AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Yıldız Kayması

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Joshua Chauncie
Profesör
 Profesör
avatar

RÜTBE : İKSİR
Gerçek İsim : Tolga1.
Yaş : 23

MesajKonu: Yıldız Kayması   Salı Ağus. 16, 2011 10:38 pm

...

____________________________________________________________________________________________________
.

.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Joshua Chauncie
Profesör
 Profesör
avatar

RÜTBE : İKSİR
Gerçek İsim : Tolga1.
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Yıldız Kayması   Salı Ağus. 16, 2011 10:38 pm

‘Aşk arıyorsan, yıldızlara bak’ demiş bir şair, duygusal bir dörtlüğün sonunda. Birbirine parıldayan, dokunamayacak olsa da her gece aynı yerde buluşan sevdalılardı yıldızlar. Bazen çok uluortaydı sevdaları, ışıltısı dikkatinizi çekiverirdi ama bir şekilde, çabucak da kaybederdi dikkatinizi. Bazen çok uzaktaydı, sadece adını duyabileceğiniz bir sevdanın askerleriydi onlar ve siz teleskoplara sarılır, onları arardınız. Kendilerine mesken edindikleri kuytu köşelerinde dokunmadan bakma kurallarını hüzünle uygularken, gözlerinizden kaçmaktadır onlar ve siz gözle göremeseniz de inanırsız o sevdanın büyüklüğüne, ararsınız, ararsınız, ararsınız. Bazen dayanamaz bir tanesi, tenine dokunma olasılığı yarin, baştan çıkarır, gözünü karartır ve yıldız bırakır kendini boşluğa, kayar, kayar ve insanlar bu hüzünlü sahnede dilek tutarlar. Ne denli bencillik yaptıklarının farkında değillerdir. Onlar da kendi sevdiklerine ulaşmanın bir yolu olarak görürler belki de bu buluşma teşebbüsünü. Ancak sonra, umut bağladıkları yıldızlar gibi kayar, kayar ve sönerler.

Düşünceli bakışları milyarlarca yıldızdan görebildiklerinin üzerinde usulca kayarken, kavuşamayan bunca aşığa inat sevdiğini kollarının arasına alabilenlerin ne kadar şanslı olduğunu düşünüyordu. Kendisi bu şansa vakıf olamayan çoğunluğa dahildi ve aslına bakılırsa bunu o kadar önemsemez olmuştu. Büyük kısmı yalnız geçen ömründe birilerinin eksikliğinin ne kadar şiddetli yaşanabileceğini anlamıştı defalarca. Birilerine ne kadar muhtaç olunabileceğini… Ama şimdi, yeni yeni soğumaya yüz tutmuş duyguları, geçmiş hatalarının yıprattığı yüreğini terk ederken, bundan sonra da yalnız kalabileceğini biliyordu. Hatta, ellerini ceplerine yerleştirmiş, geniş ön bahçede yıldızları izlerken, kendini yalnız hissetmekten uzaktı. İçinde tarif edemediği, belki biraz umudu çağrıştıran duygular vardı ve neden hissettiğine dair en ufak bir fikri yoktu. Yine de düşüncelerini daha fazla bu konu ile oyalamadı, ellerini ceplerinden çıkarıp yakasını el yordamıyla düzeltti, ardından çekingen ve usul adımlarını balo salonuna yöneltti. Bir süredir bahçede bekliyordu ve nedense doğrudan içeri girmek istememişti ancak şimdi, kalabalık iyiden iyiye toplanmışken girmenin vaktinin geldiğini düşündü.

Turkuaz ve beyaz tonlarda ince bir zevkle işlenmiş dekorasyon henüz salona ilk adım attığı anda dikkatini çekmeyi başarmıştı. Dünyanın çeşitli yerlerinden bir çok kültürün izleri sanki özenle yerleştirilmişti her tarafa ve siz her nereli olursanız olun, burada kendinizi kendi evinizde hissedebilirdiniz. Joshua, adımlarına biraz daha özgüven verebildiğini umarak kalabalığa doğru ilerledi. Yerlerde sihirli bir duman tabakası vardı ve her ne kadar sığ olsa da ayakların görünmesini engelliyordu. Büyücü herhangi bir ayağa basmamak için azami dikkat gösterirken, nereye gideceğini bile düşünmediğini fark etti. Balo salonunun girişinde bir müddet duraksadı. Heyecanlı öğrenciler, kimisi ona çarparak hatta, balo salonunun kalbine doğru ilerliyor, bir kısmı dans pistine yönelirken bir kısmı içkilere yöneliyordu. İçkiler. Başlangıç için kendisine bir içki almasının doğru bir hamle olacağında karar kıldıktan sonra adımları bara doğru yöneldi.

Ateş viskileri, meşede bekletilmiş şekerli içkiler, öğrenciler için kaymak biraları ve diğer çeşitli içkiler ile atıştırmalar bara özenle dizilmişti. Bu manzara Joshua’yı bir anda, yıllar öncesine, benzer bir açılış balosuna götürdü. İki yakın arkadaşı ile barın karşısında dikilip, kaymak birası dışında herhangi bir şey almaya yeltendiklerinde olabilecek olayları kestirmeye çalışıyorlardı. Uzun uzun düşünmüşler ve sonunda ateş viskilerine giden kestirme bir yol gibi, uygun bir plan yapmışlardı. Gece sonunda, içtikleri bol miktarda ateş viskisi ile, ayılmanın en basit yollarından biri olarak kendilerini göle attıklarında, kahkahalarla övüyorlardı zekalarını. Nasıl da başarmışlardı ama! Bir Ravenclaw öğrencisi olarak, bu planı yapmaları zor değildi zaten ama aynı zamanda cesur olduklarını da kanıtlamışlardı. Bu cesaret gösterisi aynı zamanda Vyonne’un kalbini de kazandırmıştı o gece. Gölden çıktıklarında sırılsıklam, onu görmüş, beraber avlu boyunca yürümüş ve o gece ilk öpücüğünü almıştı. Bir lanet gibi gördüğü kaderinin ilk temellerini atmıştı kendi elleriyle o gece ve hala, o geceye bir kez daha dönme şansı olsa yine aynı şeyleri yapacağını düşünüyordu Acı çekmişti, çok acı çekmişti ama yaşadıkları güzel günlerin hatırına bu acılara katlanıp katlanamayacağından emin değildi.

Joshua düşüncelerin derin sularından sıyrılıp yüzeye ulaştığında kendini içki kadehlerine dalmış, öylece dikilirken buldu. Anılar, geçmiş onu hiç olmadık zamanlarda yakalayabiliyordu. Belli belirsiz silkti başını iki yana, sonra birkaç adımla barla arasındaki son mesafeyi de kapattı. Bir müddet daha inceledikten sonra meşede bekletilmiş şekerli içkide kararını kıldı ve sağ eli ile kadehe uzanırken, sol omzunun üstünden geriye dönüp etrafa bir göz attı. Jace buralarda bir yerlerde olmalıydı sonuçta. Bu esnada boşlukta birkaç kavrama yeltenişi ardından kristal yüzeye çarpan sağ eliyle, önüne döndü aniden. Sonra dokunduğu kadehin başka bir elde durduğunu fark etti, içi boş bir halde.

____________________________________________________________________________________________________
.

.


En son Joshua Chauncie tarafından Çarş. Ağus. 24, 2011 4:06 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Yıldız Kayması   Salı Ağus. 16, 2011 11:27 pm

    Lütfen her şey düzelsin.
    Dilekler. Kabul olduğu görülmemiş olsa bile, insanoğlunun kendini avuttuğu cümlecikler. Derin kuyulara atılan paralara benzeyen hayatlar. İnsanların hayatlarını yoluna sokabilmek için başvurabilecekleri en aciz şey. Bir zamanlar küçümsediğim insanların statüsüne gelmiştim işte. Her şeyin düzelmesi için yalvarıyordum tanrıya. Ya da geceleri yürüyüşe çıkıp, kayan yıldız arıyordum göklerde. İnsan yalnız kaldığı zaman muhtaç olurmuş batıl inançlara. Bir şeylere inanmak öyle bir rahatlatırmış ki insanı. Hayatta bir dayanağının olduğunu hissetmek, her şeyin güzel olacağı hissini yerleştirmek içine, gerçeklerle o kadar zor ki. Saçma sapan inançlarıyla yaşayan insanlara, bir tanesi daha eklenmişti işte.

    Umusuzluk fışkıran yalvarışlar, sonunun gelmeyeceğinden emin olduğum bir yalnızlık. Hayat nasıl da vuruyordu insana. Bir yıl önce istediği her şeye sahip, mükemmellikler kraliçesini oynayan ben, şimdi dört milyarlık dünyada yalnız kalmayı becerebilmiştim. Yalnızlığı niye hak ederdi ki insan? Tanrı neden beni bununla sınıyordu? Hayatta tek değer verdiğim adamın parmaklarımın uçlarından kaymasına, Tanrı nasıl izin vermişti? Bir zamanlar herkesin imrenerek baktığı ben, şimdi acınılacak haldeydim. Dış görünüş olarak hala mükemmelleri oynuyordum. Tanrı’nın bahşettiği mükemmel bir vücut, belirgin dudaklar ve dolgun göğüsler. Peki iç olarak? Bir insanın kalbinin ne kadar boş olması mümkünse, o kadar boştu işte. Hayatımın hatasını yapmıştım, koskoca kalbe sadece bir kişi sıkıştırarak. Oysa Tanrı kocaman bir kalp vermişti bize. Gereğinden fazla insanı alabilmemiz için. Yalnız kalmamamızın garantisiydi belki de, kalbimizin dolu olması. Ama hayattaki diğer her şeyin varlığını unuturcasına aşık olmuştum bir adama; Mathias. Geriye kalan tek şey, paramparça olmuş bir kalp, yalnız geçen uykular ve içki şişelerinin dibine vuran geceler. Nefret ettiğim insan tipine bürünmüştüm, umutsuz, aciz, yalnız. O’nun gidişi, hayattaki her şeyimi sömürmüştü. Hiçbir zaman toplanamayacağımı bildiğim kadar dağılmıştım. Suratım artık öyle ifadesizdi ki. Gülümseyemiyordum mesela, yüz kaslarımı çalıştırmak dünyanın en zor uğraşı olmuştu. Sinirlenemiyordum. Konuşamıyordum bile. Son günlerde konuştuğum tek şey, aynadaki yansımam olmuştu. Az önce yaptığım gibi, diliyordum aynaya bakarak. Bir kadın bakıyordu bana aynadan. Duru bir güzellik. Çilek rengi bir elbisenin altına gizlenmiş muazzam bir vücut. Pembenin en güzel tonuyla boyanmış dolgun dudaklar. Açık omuzlara kadar inen kıvır kıvır saçlar. Muggle filmlerindeki perilere benziyordu kadın. Ayaklarına kadar uzanan elbisesi ve elbisesinin göğüslerini sıkıştıran korse kısmıyla, kesinlikle bir Tanrıçayı andırıyordu. Peki surat neden bu kadar ifadesizdi? Kendime bakıyordum aslında. Bunu idrak etmem niye bu kadar zor oluyordu? Kendimi de tanımak istemiyordum adeta. Aynaların hepsini örtüp, kendi suratıma bakmayı yasaklamalıydım. Her şey benim yüzümden olmuştu. Mathias’ın beni terk ediş nedeni, benim aptal gururumdu. Bu yüzden nefret ediyordum aynadaki yansımamdan. Kendimi bile görmek istemeyecek kadar acizleşmiştim. Buna rağmen gönlümün el verdiğince süslenmiş, her yıl iple çeksem de bu yıl katılmamak için her şeyi yapabileceğim baloya gidiyordum işte. Hogwarts, efsanelere yuva olmuş bu ölünesi şato, bütün çalışanlarını dizmişti hazırlıklara. Gecenin sürprizini bozmamak için hiç kimse alınmamıştı salona. Gizli bir tema, telaşlı hazırlıklar. Hogwarts’ın en güzel gecesi olması gereken gecemi, barda tek başına sabahlayan dul bir kadın gibi geçirecektim, bunu hak ediyordum sadece. Aynadaki yansımama son bir kez baktım.

    Hangi ara geldiğini bilmediğim Balo Salonunu tanıdık bir telaş alıp götürmüştü resmen. Bütün kızlar en güzel olma yarışına girmiş, en taş çocuğu kim kapacak kavgaları boy göstermişti her yerde. Tatlı bir hazırlık evresinden geçildiği belliydi. Portreler bile yerlerinden ayrılıp balo salonuna akın ediyorlardı, gece olacakları izlemek için, çok da lazımdı sanki. Korkak adımlarla girdiğim balo salonu, tersine dönmüştü sanki. Krem rengi ayakkabılarımı kapatan gümüşi bir sis kaplamıştı her yanımı. Kahkahalar çınlıyordu bir daha hiç duymamayı dileyen kulaklarımda. Gürültü, beynimi patlatmaya yetebilecek kadar fazlaydı. Bir zamanların parti kadını Ada, şimdi yaşlı bir kadın gibi her şeyden rahatsız oluyordu işte. Hayat. Fazla kalabalık bir pist, cilveleşen çiftler. Yıllar geçtikçe hiçbir şey kaybetmiyordu Hogwarts. Güzelliklerine güzellik katıyordu hatta. Öğrencilik yıllarımdaki gibi, hala balo havası hakimdi o tuzla karışmış havaya. Ama bu güzellikleri keşfedemeyecek kadar mutsuzdum. Güzel olan her şey uzak durmalıydı gözümden. Ama etraf o kadar güzellikle kuşatılmıştı ki, benim uzak durmam olacaktı en iyisi. Sıkkın adımlarla yürüdüğüm bar, umduğum gibi birkaç yabancı dışında boştu. Önüme çıkan ilk tabureye oturdum. Sarhoş olmak istiyordum. Alkole ne kadar dayanıklı olsam da, kendimi kaybetmek istiyordum. Ama yeri de değildi, zamanı da. Bıkkın gözlerle röntgenledim etrafımı. Tam yanımda benim için konulmuşçasına bir bardak duruyordu. İçinde ne olduğu pek de önemli değildi. Kafamı olduğum ortamdan uzaklaştırmak, kesinlikle kafiydi. Birkaç santim ötemdeki bardağa uzattım ellerimi. Kavrayıp çekerken, gözlerim barın arka kısmındaki şişeleri tarıyordu. Bir terslik vardı. Kadeh gelmemekte ısrar ediyordu sanki. Hızlıca çektim kadehi, parmağıma dokunan parmaklar bunun çok yanlış bir hareket olduğunu anlatıyordu adeta. Bir hışımla bana doğru gelen kadeh, karşı tarafın bırakmasıyla yan dönmüştü. İçinden dökülen krem rengi bir sıvı elbiseme dökülürken, ağır çekim izledim sanki. Sakarlığıma lanetler ederek, buna neden olan ikinci insanı aradı gözlerim. Öğrenciyse eğer, çok sıkı bir ceza bekliyordu onu. İki göz buluştu, sessizliği yardı sanki. Yaşadığım şok, nerede olduğumu tamamen unutturdu, elimdeki kadehi gürültülü bir şekilde yere düşürmeme neden oldu. Joshua? Burada ne yapıyordu? Beş yıl önce tanıştığım, başına gelenlerden dolayı ne haddime düşüyor bilmiyorum ama kahrolduğum adam, karşıma oturuyordu. Şok havada bir bulut gibi asılı kaldı adeta. ”Bay Chauncie? Siz? Ne yapıyorsunuz burada?”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Joshua Chauncie
Profesör
 Profesör
avatar

RÜTBE : İKSİR
Gerçek İsim : Tolga1.
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Yıldız Kayması   Çarş. Ağus. 24, 2011 4:06 pm

Adalicia.

Pamuktan örtünün kapattığı caddede koşmaktan kendisini alıkoymakta güçlük çekiyordu bir adam. İçinde uçarı, ele avuca sığmaza bir kalp atıyordu delicesine ve heyecanı donmuş parmakları kadar somut bir varlık halindeydi. Adımları bir öncesinden daha hızlı, daha büyüktü sanki. İki katlı ahşap eve yaklaştıkça daha da büyüyor, daha da hızlanıyordu adımlar, önce bahçeye ulaştı, ardından kolaylıkla aşıp evin maun kapısına ulaştı. Genç adam titreyen elinde her an yere düşecek gibi durana anahtarlığı evirip çevirdi, nihayetinde doğru anahtarı bulana kadar. Kapıyı açtığında, dışarının soğuğu bir anda kesildi. Kar durdu, zaman durdu, dünya durdu ve varlık kavramı bir anda anlamsızlaştı genç adam için. Kaskatı kesildi, ancak bunu ona yapan tenindeki değil göğsündeki keskin soğukluktu. Uzuvlarının uyuştuğunu hissetti. Kim orada, onun yerinde olsa, karısını ve çocuğunu kanlar içerisinde yerde bulsa aynı tepkiyi verirdi herhalde.

St Mungo’ya ulaştıklarında bir şeyler için geç kalmış olmaktan ölesiye korkuyordu. Hayatında ilk defa bu denli şiddetli bir korkuyu duymuştu ve bu korku gitgide daha derinleşiyor, kalbinin derinlerine kök salıyordu. İhtimaller zinciri milyonlarca halkasıyla uzun, çok uzundu. Korktu genç adam, onları kaybetmekten korktu. Ama ölmediler. Yaklaşık iki ay sonra gözünü ilk açan kadın oldu. Adam yanı başlarında bekliyordu gecelerdir, çocuğunun kendine gelmesini istediği kadar karısının da kendisine gelmesini istiyordu, ancak gözlerini açtığında kadın, bir an bile gözünü gözlerine çevirmedi. Kadına tek kelime etmedi, neden döndüğüne dair ve ona en ufak bir tepki vermeyi çok gördü.

Çocuk kadından bir hafta sonra kendine geldi. Konuşmuyor, uyarılara neredeyse hiç tepki vermiyordu. İkisi de güçlü bir nazara hedef olmuşlardı, şifacıların teşhisi buydu ancak kadın kimin yaptığını söylememek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Zaten çocuk, o ağzını bile açmadı. Sonradan öğrendi adam her şeyi. Karısı onun yokluğunda umudunu kaybedince bir başka adamla görüşmeye başlamıştı. Onunla beraber olmuş, gecelerini onda geçirmiş, hatta işi abartıp adamı eve bile getirmişti. Elbette küçük çocuk annesinin yatak odasında yatan bu yabancı adamın kim olduğunu sorgulayacaktı. Sorgulamıştı da, bir gece yine adam annesi ile sarmaş dolaş, sallana sallana eve geldiğinde dikilmişti karşılarına. Alkol denen o şeyden içmiş olmalıydılar, ayakta durmakta bile zorlandıkları çok belliydi. Adam çocuğa ters bir söz söyledi, sonra çocuk, çocuk aklı işte, karşılık verdi. Tartışma büyüdü, adam öfkelendi, alkolün kontrolsüzlüğüyle çekti asasını ve bildiği ağız nazarlardan birini yaptı. Kadın kendini kalkan yapmaya seyirtti, araya atılarak. Nazar kadına isabet etti, ardından sekip küçük çocuğa ulaştı.

O zaman tanışmışlardı genç şifacı ile. Adı Adalicia’ydı. Onlarla ilgilenen o olmuştu, elinden geleni yapıp, karısını ve çocuğunu kurtarmıştı. Çok geceler o hastane odasında oturup sohbet etmişlerdi. Adam kadına acılarını anlatmış, kadın ona şifasını sunmuştu.

Günler geçiyordu. Adam karısını affetmeye hazırdı. Sonuçta onu terk edip dünya yolculuğuna çıkan kendisiydi, geride kucağında ufak bir çocukla onu ortada bırakan oydu. Ancak bir sabah yine hastaneye gittiğinde kadının yatağının boş olduğunu gördü. Gitmişti. Karısı artık yoktu. Çocuğunu aldı, azılı çapkın ve uçarı karakterini o karlı akşamda bırakmıştı zaten, şimdi gerçek bir baba olmaya hazırdı. Yeni bir ev tuttular. Yaşamlarına baş başa devam ettiler.

Joshua anıların, rahatsız edici duyguların ve daha birçok şeyin esaretinden kurtulabildiğinde, gözlerini birkaç kez daha kırpıştırdı. “Adalicia. Sensin!” Fazla samimi kaçma ya da yanlış anlaşılma ihtimalini düşünmeden kollarını genç kadına sardı. Çenesini kadının omzuna yasladığında, eski bir dostu görmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu düşünüyordu. “’Siz’li safhayı geçtiğimizi sanıyordum.” dedi geri çekilirken. Azarlar gibi bir sesle, ama suratındaki muzip ifade sayesinde kendi kendisi ile çelişirek. “Joshua.” diye düzeltti kadını. “Ben artık buradayım. Sihir Tarihi Profesörü olarak göreve başlıyorum bu dönem. Peki ya sen, sen ne arıyorsun burada? Ne o, hasta kalmadı da arayışa mı çıktın?" Gülümsemesi iyiden iyiye büyürken, bir eli istemsizce, kadının dağılmış buklelerinden birine uzandı ve usulca omzunun arkasına bıraktı.


____________________________________________________________________________________________________
.

.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Yıldız Kayması   C.tesi Ağus. 27, 2011 9:56 pm

    Karşıma dikilmiş iki göz, hayatımda ilk defa bir olayı yaşatıyordu bana. Hani hep anlatırlar, eski dostla karşılaşmanın verdiği mutluluk hissini. Zerre kadar alışılmadık bir his kaplamıştı her bir yanımı. Az önceki havasızlıktan çıkmıştım, ciğerlerime umutsuzluk dışında dolan şeyler vardı. Tuhaf bir umut kaplamıştı her bir yanımı. Kafamı bir gece olsun başka şeylere verebileceğim gerçeğini katmıştı bana bu bir çift göz. Bunun paralelinde ne duygular, anılar akıyordu o gözlerden. Neler yaşamıştık birlikte, hepsi film şeridi gibi sıralanıyordu adeta. Hayattaki en büyük acısına tanık olmuştum bu adamın. Yanlış seçimler, doğru olmayan insanlar, masum bir çocuğun acımasızca cezalandırılışı ve bunların hepsinden habersiz, eve geldiğinde kötü sürprizlerle boğuşan adam. Çok insanın hayatını kurtarmıştım. Kurtardığım kimsenin yüzünü, ismini, cismimi unutmamama rağmen, bu adam ve ailesi zihnimde hep ayrı kalmıştı. İğrenç bir nazar büyüsüne maruz kalmıştı karısı ve oğlu. Hayata döndürmek epey zor olsa da, bunu başarmış ve bu süreçte adamla arkadaşlığım epey ilerlemişti. Öyle ki şu an onu gördüğüm için göbek atabilirdim. Her ne kadar aramızda aslında olmayan mesafeyi korumaya çalışıp, adama gayet resmi selam versem de, durduk yere sarılmasıyla sanki tanışıklığımızın üzerinden hiç zaman geçmemiş gibiydi. Bütün zaman eriyip gitmişti aramızdaki. Hastane koridorlarında dertleştiğim adam, sanki daha dün yanımdaydı. Tabi içimdeki bu anlamsız özlemi saymazsak. Bana sardığı kolları, şefkat suyuna batırılmış gibiydi. Fazlasıyla beklenmedik ve acemiceydi ama bana iyi gelebilecek tek şeydi sanki. Beni hiç bırakmamalıydı. Bırakmıştı ama. Hala kollarında olmayı dilerken, adamın sesi hayal meyal doluyordu kulaklarıma. Ta ki beynime iki kelime yerleşene kadar. Sihir Tarihi. Bu adamın tarihe olan merakını ve neredeyse bütün dünyayı gezip derinlere saklanmış sihirleri becerikli ellerle çıkardığını bildiğim için, yeni mesleğine pek şaşırmadım. Beynime yavaş yavaş giden oksijen, onun artık Hogwarts’ta olacağını iletiyordu zihnime. Ne kadar güzel bir geceydi değil mi? Dans eden insanlar, kikirdeyen kızlar, sise boğulmuş ama öpüşme seslerini iki kilometre öteden duyabildiğim çiftler. Her şey pespembe olmuştu artık. Nedenini bilmiyordum. Bu adamın varlığı ciğerlerime yeniden oksijen doldurmuştu. Hiç çıkamayacağımı sandığım dipsiz kuyudan tek bir hareketiyle çıkarmıştı. Ne kadar dengesizleşmiştim böyle.

    Göğsüme düşmüş bir buklenin havalandığını hissedebiliyordum. Aynı anda çok tuhaf şeyler oluyordu içimde. İçimi kaplayan bir karıncalanma, midemde sanki arıların vızıldaması ve bunu izleyen derin bir sessizlik. İki göz dalmıştı birbirine. Ruhları keşfe çıkmıştı belki, görüşülmeyen yılların intikamını alıyorlardı bizden. Adamın saçıma dokunuşu bedenimi hiç olmadığı şekillere sokarken, ufak bir dokunuşun beni etkilemesi aptalcaydı. Sadece özlemden kaynaklanıyor olmalıydı. Sonuçta o adamdı beni her gün dinleyen, ya da benim dinlediğim. Bu rahatsız edici sessizliği artık bozmamız lazımdı.Dönemeçli bir yoldu sanki, hiç bitmeyen. Hatta sonu gelmeyen. Ve yetmezmiş gibi rahatsız edici sessizliği izleyen bir iç çatışmam vardı. Bu kadar yıldan sonra, bir dosta ne denilirdi? Neden kendim olamamıştım bu gece. Ne kadar çok bilinmeyen vardı böyle. “Hogwarts’ta şifacıyım artık, çok sevindim yeni mesleğine, sık sık görüşeceğiz demek ki.” Saçmalardan seçmeler versiyon bir. Sesim fazla yabancıydı, içtenlikten ne kadar uzak olabilirse o kadar uzaktı mesela. Balo salonu fazla dar gelmişti. Ya da karanlık güçler ele geçirmişti salonu ve duvarları üstüme doğru hareket ettiriyorlardı. Ya da, acilen bir psikologa ihtiyacım vardı. Elimde –karşılaşmamızın sembolü- kadeh duruyordu hala, usulca bıraktım masaya. Üstüm başım rezil olmuştu ve gecenin tadını kaçırabilecek nitelikteydi. Her zaman mükemmeller kraliçesi olduğumdan olsa gerek, bu kıyafet rezilliği hiç hoş değildi. İnsanların ortasında da temizlemek gibi bir lüksüm yoktu. Yavaşça kalktım sandalyemden. Sise boğulan ayaklarıma bakarak, keşke sisin bedenimi de örtüp ilkokul çocukları gibi, yediğim yemeğin kıyafetimden belli olduğu hallerden kurtarılmayı diledim. “Bunu temizlemem gerek. Geliyor musun, hava da alırız biraz?” Hava, kesinlikle buna çok ihtiyacım vardı. Tertemiz havayı ciğerlerime doldurup bir daha hiç bırakmamalıydım falan. Fazla sıcaktı içerisi. Fazla gürültülü. Ya da bir anda gerçeklik dönüp her şey batmaya başlamıştı bana. Buradan bir an önce kurtulmalıydım.

    Adamın arkamda yürüdüğünü az çok hissedebiliyordum. Balo Salonu arkamda kalıp, kalabalığı yararcasına ilerlerken düşündüğüm tek şey bahçeye adım atabilmekti. Müzik git gide alçalıyordu. Tüm insanlar gerimde kalıyor, gerçekliklerinden ayrılıyordum sanki. Bu gece Hogwarts’ta hayat sadece Balo Salonu’ndaydı ve alternatif bir dünyaya gidiyordum ben, neler olacaktı kim bilir? Bahçeye geldiğimi anlamam için bakmam gerekmedi, kapıdan geçtiğim anda gözlerime dolan rüzgar, iliklerime kadar titreten soğuk ve baştan aşağı beni kapsayan bir karanlık. Yıldızlar doluydu gökyüzünde. Geceyle inatlaşırcasına, parlaklıkları göz kamaştırıcıydı. Kara Göl’e yansıyan ışıkları, ayın yansımasıyla mükemmel bir birliktelik yaratırken, hayat yoktu sanki. İnsanların kirletemediği bir dünya gibiydi. Saf, pürüzsüz bir güzellik. Dengesizleşmiştim artık, bir an dünya en berbat şeydi benim için, başka bir ansa ayrılmak istemediğim tek yerdi. Mesela bu gece. Joshua ile oturabilirdim sabaha kadar. Hiçbir şey konuşmsak bile. Neler oluyordu böyle? Hala devam eden umutsuz bir sessizliği bilinçsizce yardı beceriksiz sesim. “Ne kadar güzel bir gece.” Evet, buna inanabilirsiniz, oturup havadan bahsediyordum. Adam poposunu aleve vermişim gibi arkasını dönüp benden kaçmazsa, şaşardım.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Joshua Chauncie
Profesör
 Profesör
avatar

RÜTBE : İKSİR
Gerçek İsim : Tolga1.
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Yıldız Kayması   C.tesi Eyl. 03, 2011 5:18 pm

Sessizlik dinginliğin en belirgin yolu olmakla birlikte, iki kişi arasında sonsuz bir uçurum gibi uzanıp, duyguların en ağırlarından kararsızlığı yaşattırabilir ki Joshua, tedirgin tedirgin Adalicia’nın omzunun üzerindeki elini çekerken, kararsızlığın doruklarında olduğunu söyleyebilirdi. Gözleri suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi hızla ayakkabılarına kaydı, kendine gelip ne yaptığını sorgulamaya başlayana kadar. Neden kızarıyordu ki durduk yere, neden bir suç işlediği kanısına kapılmıştı buz gibi bir ter damlasının sırtından aşağı süzülmesiyle? Bunun için herhangi bir sebep yoktu, zira karşısındaki uzun bir müddet görüşmemiş de olsalar, iyi bir arkadaşıydı. O Adalicia’ydı. Onun yanında düşünmek zorunda değildi. İki gözü iki çeşme, deyimi yerindeyse zırıl zırıl ağlarken kendini sorgulamak zorunda değildi. Onun yanındayken olduğu şekilde davranabilir, davrandığı şekilde olabilirdi. Adalicia ile paylaştıkları kısa dönem, gerçekten birileriyle bir şeyler paylaştığı en uzun dönem sayılabilirdi aslında. O zamana kadar kalbinin şefkatli teline uzanan olmamıştı, yeltenenlere de Joshua izin vermemişti zaten. Ancak o zayıf anlarında, paramparça olmuş kişiliğinin kırıkları ile delik deşik olmuş duygularını, düşüncelerini onunla düzene sokmuştu. En zayıf anında, kalkanları da yokken hazır, Adalicia sarmıştı yaralarını. Onların paylaştıkları özel bir şeydi, ancak Joshua yine de bunun dokunduğu saç teli ile kıpkırmızı kesilmesine sebep olacak bir şey olduğunu düşünmüyordu.

Adalicia’nın sevindiğini söylemesi üzerine Joshua gergin kararsızlığın dağıldığını hissetti ve dudaklarına kırık bir gülümsemenin konmasına engel olamadı. İçinde bir yerlerde, sık sık görüşecek olmalarına karşı duyduğu sevinç daha da derinleşmişse de, o bunu bir arkadaşlığın kaldırabileceği düzeyde tutarak tepkisini kontrol altında tutmayı başardı. Kendisini tanıyamıyordu. Hem de hiç. Bu yeni, yüz yüze geldiği Joshua kendine mantıksal olarak hatalı da gelse, hissettirdikleri, hissettikleri, olması gerekene en uygun vaziyette gibiydi.

Dışarı çıkma önerisine memnuniyetle karşılık verip, başını belli belirsiz ileri geri hareket ettirdikten sonra onun arkasından dışarı açılan kapıya yöneldi. Elbisesinin yerdeki sisleri örten kısmi uzunluktaki kuyruğuna basmamak için özen gösterirken, yeni Joshua ile arasındaki iç çatışma varlığını sürdürüyordu. Bu tartışmanın Adalicia’nın kendisindeki yerinden çok, kendi içerisinde bu denli bölünmeyi nasıl başarabildiğiyle alakası olduğuna emindi. Ama o an için bu tartışmayı bir kenara bırakmaya ve anın güzelliğine dikkat etmeye karar verdi ardından. Gözlerini bir an için kapattı, açtığında yenilenmiş gibi, sanki her şey yeniden başlamış gibi tertemiz düşüncelerle yürümeye devam etti. Balo salonunun çim zeminli geniş avlusunda, dalları göğe uzanmış bir kayın ağacının yakınına ulaştıklarında, genç şifacının durması üzerine adımlarını yavaşlattı, ardından durduğu noktanın hemen yanında duruverdi. Soğuk, keskin bir rüzgâr hızla aralarından geçti, kadının saçlarını havalandırdı, kokusuna bulandı, ardından büyücünün ciğerlerine dolarak yoğun bir esrar etkisi bıraktı. Joshua kokuyu taşıyan rüzgara minnet mi duymalı, teşekkür mü etmeli bilmeden, kendini olduğu yere bırakıverdi ve alabildiğine çocuksu bir tavırla yerde bağdaş kurdu. Ellerini arkasına atıp destek alarak geriye doğru eğildi ve başını göğe çevirdi. “Gerçekten de öyle. Yani demek istediğim… büyüleyici.” Büyüleyici kelimesine bir sır paylaşan masum bir insanın sesindeki heyecanla vurgu yapmıştı. Bakışları parıltılı yıldızlarda turladı. Ardından hatırına tekrar, henüz yerinden kıpırdamamış cadı düştü. “Otursana. Şu yıldızlar içerideki curcunadan daha ilgi çekici değil mi sence?” Yıldızların ilgi çekici olduğu bir gerçekti, ancak Joshua’yı o an korkutan, genç cadının yıldızları değil, kendini, birlikte orada oturup sohbet etmeyi yeteri kadar ilgi çekici bulmama ihtimaliydi.

____________________________________________________________________________________________________
.

.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Yıldız Kayması   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Yıldız Kayması
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: