin gözlerinin basit bir yansıması olduğunu fark etse de bununla yetinmeye bile razı, aynı aşkla bakmaya devam etti. Bir heykel gibi hareketsiz duran kusursuz suratı inceledi, uzanıp genç adamın güçlü çenesine dokunmak istediyse de cesaret edemedi. Onun yerine cam yaprakların bir anda cenneti andırmaya başlamış melodik sesine kulak verdi. Gözlerini kapatıp o renkler karmaşasından uzaklaşmak, sadece Nathaniel’ın varlığını hissetmek istedi oysa karanlığın genç adamı alıp götürmesinden o denli korktu ki gözlerini bile kırpmadı.

    Öylece, birbirlerine bakarak belki günlerce, belki yıllarca, belki de saniyeler boyunca hareketsiz kaldılar. Cosette onun koyu renk kirpiklerinde oynaşan gün ışığını izledi. Birer damla gözyaşı gibi Nathaniel’ın buz mavisi gözlerinin içine dolarak oyuncak bir bebeğinkiler kadar boş bakan o derinlikleri renklerle dolduruşuna hayran kaldı. Sadece, dokunmaya cesaret edebilmeyi diledi.

    Nathaniel genç kızın iç sesini duymuşçasına Cosette’in kan lekeli olduğunu yeni fark ettiği sağ elini kaldırdı ve kızın yanağına dayadı. Cosette buz tutmayı andıran mekanik bir ses duydu. Diğer her şey gibi cama, kırılgan bir kristale dönüşüyordu Cosette. Nathaniel’ın dokunuşunun altında deforme olan derisinde cam parçacıkları çabucak, veba gibi yayılarak bedenini tamamen kapladı. Cosette elini güneş ışığına kaldırdı ve ışığı milyonlara bölen kristalden tenini inceledi. Yumruğunu sıktı ve adeta güneşi avucunun içine hapsetti.

    Cam gözlerini Nathaniel’a çevirdi ve hala etten kemikten oluşuna şaşırdı. Nathaniel diğer elini de kaldırdı –ki o da kanlıydı- ve diğer yanağına yerleştirdi. Cosette dokunuşunu hissedemedi, göz yaşları akmadan cama dönüşüp gözlerinde asılı kalırken Nathaniel’ın dokunduğu yerlerde çatlakların oluştuğunu fark etti. Kristal kalbinin içinde parçalanışını hissetti ilk olarak. Ardından genç adam ellerini indirdi ve son defa Cosette’e baktı. Cosette o bakışların son defayı simgelediğini nasıl anladığını bilmiyordu. Sadece bakışlarını tepelerinde uçan kartallara kaldırdı ve bekledi.

    Nathaniel kollarını Cosette’e uzattı ve kristal bedeni kollarının arasına hapsetti. Güneş ile bağı kesilen Cosette Nathaniel ile birlikte yere düştü ve cam yüzeye çarpan dizlerinin çatladığını duydu. O anı terk etmek istemediğinden ellerini Nathaniel’ın beline sıkı sıkı doladı. O kadar kuvvetli sarıldı ki narin kristal elleri kollarına doğru çatlamaya başladı. Cosette bir şeyler söylemek istedi ama boğazından sadece camın cama sürtme sesini andıran mekanik bir tını çıktı. Ağlamaya çalışarak sustu. Kollarının paramparça olmak üzere oluşuna andırmadan Nathaniel’a daha sıkı sarıldı. Genç adam da ona sarıldı. Cosette kırılgan bedeninin onun kollarında arasında yer yer çatlamaya başladığını fark etti, ağlama isteği daha da güçlendi. Yakarışları zihninde yükselse de onları bir türlü Nathaniel’a ulaştıramadı.

    Doğrulmaya çalıştı ve Nathaniel’ın göğsüne sakladığı suratını çekip yukarı kaldırdı. Kendisi ile birlikte parçalanmakta olan cam şehre baktı. Yüksek yapılar çatlamaya başlamıştı. Gökyüzünde tuzla buz olan kartallar güneşin ışığında hiçliğe karışıyordu. Ağaçlar yapraklarını dökmeye başlamışlardı. Cosette döndü ve Nathaniel’a baktı. Duygusuz, yüzüne hiçbir ifadenin konmadığı mimiklerle şehrin parçalanışını izliyordu. Elleri Cosette’in belinde, gözleri ise çok uzaktaydı. Genç kız ona uzanmak ve çenesini suratına çevirip göz göze gelmek istedi. Elini kaldırdı ama henüz Nathaniel’ın çenesine dokunamamıştı ki kristal parmakları rüzgara karışan ufacık parçalara bölündü. Surlar, kaleler, ağaçlar, kısacası tüm şehir tuzla buz olup üzerlerine yağarken zemin çatladı ve çatlaklardan sızan karanlık ışığı bastırmaya başladı. Ağır ağır parçalanan Cosette Nathaniel’ın kucağına devrildi. Neyse ki suratı henüz karanlıkta boğulmamış bir parça gökyüzüne bakıyordu. Ölmek üzere olan güneş ışıkları çatlaklarla dolu suratına akan kanı aydınlatıyordu. Nathaniel’ın üzerine yağan cam parçaları yüzünden paramparça olmuş suratı inatla, aynı noktaya bakmaya devam ediyordu.

    Zaman geçti ve onlar parçalanmaya devam ettiler. Nathaniel’ın son damla kanı, Cosette’in akıtamadığı gözyaşları için gözlerine düşerken, her şey tamamen karanlığa dönüştü.

    Ne görecek, ne de düşünecek bir şey kaldı en sonunda.

Gözlerini bomboş ortak salona araladı. Durmaksızın, cerahatli bir yaradan kan gibi ılık ve ağır ağır sızan gözyaşlarını kurulamaya çalıştı. Midesinde alkolün dışarı çıkmaya çalışan ağırlığını, zihninde ise uyuşturucuların sebep olduğu o geriliği fark etti. Gözyaşları daha hızlı akmaya başladı. Parmak uçlarında kısılıp kalmış o çoktan bitmiş sigarayı aniden yere bıraktı ve kuru kuru hıçkırmaya başladı. Karanlık her fısıltıyı yutarken Cosette’in sebep olduğu en ufak sesi bile alıp büyüttü. Kendi varlığından, kendi hatalarından ve yaşanmışlıklarından utandı. Neden ağladığını, neden paramparça olduğu bir dünyanın kendisine yaşadığı dünyadan daha cazip göründüğünü bilmiyordu. Yanında Nathaniel olduğu için mi? Onunla birlikteyken kıyamet yaşamaya değer miydi? Cosette üşüdüğünü hissederek kendi vücuduna sarıldı. Koltuğun kenarına bıraktığı, yere devrilip dökülmüş viski şişesini yerden aldı ve ayağa kalktı. “Cosette, ayık gezdiğin bir gün var mı senin?” Cevap veremedi Cosette. Alkolün kanatırcasına tahriş ettiği boğazında hissettiği acı komaya girememesinin tek sebebiydi. Etrafında insanlar görüyordu, daha doğrusu silik, üzerine doğru yürüyen siluetler… Uzaklaşma isteği onu ele geçirirken denk geldiği herhangi bir yerden destek aldı, ayağa kalktı. Kızlar yatakhanesine doğru attığı her adımda tüm gerçeklikten, tüm zaman kavramından uzaklaştı. Sanki sert tipiye karşı yürümeye çalışıyordu, devam etmek can yaktığı için durdu. Alkolü içinde tutmak için büyük çaba sarf etti. Devam etmeli. Elini karnına bastırarak yürüdü. Kapı. Kapının önünden geçeceğim. Tüm gücü damarlarından çekilmiş olsa da daha fazla dibe vurmasının imkanı olmadığını biliyordu, yürüdü. Nathaniel’ın çıplak, zihnine saplanan bakışlarını üzerinde hissederken dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. Yanılmıştı. Ağır ağır toprak altına gömülüyordu Cosette. Adımlarını korkakça hızlandırdı, Nathaniel ile yüzleşmeye yüzü olmadığı gibi gücü de yoktu. Yatakhaneye attı kendini. Vücuduna uzanan elleri itti, yardım istemiyordu. Ayakta durmakta zorlansa bile yardım istemiyordu. Cosette’in asıl ihtiyaç duyduğu şeyi ona vermekten acizdi hepsi. Bu yüzden sadece ay ışığının kendisini yönlendirmesine izin verdi. Ellerini cam yüzeye dayadı, görüşü bulanırken yığılırcasına taş zemine kapaklandı. Bir süre öyle, rahatsız bir pozisyonda kukla bir bebek gibi durdu. Bacaklarını içindeki boşluğu doldurmaya çalışırcasına bedenine doğru çekti, yalnızlığını dindirmeye çalışmaktan çok tek parça halinde kalmak istercesine sarıldı onlara. Dizlerine dayadı suratını, sonra, hala ağladığını fark etti Cosette. Artık onları durdurmaya çalışması saçmalıktı, biliyordu ki o gözyaşlarına panzehir olabilecek hiçbir şey yoktu. Kalbi ağırlaştı. Başını dizlerinden kaldırdı ve bakışını yatakhanede gezdirdi. Bulanık gören bakışları ileriyi seçemezsen kapı aralandı, içeriyi yabancı ışık doldurdu. Sadece bir an tanıdık kokuyu soludu genç kız ve bilincini birkaç saniyeliğine de olsa yitirir gibi oldu. Hazır değildi, çok güçsüzdü. Nathaniel’ın kendisini öylesine güçsüz görmesi… Yutkundu. Dayanabilirdi. “Git buradan.” Zar zor bir araya getirdiği kelimeler Nathaniel’in şiddeti tarafından yutuldu. Cosette kusmak üzereydi, gözyaşları hızlandı. Otururken bile dik durmakta zorlanırken Nathaniel tarafından duvara itilince adeta paramparça oldu. Yakınlık… Kaldıramayacağı kadar fazlaydı. Bilekleri duvara sabitlenirken kaçamayacağını, artık o konuşmayı yapmak zorunda olduğunu anladı.

“Burada… Burada olmaz. Ortak salona götür beni.”

____________________________________________________________________________________________________

~ drink up one more time and I'll make you mine.

unhappy cosette is unhappy:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nathaniel Winter
Slytherin
Slytherin
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 18
Gerçek İsim : Nagehan

MesajKonu: Geri: Vitray   Cuma Tem. 13, 2012 6:54 am

“Burada… Burada olmaz. Ortak salona götür beni.”

Gözlerinin içinde hala direnişi görmesi ne kadar zavallıcaydı, Nathaniel için. Hala oralarda bir yerde kendi ruhuna olan inancını arıyordu adamın bir yanı. Bu yüzden gözlerini iyice kısmasına neden oldu bakışlarındaki hüznün ağırlığı. Nefret. Şimdi hayatı boyunca duvarlarını öremek istediğinde kontrolünü asla kaybetmediği, büktüğü, işlediği ve ruhunun her zerresine zerk ettiği bu duyguyu bulamıyordu. Bunu da elinden almayı nasıl başarıyordu! Attığı adım iyice yakınına, tenine sokulmasına neden olmuştu şimdi çıplan göğsünde kıyafetinin incecik tabakasını ve onu hissediyordu. Hızlanan kalp atışlarını, kurtulmaya çalışmadığı halde nefesi ile kalkıp inen göğsünü ve titreyen vücudunu… Dayanması o kadar zordu ki! O şekilde kalabilmek, bileklerindeki kelepçeleri gevşetip tam da avuç içlerine yönelen damarlarının üzerindeki ipeksi teninden başlayarak onu öpüp, hüznünü dudaklarıyla silmemek için sınırlarını zorlaması gerekiyordu adamın. Bu yüzden yüz ifadesi gittikçe daha çok koyulaşıyordu, sabit kalabilmek için. Yine de ondan biraz olsun ayrılmanın ne kadar acı verici olacağını, tüm saflarını nasıl kıracağını biliyordu. Bu yüzden ilerlemek, karanlığın içine düşercesine buğulu bir dalga yaratan yağmur sesinin, uyuyanların nefeslerine dolanıp sardığı bu odadan çıkmak istemiyordu. Ne ona sarılmaya ne de ondan ayrılmaya yetmiyordu işte, Nathaniel Cosette’ye hiç yetmiyordu. Hayatı gibi arada kaldı böylece. Uzun, ne kadar olduğunu hiç bilmediği bir süre gözlerine baktı. Odadaki hiçbir canlının varlığına inanmıyordu artık, hatta nesnelere bile. Silikleşen ve bulanıklaşan dünya gittikçe eriyordu, ağır bir metal halinde işliyordu genç kadının gözlerine. Ve orada yeniden yükseliyordu içinin şehirleri. Hayır, bunları düşünmeyecekti. Ne kadar mutlu olabileceğini ve içini yakan bu dengesiz duygunun nedenini hiç düşünmeyecekti. Bir zamanlar onu tanıdığını zanneden bütün insanların inancını destekleyen taş, buz gibi bir kalbe sahip olacak ve onu koruyacaktı artık, Cosette’nin gözlerinden duvarlar inşaa ederek etrafına… Sonra da asla değişmeden sabit kalacaktı her şey belki pazarlık edip satacaktı ruhunu. Böylece durağanlığını aşardı belki ve başka bedenleri tadar insanların onu unuttuğunu sanmasını sağlardı. Kendisi içinse… Bu kadar çok yalanının arasından kendine söyleyemeyeceği tek yalandı bu; onu unutmak. Öylece bekliyordu işte nefesine bir adım kala, yüzü yüzüne yakın. Reddedilişinin ardında hala ona sahip olmayı arzulayan adamın sesini bastırmak, kendi yaralarını acımasızca kanatmak gibiydi. Ya da saniyeler boyu nefes alamadıktan sonra su yüzüne çıkmak ve inatla devem etmek nefesini tutmaya… Yoksunluk tüm dünyasını çevreleyen sıkıca örülmüş bir ağdı ve ondan kurtulmasının yolu yoktu Nathaniel’ın.

Yüzünü boynuna gömmüştü usulca, özgürlük kokusunu ait olmak istediği tek bağlılıktan içine çekti böylece. Güzelliği başını döndürürken, dudaklarını tam oldukları yerde tenine değdirdi, yumuşacık bir rüya kapısı gibi açıldı ufuklar ve genç adam derin bir nefes aldı tekrar. Orada onunla tamamen sarmalanmışken, düşünmek ne zor ve ne gereksiz şeydi! Dünya sırtında dolaşıp yaralarını sarmaya adanmış biçimli, güzel eller tarafından onarılıyordu sonsuza kadar sanki… Sonra buğulu sesi, duyduğu en güzel senfoni gibi dolduruyordu kulaklarını, ismini söylemesi yeterliydi. Sadece bu dudaklarını şartsız bir kabullenişle takip etmesine yetiyordu. Ellerini kaşmir kadar hafif saçları arasından geçirirken, başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. Bir an olsun ayrılmak istemeyeceği o kurşunu cennet o kadar aradığı ve o kadar bildiği bir yerdi ki, sanki dünyaya onu bulmak için gelmişti. Yıllardır süregelen hayatının en önemli anını yaşarcasına çarpıyordu kalbi ve ruhu bedeninden uçmaya hazırlanan bir kuş kadar hareketliydi şimdi. Onunla olmak ve onun olmak… Zamanın birinde bir yerlerde mutlu son varsa onun için buydu. Daha ilerisini düşünemiyordu. Zihninin sınırlarını zorlayan bir şeydi bu, yalnızca bakması bile kelimelerinin eksilmesine neden oluyordu. Dünya garip ancak yaşamaya ölesiye değerdi bu şekilde. Ay ışığının inşaa ettiği gümüşi yatağın içerisinde, daha önce olmadığı şekilde sarhoş, gülümseyişlerin en sahicisi dudağının kenarında… Uyumak ve uyanmak istemişti. Hiçbir şeyi olmaksızın her şeye sahipken… Ve sonra uyudu. Az önce birlikte yaptıkları dövmeler sızlıyordu ancak acı değildi bu… Ve sabah bunlarla uyanmıştı, gün ışığına karışan. Sonraki birkaç gün, yani bunlarla uyandığı her yeni gün inanılmazdı. Tarif edilemez. Ve bir gün kendi yatağında bütün güzelliğiyle uyumuştu rüyasının ve gözlerini açtığında karanlık soğuk bir yerdeydi, hiç düşmediği kadar derinde… Kalbine yerleşen o ağırlığı kaldırmak için çok uğraştıysa da başaramamış onunla hareket etmeye çalışmış ve her gün varlığını kontrol etmişti… Vücuduna bıraktığı tek izle, görünmeyenlerin dışında. Gidecekse neden sonsuza kadar onu taşımasına izin vermişti…

“Bize bunu nasıl yaparsın?” dedi tekrar bu kez sesi yükselmişti. Yan taraflarındaki yatakta biri mırıldanarak kalktı. Nathaniel’ı görünce önce iyice kısılan gözleri iri iri açıldı. Muhtemelen burada ne aradıklarına dair sorularını hızlıca sıralamak üzereyken, Cosette’yi tek bileğinden tutup ona doğru ilerledi Nathaniel. Yatağın kenarında iken ona doğru eğilip tek eliyle dudaklarını örttü. “Biz gidiyoruz ve sende uyumaya devam ediyorsun… Tamam mı?” dedi tehditkar bir ses tonu ile “Nasıl bir tip olduğumu duymuşsundur sanırım, beladan hoşlanıyormuş gibi görünmüyorsun.” ardından onaylarca salladığı başından elini çekerek kapıya doğru ilerledi. Parmaklarının arasındaki incecik bileği sıktıkça, kendi boğazını sıkar gibi yutkunmakta zorlandığını hissediyordu. Ona bu kadar acıyı tattıran bu kadına hala kristalden yapılmışçasına kırılmasından korkarak dokunması mantık dışıydı. Ama sorgulamanın faydası olmadığını biliyordu genç adam günlerdir. Bu yüzden koridor boyunca ilerlerken tek bir ses çıkarmadı. Ardında kendi gücü ile değişen ritimli adımları dinledi. Ortak salona vardıkalrında içeride alt sınıflardan bir erkek çocuğu masanın başında oturmuştu. Muhtemelen ödev yapıyordu ve onları gördüğüne pek memnun olmamış gibiydi. “Çık dışarı.” dedi Nathaniel, artık yorulmuş, uğraşmayı hiç istemeyen bir ses tonu ile. Ancak çocuk yatakhanede ki kız kadar uslu çıkmadı. Ayağa kalkarken, Nathaniel Cosette’yi bırakmaksızın ilerleyip çocuğun yakasını tuttu. Çocuk masasının üzerindeki asayı alıp göğsüne dayarken, derin bir nefes aldı. “İkimizde bunu yapmayacağını biliyoruz, git.” dedi ve yakasını bıraktı, hızlıca toplanıp çıktı çocuk. Ve sonunda Cosetteye döndü Bakışlarında öfke, onun yüzünde eriyip giden kum taneleri gibi düşüyordu. Bu kadar zayıf olmayacaktı. Nefesini tuttu bakışları dudaklarına kayarken. Sonra bütün vücuduyla dönüp açıkta kalan eliyle belini kavradı. Bedenini bedenine yaslarken itiraz dinlemiyordu. Ve zarif bedenini kendisine kopmamacasına çekerken, kızıl dolgun dudaklarını, dudaklarına hapsetti. Ona nefes alacak süreyi bırakmaksızın, şefkatten yoksun bir öfke ile yakıcı bir öpüşü bıraktı. Aralarında dönen bu şey Cosette’nin canını da kendisi kadar yakıyor muydu, bilmiyordu ancak özlem ve öfke dudaklarında fırtınaydı. Dudaklarını bırakırken yoksunluğu büyüdü, büyüdü… Geri çekilmeden,

“Şimdi söyle Cosette, bize bunu nasıl yaparsın?” dedi nefes nefese.


____________________________________________________________________________________________________

Tolga.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Cosette Favreau
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 18
Gerçek İsim : Kıvılcım.

MesajKonu: Geri: Vitray   Cuma Tem. 13, 2012 1:14 pm

Kalbi sıkışıyordu. Acı hissediyordu ama hiçbir ilacın ulaşıp tedavi edemeyeceği kadar uzak, bir o kadar da derinde. Göz kapaklarına ağırlıklar bağlanmıştı, kapanmak istiyorlardı. Cosette çaresizlik içinde elini gözlerine bastırdı ve sadece kendi haline acımaa niyetlenip, edemeden öylece hareketsiz kaldı. Yavaşça yaşlarla ıslanmış gözlerini kaldırdı ve en değerlisinin duygularla karman çorman olmuş gözlerinin içine baktı. Ah, yeryüzü ile öbür dünyaların felaketi, güneşin ısısını kaybetmesi, belki de dünyanın sonu, yağmur yerine kan ağlayan bir gökyüzü ve tüm bu felaketlerin ortasında tüm kudretiyle, tüm masumiyeti ile duran bir intikam meleği. Onun siniri gezegenleri birbirleriyle çarpışmaya iten, güneşin gözyaşları ile ıslanmasına sebep olan ve duygusuzluğunun yaşamı sona erdirişi, gökyüzünün onun kederi ile yarılıp dünyevi dengeleri altüst etmesi… Nasıl, nasıl, nasıl bir sevgiydi ki bu, Tanrı’nın ona duyduğu ve nasıl bir nefretti ki bu, O’nu Cennet’inden def edişi?

Sadece Nathaniel ve o. Yapayalnız ve muhtaç.

Gözleri ileri bakıyordu genç adamın, göğsü derin ama yorgun nefeslerle inip kalkıyordu. Fildişi teninde mırıltılarla kıpırdanan renkli dudakları hafif aralıktı. Kumral saçlar terli alnına dağılmıştı, elini, kendi kendini teskin etmeye çalışırcasına alnına yerleştirmiş, huzursuz bir yüz ifadesi ile Cosette’e bakıyordu. Tutku. Nasıl ki bir bedenin varlığının temeli ruhu ise, onun varlığının temeli tutkuydu. Genç adamın dudaklarında, hafif terli alnına yapışmış açık renk saçlarında, ince parmak uçlarında, onun öz suyunda tutku vardı. Bir şarkı gibi, hayır, bir ilahi gibi adeta. Ama öyle bir ilahi ki en inanç dolu yüreklerin bir araya gelişi ile Cennet’i bile inleten türden. Yumuşak değil, öfkeli ama saf, aydınlık değil ama pek çok şeyden daha aydınlık, ışığı taşırcasına. Su altında ahenkle dans eden ipek saçlar, zamandan azat edilmiş gözler ve okyanusun en derinlerinin hapsettiği, özgürlüğün şarkısını söyleyen dalgalar… Hayaller…
Zafer.
Üstelik, Cosette ne zaman Tanrı’ya inanmaya başlamıştı?

Elini genç adamın fark etmeyeceğini umarak çıplak tenine değdirdi ve onun kokusu burnuna doldu. Saçlarından, gerdanından ve dirsek içlerinden yayılan, tamamen ona has bir koku, onun imzası. Tam olarak ne olduğunu bilmediği, kimse tarafından çözümlenemez bir varlığa sahip duruşuyla kanına karışan, kalbinin ana besini… Her şey kopuk kopuktu. Cosette O’na bakarken hiçbir düşüncenin sonunu getiremiyor, sabredemiyordu. Sanki konuşmaya, düşünmeye ayırdığı her an, genç adamla geçirebileceği zamandan çalıyordu. O yokken mutlu olabilmek, o yokken kahkaha atabilmek suçluluk duygusunu da beraberinde getiriyordu. O’nun hayatına dahil olmak istiyordu, O’nun hayatının bir parçası olabilmek…
Ne şekilde olursa olsun, sadece ‘bir şekilde’.

Garip ve yoğun bir duygu hali içindeyken Nathaniel’ın kendisini sürüklemesine izin verdi. Onunla gitmek istiyordu. Oysa her adım bir öncekinden daha büyük bedellerle atılıyordu ve Cosette tüm gücünü yitiriyordu. O gece Nathaniel’ın gözleri uçurumları andıran büyük yarıklara dönüşmüştü, Cosette bedeninin o boşluklarda can acıtacak kadar ağır düştüğünü hissedebiliyordu. Artık alkolün sebep olduğu boşvermişlik yoktu, artık alkol dışarı çıkmaya çalışıyor, Cosette her defasında bastırıyordu onu. Bakışlarını Nathaniel’ın sıktığı bileğine çevirdi. Canı acımıyordu, hayır, Cosette çok daha büyük acılar çekmişti. O an son gözyaşı damlasını da akıttı ve Nathaniel’ın peşinde, onun adımlarına ayak uydurmak konusunda beceriksiz, ilerlemeye başladı. Genç kız çıplak ayakları üzerinde ortak salona sürüklendiğinde artık dinlenecek güçten bile yoksundu. Son bir kez daha yerleştiği yerden edildi oysaki, Nathaniel’ın genç kızın suratına bakmaya bile tenezzül etmediği bir çocuğu hırpaladığını gördü. Başını hafifçe kaldırdı yeniden ve tüm kalbiyle beklediği o ödülü dudaklarında hissetti. İçinde ölü yanardağlar hayata döndü. Alkolün tüm yanıltıcı etkisine rağmen hayatını kurtaran o dudakları tanıdı Cosette. Kulaklarının ardında ismini çıkartamadığı, o gece Nathaniel’ın kibar dudak hareketleri ile eşlik ettiği şarkıyı duymaya başladı. Kalbi adeta genişledi, diğer tüm yaralar kapanırken Cosette bütün olarak bir yaraya dönüştü adeta. Güçsüz kollarını kendini kıyametten korumak adına Nathaniel’ın güçlü omuzlarına sardı. Bedenleri arasında gerçekleşen o aşinalık hissini tattı. Ayrılmak zorunda kaldıklarında ise adımları geri geri götürdü onu. Dizlerine çarpan koltuk kolunu hissedince vücudunu geri bıraktı ve adeta koltuğa sığındı. Yeniden yaşarmış gözlerini ona çevirdi, eliyle Nathaniel’ın bileğini kavradı. Kendine doğru çekti, yanına oturttu onu.
Eli, zaafla hareket etti ve beyaz tenin üstüne dağılmış bakır rengi saçlara dokundu, zevkle ürperirken parmaklarının ucunda ipeksi saçlar, burnunda onun kokusu, kendinden geçti. Az önce, ruhunun derinliklerini dolduran aşk çanağından taşmaya başladı fakat artık masumiyet yoktu. İçinde bambaşka duyguların nefes aldığını hisseti, bambaşka benliklere bölündü ve genç adamın saçlarına doladığı parmaklarını kenetledi. Şehvet, kıskançlık, kaynağı olmayan bir intikam dürtüsü, genç adamı diğer insanlardan ayırıp saklama dürtüsü… Onu kimsenin bulamayacağı, kimsenin göremeyeceği bir yere hapsetmek için yanıp tutuşmak… Cosette kapattığını anımsamadığı gözlerini aniden açtı ve bakışları alev alev yanan gözlerle karşılaşınca fark etmeden Nathaniel’a sokulduğunu fark etti. Parmaklarının arasında birkaç tel kopmuş saç vardı, pişmanlıkla dudaklarını ısırdı ve koltuktan kalkmaya yeltendi. Nathaniel’ın güçlü parmakları bileğini yakaladı. Hareket edemedi. Hissettiklerini tarif etmenin imkanı yoktu. Sanki Cosette, alev alev yanıyordu ve Nathaniel’ın parmakları teninde buz gibi kayıyordu, Cosette’in kalbine giden tıkalı yolları açıyor, yaralarını iyileştiriyor, O’na geçmişi unutturuyordu. Gözlerinin önünde, hayallerinde bomboş bir tuval belirdi ve Cosette o an nasıl hissettiğini, o tuvali hangi renge boyayabileceğini düşündü.

Tutku. Kırmızı olmalıydı.
Hayır.
Bir savaş.
Renklerin değil, Cosette’in kendi savaşı.
Hayır.
Nathaniel’ın Cosette ile savaşı.
Aşk.


Tuval ağır ağır bir tabloya dönüşürken onlarca, yüzlerce renk her duygunun temsili olarak şaheseri inşa etmeye başladılar. Cosette’in dudaklarında anlamsız bir gülümseme belirdi. Zihninde dahi olsa, az önce o güne kadarki en vahşi, en çiğ ama en güzel eserini yaratmıştı. Zihni bir atölyeydi ve tablosu muhtemelen insanlığı temsil ediyor olmalıydı. Nathaniel, Cosette’in bileğini bıraktı ve Cosette üzerindeki gerginliği attı. Genç adam sorgulayan bakışları omuzlarına taşınması imkansız bir yük gibi binmişti. Bileğini yakalayan elin onu okyanusun derinliklerinden kurtaracağını ummuştu ama Cosette ağır ağır da olsa o elin kendisini dünyanın merkezine, yani Nathaniel’e sürüklediğini sezmişti. Dalgalar, yüzünü yakıyordu.
“Ben… Öyle olması gerekiyordu, öyle olması gerektiğini hissettim.”
Nasıl konuşabildiğine şaşırdı bir an. Ok gibi üzerine saplanan gözlerdi onu konuşmaya zorlayan. O gözler üzerinde katalizör etkisi görürken koltuğun kadife kumaşını avuçladığını fark etti. Nathaniel ile ilgili garip bir şey, her onun yanına yaklaştığında tüylerini diken diken ediyordu. Sanki, sürekli Cosette’in adını fısıldıyor, sürekli onu çağırıyordu. Kahinatın en güzel sesiyle, tüm cihanın en hoş tınısıyla… Buna rağmen o sesin Cennet’e ait olmadığından emindi. Öylesine baştan çıkarıcı, gece onu en mahrem anlarında yakalayan, onu zihninin en yasak köşelerinde avlayan ses en derin Cehennem çukurlarından yükseliyordu. Anlam veremiyordu, Tanrı’nın kutsallığını ve Cehennem’in habis gölgesini bir ruh nasıl aynı anda içinde barındırabilirdi? Derin, güçlü bir nefes çekti içine. Keder yüzeye fışkırırken Cennet’ten kovulmuş gibi hissediyordu ve kendisinden önce Cennet’ten kovulan gibi o da zifiri karanlıkta boğulan alevlerin arasına, Cehhem’e düşüyordu.

____________________________________________________________________________________________________

~ drink up one more time and I'll make you mine.

unhappy cosette is unhappy:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nathaniel Winter
Slytherin
Slytherin
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 18
Gerçek İsim : Nagehan

MesajKonu: Geri: Vitray   Salı Şub. 12, 2013 8:43 pm

Hayatına geriye dönüp bakmazsızın yürüyen bir adam için sorgulamak, metrelerce derin toprak bir çukurda çıkışa tırmanmak gibi bir şeydi. Nathaniel içinse o çukur, kaygan, üstü ıslak metal duvarlarla çevrilmişti. Bir şeylere ulaşmasının imkânı ne denerse denesin olmayacaktı… Yaptığı buydu işte. Ve yine hiçbir şeydeydi. Tam olarak orada… Bir yerlerde bir şeyler yapmak için var olduğunu düşünme anları şimdi yıllar öncesine aitmiş gibi gelse de, işte tam olarak burada bu kokunun başını döndürdüğü anlarda düşünür olmuştu tüm bunları. Kendini bir şeylerin kurtarıcısı gibi hissetmesine ise şimdi yine aynı koku engel oluyordu. Cosette ona önce bir dünya sunmuş sonra tümünü elinden almıştı. Parmakları arasından kumral bir deniz gibi akarken saçlarından başlayarak bütün vücuduna dolanan bu dünya ona sunulandı işte. Sonra sahiplenircesine sıktığı avuç içleriyle birlikte derisinde ufak sızılarla kopan saçları da öyle… Ona ait olan ve Cosette’nin el koyduğu hiçbir şey yoksunluk yaratmıyordu. Yoksunluğu yaratan kalkıp yerinden ayrılmaya kalkmasıydı işte. Bir dünya bu şekilde yıkılıyordu. Onu daha fazla kendisinden ayrı tutmayacaktı. Fildişi tenine kilitledi parmaklarını ve gitmek üzere olduğu yerden döndürdü onu. Yanına çökerken, kokusu ve gözleri de onunla geldi. Bakışları kenetlenirken gece, diye düşündü benim gecem ve tüm gündüzlerden aydınlık…

“Ben… Öyle olması gerekiyordu, öyle olması gerektiğini hissettim.”

Hayır, gerekmiyordu. Yalnızca bir açıklama beklerken nasıl bu kadar çok karışıyordu her şey. Daha önce hiç yaşamamış olduğu bu şeyi aşıp ona ne olursa olsun onunla burada ve geri kalan hiçbir şeyi umursamadan kalmak istediğini nasıl söyleyecekti? Cesaret…Cesaret yalnızca onunla iken var olan bir şeydi, onsuzken ölüme bile cesaret edemiyordu. Ama bugün onu görmüştü işte, gözlerine bakmıştı ve dudakları… Dudaklarının tadı yeniden aydınlatmıştı dünyasını. Peki, öyleyse ne bekliyordu. Açıklama yapmadan doğruldu yerinde, bir anda kolları ile sardı genç kadının bedenini. Şaşkınlıkla iki yanından sarkan kolları hareket edemeyecek pozisyondaydı. Ve saçları yüzüne değiyordu Nathaniel’ın. Dudakları kulağının tam yanında hareket etti.

“İstediğin her şeyi alabilirdin. Öyle olsaydı eğer acıtmayacaktı. Ama sen… Gözlerini götürdün Cosette. Ve bu çok acıttı. Şimdi, yalnızca sorular sormaya gelmiş olsam da… Asla söylemeyeceğim. Hayır, söylemeyeceğim. Ben… Birine hiç aşık olmamıştım biliyor musun? Elbette, bilmiyorsun.”

Sonra bıraktı onu ve yerinden kalktı hızla. Gözlerinin önünde ölebilirdi. Evet, tam burada kalbi ağır metalden yapılmışçasına sert ancak ona tezat hızla atıp, göğsünde sancılı bir saplantı bırakırken ve dünyası, cenneti; kurtuluşu ve yıkımı simsiyah gözleriyle ona bakarken, vücudunda bıraktığı her dokunuş hala sızlarken, ölebilirdi. Bundan gocunmazdı hiç. Zaten yaşadığını kalbi onun nefesinin ritmine tutunduğunda fark etmişti bir tek, zamanın neresinde olursa olsun geri kalan dalga dalga bir fotoğraftan ibaretti. Ondan başka hiçbir figürü seçemiyordu Nathaniel. Ve o da çerçeveyi terk edip gitmişti işte… Anlamsız, okunaksızdı ömrü. Ve şimdi, ve hala, ve ne yazık ki fark ediyordu ki… Dönmeyecekti. Ona göre, böyle olması gerekiyordu… Eskiden, yani Cosette’den önceki gibiyken, bırakabilirdi… Bırakırdı akıp gitsin ömrüne yeni insanlar alır, izlerini yavaş yavaş silerdi. Hoş o zamanlar insanların üzerinde iz bırakmasına da izin vermezdi… İzler, şimdi büyüyen devleşen ve beynini kemiren yoğun bir bulutun parçalarıydı, onlar Nathaniel’den daha güçlü nefes alıyorlardı. Böylece biliyordu; artık bırakmak yoktu. Akış yoktu ve hiçbir şey süremeyecekti eskisi gibi. Kalbi ritmini bulamayacak, nefesi yetmeye başlamayacaktı. Biliyordu, ya Cosette olacaktı hayatında ya hayatı olmayacaktı. Bu yüzden tam burada ve gözlerinin önünde ölebilirdi. Cesaret… Biliyordu, onsuz ölüme bile cesareti yoktu… Öyleyse ölecekti, burada ve gözlerinin önünde. Onunla, onun gözlerinde verecekti son nefesini.

Cosette…
Yaşamı, ölümü…
Hiçliği ve var oluşu…
Celladı…


Yüzüne baktı tekrar bütün hatlarını ezberlemek istercesine. Fildişi tenine, hafifçe çıkık güzel elmecık kemiklerine, bir gül yaprağı kadar kızıl dudaklarına, kuzgun karası saçlarının tenine değişine ve gözlerine… Gece kadar derin gözlerine… Bütün zamanı yutan gözlerine… Tek sahibine… Daha güzel bir ölüm düşünemiyordu. Ellerine baktı, incecik, uzun zarif parmaklarına ve bembeyaz tenine gölgeler halinde düşen belli belirsiz damarlarına. Öyle güzeldi ki… Gitti koltuğa çöktü. Gözlerini ayırmadı gözlerinden hiç. Ellerini saçlarında gezdirdi bakışları kararırken…Adı kadar cesur olacaktı onun… İncecik kumaşlar gibi usul usul tenini okşadı saç telleri, gözlerinin üzerinde birikmişti durgun sular halinde dakikalar. Yalnız onlar vardı, şöminedeki ateş bile susmuştu. Pencerenin kenarından geçmeye utanıyordu rüzgar. Önce eğilip saçlarını öptü usulca sonra alnını… Sonra alnını ve göz kapağını… Gözyaşının tadını aldı elmacık kemiğini öperken… Sonra dudağını ve kenarını sonra boynunu öptü… Şefkatle ve acelesiz… Kulağının ardından öptü. Bıraktı, gözlerine baktı tekrar, yalvarırcasına.

“Cosette,” dedi, “Öldür beni… Aşığım sana…”

Ellerini tuttu kaldırdı, bileğinden öptü. Bakışları gözlerindeyken, son kez avuç içinden öptü, oradaydı ölümü…

-RP SONU-

____________________________________________________________________________________________________

Tolga.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Vitray
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: