AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Nils Wójcik
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 20
Gerçek İsim : meh.
Yaş : 26
Lakap : Meow meow

MesajKonu: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Cuma Ağus. 12, 2011 2:31 am

Güneş İngiltereye hiçbir zaman kendini Yunanistandaki kadar anlatamamıştı. Sözüm ona bahar havası hiçbir zaman içimi oradaki, beyaz yapıların bahçesinde hissettiğim kadarıyla ısıtamamıştı. İngilterede yollar ılık şarap ve gül kokmazdı. Hiçbir zaman -yaz bile olsa- kimse gökyüzüne güvenerek kendini tam anlamıyla serbet bırakıp, sokaklarda gezemezdi. Hep yüzlerde bir endişe, bir merak ve sıkıntı olurdu. Çocukluğunu farklı bir çok ülke atmosferiyle çeşitlendirmişti, farklı simalar, farklı diller, hatta farklı yüz ifadelerinin kalbinde oluşturduğu derin imâlar. Bu yüzdendi herhalde, kimsenin yüz ifadesinin tam manasıyla bir meali yoktu zihnindeı. Güvensizlik değildi tam anlamıyla kalbinde taşıdığı kuruntunun sebebi, sadece anlamlandırma çabasını es geçmişti artık, giriştiklerinden bir şey kazanamamıştı çünkü ve büsbütün insanların içinde kıvrandığını sandığı o duyguyu hayatından tamamen kaldırmıştı; pek umrunda olan sebepler listesinde nedenlere değil sonuçlara yer vardı. Müzik çaldığında dansa ritimleri saymak için kalkmazdı, ayağına basılmasını hiç umursamaz, danstan başının dönüp ter içinde kalmayı, ya da diğer gözlerin iyi-kötü mana barındıran bakışlarına hiç dikkat etmezdi, dansın şekli bile mühim omazdı çoğu zaman hayatını hunharca işgal eden öbür kötü huylarında olduğu gibi: keyif aldığı sürece bu dansa, yapmakta olduğu en önemli davaymış gibi davranırdı. Haz veriyorsa mutlaka kucaklanmayı ve sıkıca sahiplenilmeyi hak ederdi herhangi bir serüven ve sezgi.
Muggle dünyasına aşık olmak onun suçu değildi, bu kesinlikle büyücülük dünyasının suçuydu. Bir objeyi havalandırmayı şaşalı bir eylemmiş gibi sınıf ortasında taze beyinlere keyifle anlatan öğretmeninin bakışlarından daha ahmakça bir ifade görmemişti hayatı boyunca. Ne yani, kuşlar da uçardı... Hayatta ilginç bir şey varsa, neşeli bir İtalya'nın et pişirişini izlemek olmalıydı bu, basit bir kasabın maharetini, hiç umrunda olmayan boktan bir objenin maddesini evirip çevirmekle uğraşan ahmağa tercih ederdi. Tercih listesi, büyücülerinkine oranla çok farklıydı, her zaman öyle olmuştu, kim bilir, belki bu sozsuza dek sürmezdi de. Yasaklar listesi her zaman tahrik edici olmuştu ya, bir anda tüm hayatın büyüye de endekslenebilirdi de, hele bir keyif aldıkları kuruyup küflendiğinde. Bunun başına gelmemesi için deli gibi dua ediyordu, ölümünün belki idam sehpasında, belki bir mafya tarafından hunharca katledilmek, ya da en iyisi saygı duymayı başarabildiği biri tarafından ıstıraplarının sonlandırılmasını bir sopanın ucundan çıkan, ışık saçan renkli bir topun bayalığına tercih ederdi.

Pub, gelen bir çok insan için kalite olarak yüksek bir seviyedeydi ama kendisi için işler pekte öyle değildi. Şatafat, lüks ve tutku barındırmıyordu, koyulan objeler vitrinde görülüp moda olsun diye tutarsızca ve bir mana barındırmadan yerleştirilmiş, hiçbir tarihi esinti hadi onu da geçtim zarafet barındırmıyordu; yeni nesil, inme sebebi olabilecek modern çöpler... İçeriye girdiğinde patronun karşısına geçip büyülenmekten uzak bir görüntü sergilediği içinde adam epey moral kaybetmişti. Belki de bu sebeple adam işlerin iyi gitmesi için çok para teklif etmişti. Az buçukta olsa müziği takip edenlerce ismi duyulmuştu, ismiyle beraber Raven'ın bitmek tükenmek bilmez naz ve şımarıklık sebepleri de... İyi ve kötü şöhret, farkı var mıydı? Kimin umrunda. İngiltere'yi İngiltere olduğu için sevmek; sokaklarında yürürken yudumlayacağınız tarih belki de cevherini diğer tarihlere oranla daha melankolik kıldığı için seviyordu ülkesini, güneşin bile güvenemediği, gülümsemekten kimi zaman aciz yer yer bönce uzak halkına sırf bu İngiltere, Londra dedikleri şey için katlanıyordu.
Ve Pub'ın atmosferine dönersek: çok şükür, sahne güzel aydınlatılmıştı, ortalık yerde fazlalıklar, sinir bozacak takım taklavat yoktu, sahneden bakınca en kuytu köşeye kaçmış tilkiyi de görürdünüz, sahnenin ve sanatçıların içine düşmek için yanıp tutuşan sürtükleri de. Şarkınızdan çok kalçanızla ilgilenen güzel giyimli-kalın kafalı insanlardan tiksinecek olursanız sakın ha buraya gelmeyin. Pekala, bazen kalbindeki liri titretecek varlıklar da teşebbüs ediyor hatta kafasına uyabilecek tarzda kişilerle tanıştığı da oluyordu, ama bu çok çok ufak ihtimaller sonucuydu...
İşte herkes yerini almıştı, işin eğlenceli kısmı sunulacaktı bu gün daha önce sadece bir kaç bireyini tanıdığı bir grupla çalıyordu bu sebeple de her şeyin mükemmel olduğuna emin olmak için tekrar buyurdu;
"Son hazırlıklar tamamsa Ted, ilk parçaya Natalieden hemen sonra ilk ben gireceğim..."
"Raven... peki peki, hadi başlayalım zaten Mark bu kısmın provasını yapmamıştı."
Kızıl saçlı solistin vişne çürüğüne boyanmış dudaklarından dökülecek olan şarkıdan önce mikrofona geçti;
"İyi geceler Palegia'nın pek değerli misafirleri, ben Raven Jade ve bu radyo anonsu havasındaki konuşmayı sizleri az da olsa bilgilendirmek için yapıyorum. Gece bire kadar, yani önümüzdeki iki saati bizlerle ve bizim müziğimizle geçireceğiz; diliyorum ki hep beraber akşamın tadını çıkarırız."
Müşterilerin yüzlerini aydınlatan ışıkları teker teker ifadelerini yitirirken, sahne; sahne olmaya başlıyor giderek sizi topluluğunu bütününden koparıp tek birer birey yapıyordu. Artık en önemli organınız sadece elinizdeki müzik enstrümanı olup bütünleştiğiniz müzik damarlarınıza enjekte edildiğini bile hissettiğiniz tatlı bir zehre dönüşüyordu.
Gözlerini kapat.
Sahnedeyken o ya da bu yok olmuştu, sadece müzik. O müzik ki; hayalleri çapalayarak yeşerten, anıları tırnaklarıyla kazıyıp yerin altından çıkaran, kederleri kanser hastası gibi bağırıyordu. Müziğimdeki tatlı şehveti sana ileten ellerim sadece müzikle uzanıyordu, zevk dolu gülücüğümü öpücük olarak dudaklarına müziğim bırakıyordu, kızıl saçlı solistin arka vokalinden seçebileceğin sesimi en uzak-yakın mesafeden kısıkça kulağına bıraktığımı ancak bu şekilde hayal edebilirdin.
Gecemi cazip hale getirmek için Tanrı'nın bir hediyesi miydi?
Algımı ele almaya başlayışım sahnenin daha loş alanına gizlenip bir numara küçük bar taburesindeki rahatsız oturuşumu edinmemle başlamadı. Ne gördüğümü biliyordum, hayatımda görmek isteyeceğim bir çok şey hayal etmiştim. Bedenler, kitaplar, sokaklar, dükkanlar, mücevherler, giysiler, sevgililer, içkiler, uyuşturucular ve bir çoğu. Her zaman en iyilerini görmüştüm, her zaman gördüğümden daha iyisi olduğunun bilincinde olmanın zevk dolu ıstırabını da bilirdim ama bu hep daha fazla tahrik ederdi beni, çünkü sonsuzluk fikri büyüleyiciydi ve bence Tanrı kavramı işte hayatımda böyle bir yer ediniyordu. Hazzın, hatta dudağımdan dalgalanarak kaçışan mavi dumanın hayatımdaki yeri yüzünden bazı kesimlerce Tanrısız bir zavallı olmakla suçlanıyordum ama yarattıklarını görmemek için aptal olmak gerekirdi. Onlardan daha fazla biliyordum Tanrıyı çünkü yarattıklarıyla herkesden fazla ilgileniyordum, bu yüzden sana mutlaka o zümrüt yeşili elbisenin nasıl da yakıştığını söylemek için yemin ediyorum ki; yanıp tutuşuyordum! Eğer ışıklar bu kadar loş bir ortam sağlamasaydı ve seni apaçık görebilseydim eminim ki düşüp bayılırdım tıpkı Stendhal gibi. Sahte mum ışığında açıktaki omuzlarının parlayışı, açık pembeye boyanmış dudaklarının beni aptala çevirmeye hakkı yoktu. Gözlerimin yanmaya başladığını hissediyordum, o kadar uzun süre kırpmadan bakmıştım ki sana... Elim gitarın üzerinde nota kaçırmamak için resmen delice gidip geliyordu. Gözlerimi bir kaç saniyeliğine yumarak mikrofona iyice yaklaştım, seni mi hissediyordum bu metal objede, bilmiyorum. Seni ve yanındakileri rahatsız eden, dahası aç gözlü bir kazma gibi görünmek istemiyordum. Tel tel omuzlarını okşayan kahverengi saçlarının esiri olamazdım. Şu an için. Seyrimi bambaşka bir alana çevirmek için kendimi çok zorladım, utangaç bir yapım yoktu beni daha fazla zorlayacak olursan sahneyi falan bırakıp seninle konuşmak için yanına bile gelebilirdim. Ama burada kalır ve aklımdaki şarkıyı söyleyebilirsem belki dikkatini çekmek için sıradışı bir hamle yapmış olabilirdim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Cuma Ağus. 12, 2011 4:22 am


Mathias.
Güzelliklerle donatılması gereken, hayatımın en güzel gecesi için kendimi hazırladığım o gece… Böyle bitmemeliydi. Eliza kaşarının varlığı, sıçmamalıydı aramızda olanlara. Bizi engellemeyi kesmeliydi insanlar. Bizim birbirimize ne kadar yakıştığımız, dünyanın en kesin gerçeğiyken, ilişkimiz böyle olmamalıydı. Bitmemeliydi iki yıllık destan, bitmemeliydi bana olan aşkı. Beni asla yapmayacağım dediğim şeylere sürüklememeliydi aşk, kendime getirmeliydi beni zaman. Peki ben neredeydim? Neden oluyordu bunlar? Daha fazla ne kadar düşebilirdim, daha fazla ne kadar rezil olabilirdim onun karşısında? Onsuzluğa dayanamayıp satın aldığım o iksir sayesinde, uykusunda tecavüz etmemeliydim ona. Bu bir hataydı. Hayatımda ilk kez geride bıraktığım mantığım, bana kıs kıs gülüyordu şimdi. Kalbimle düşünmüştüm, beynimi boşverip. Ve sonuçları karşıma öyle bir dizilmişti ki, altından kalkamayacağım o kadar sorun çıkarmıştı ki. Bu gece otuz yaş yaşlanmıştım sanki. Deli gibi aşık olduğum adamla birlikte olabilmek için, uyutmuştum onu, uzun süre uyanamayacağı bir uykuya dalmıştı gözlerimin önünde. Tek tek çıkarmıştım bütün kıyafetlerini. Rüyasında gördüğünü sandığı ben, aslında yanıbaşında soyuyordum onu. Bütün parmaklarım gezmişti o ölünesi vücudunda. O ezberlediğim, ama aylardır keşfedemediğim o vücudu sermiştim gözlerimin önüne. Rüyasında görüyordu beni, yaptıklarımız onun için sadece hoş bir rüya olarak kalacaktı. Bense onunla yeniden olmanın verdiği mutlulukla, hayatıma devam edecektim. Bağımlılık yapacaktı belki ama dizginleyecektim kendimi. Onsuzluğu öğrenecektim. Sadece son bir kez buluşsun istemiştim dudaklarımız. Son bir kez içimde hissedebilmek istemiştim onu. Ama mantığım benden intikam alırcasına, en önemli sorunu gizlemişti benden. Yeni kaltağı Eliza’nın bizi basma olasılığını. Aklımın ucundan bile geçmeyen şey gerçekleşip, küçük bir düellonun ardından kaçmıştım oradan. Mathias artık öğrenecekti ona neler yaptığımı. İksirdiğim iksiri, her şeyi öğrenecekti. Parçaları birleştirmesi sadece saniyeler sürerdi. Ve ben, hiç olmadığım kadar küçük düşecektim. Aşkta gurur olmaz denilirdi, bal gibi vardı ama. Tamam, gururumu ayaklar altına alıp ona o iksiri hazırlatmıştım ama bunu öğreneceği ihtimalini bir an bile düşünmemiştim. Yalan söyleme. dedi içimdeki o her zaman doğruları söylemeyi adet edinmiş, duymaktan nefret ettiğim ses. Bunun olabileceğini, yakalanabileceğini biliyordun. Sadece, inanmak istemedin buna. İhtimaller içerisine bile almayıp, derinlere attın. Başına geleni sonuna kadar hak ettin. Kimse bana duygularımı dinleyip hareket ettiğim için aferin demeyecek miydi? Herkes değil miydi sadece mantığını kullanan, duygu yoksunu bir cadı olduğumdan şikayetçi olan? Duygu istiyordu herkes, alın size duygu. Ama kalmamıştı yanımda hiç kimse, duygularımı dinlediğim şu ilk ve son defa da, herkes kaybolmuştu. Mathias yoktu bir kere, ona yaptığımdan dolayı bir daha asla olmayacaktı. Adama resmen tecavüz etmiştim. Ama kabul etsin, rüya olduğunu sansa da, benden daha istekli çıkmıştı. Ama yine de… Tanrım.

Son birkaç saatte tepetaklak olan ve bir daha asla iki ayağının üzerinde duramayacağım hayatım, bundan sonra ne yapmam gerektiğiyle ilgili beni soru yağmuruna tutarken, kafam hiçbirini almıyordu. Duymuyordum içimden gelen hiçbir sesi. En azından kendimi toplayana dek. Ki bunun ne kadar süreceği konusunda, hiçbir fikrim yoktu. Gecenin bütün karanlığı sanki tek bir sokağa bastırmışçasına siyahlara bürünmüş bir sokakta, geceyle tezat oluşturan zümrüt yeşili elbisem, moralim ne kadar bozuk olursa olsun hep düzgün kalacağına emin olduğum vücudumun bütün ayrıntılarını sergiliyordu. Bu gece olan her şeye inat, dimdik ayaktayım dercesine topluyordu vücudumu. Suratımdaki hafif makyaj, doğal güzelliğimi yansıtıyordu, makyajın tek amacı olanların etkisiyle bembeyaz kesilmiş yüzüme renk katıp, beni vampir sanmalarından kaçmaktı. Kocaman dudaklarım, en belirsiz halini almıştı bu gecenin sonunda. Hafif bir ruj onun icabına baksa da, her an eski haline dönmeye hazırdı dudaklarım. Hayatımda kendimi bu kadar çaresiz ve çirkin hissettiğim olmamıştı. Alçak gönüllülük yapıp, güzel olmadığımdan bahsetsem de, hep biliyordum destansı bir güzelliğe sahip olduğumu. Sadece bunu dile getirmeyecek kadar insandım. Normal olmadığım da her halükarda ortadaydı. Yürüdüğüm bu Muggle sokağı, tanık olduğu yüzlerce insandan farklı olduğumu bilircesine kıvrılıyordu önümde. Sanki beni istemiyormuşçasına kapatmıştı bütün ışıklarını. Hakim olan sessizlik o kadar fazlaydı ki, düzenli soluklarım bile kulağıma davul sesi gibi geliyordu. İhtiyacım olan şeyin tam aksiydi sessizlik. Kafamın dağılması gerekiyordu. Ne olduğumu, ne yaptığımı unutmalıydım bu gece. Büyücü müydüm, Muggle mı? Bunun bir anlamı kalmamalı, sadece olanları unutmaya başlamalıydım. Ve bunu hemen yapmalıydım, karanlık her an beni içine çekip, emecekmiş gibi hissetmeden edemiyordum. Psikolojim öyle bir bozulmuştu ki, hayatta değer verdiğim, sevdiğim her şeyi unutmuştum. Sanki kendi hayatımı yaşamıyordum. Son birkaç saatte olanlar başkasının hayatından bir alıntıydı sanki. Üstümdeki kıyafetler, ödünçtü. Saçımı taradığım tarak, pis bir motelindi sanki. Ya da öyle olmasını diliyordum. Bunları yaşayanın ben olmadığına inanmayı o kadar istiyordum ki.

Ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum, tek bildiğim gece bütün sessizliğiyle üstüme çökmeye devam ederken, aklıma sihirli bir kelimenin gelmiş olmalıydı. Müzik. Her zaman hayran olduğum, ne mod da olursam olayım, beni anında değiştirebilecek, dünyadaki en büyük sihir. Bu durumumdan beni çıkarabilir miydi bilmiyorum ama denemeye değerdi. Dizelerin arasında kaybolup, şarkıları yorumlamalıydım. Eşlik eden gitarın her bir vuruşuyla, aklımdaki düşünceleri bir bir silmeli, içtiğim her bir birayla beynimdeki hücreleri öldürerek, bu gece olanları unutmalıydım. Sarhoş olmalı, kendimi kaybetmeliydim. Fakat bildiğim bir yer istemiyordum. Ayaklarım nereye götürürse, orada eğlenecektim bu gece. İster Abaza dolu bir meyhane olsun, ister Muggle işi bir rock bar. Önemli olan tek şey kolları altına sığınabileceğim birkaç nota ve kendimi unutmama yetecek kadar içki. Hangi ara geldiğimi bilmediğim –ve kesinlikle nerede olduğu konusunda en ufak bir fikrimin bile bulunmadığı- bir caddede, çok az ışık saçan, ama bar olduğu her halinden belli bir mekanın önünde durdum. İçeriden gelen müzik, tam ayırt edilemese de, yerimde sallanmama yetecek kadar coşkulandırmıştı kırık kalbimi. Onarılamayacağından emin olduğum ruhuma dokunmuştu en yumuşak dokunuşlarıyla. Yoğun sigara kokusunun hakim olduğu, dört dörtlük olmaktan çok uzakta, ama geceyi geçirmeye değebilecek bir yer, fazla olmadığına şükrettiğim bir takım insan ve sahnede en içten parçalarını yerinde duramadan söyleyemeye hazırlanan hoş bir grup. Yanından geçtiğim barmen, bana en yiyici bakışlarını atarken, insanları azarlama ya da muhabbet etme havamdan kesinlikle en uzak noktada olduğum için, lafı kısa keserek bir bira söyledim. Hemencecik gelen buz gibi biramın eşliğinde, sahneyi iyi görebileceğim bir yere geçtim. Oturmamla şarkıların başlaması bir olmuştu. Yirmi yaşından pek büyük olduğunu sanmadığım, sevimlilikte yarışılamayacak derecede tatlı bir çocuk –evet, çocuk, maalesef fazla küçüktü- elindeki mikrofonla resmen kendinden geçiyordu. Çocukta henüz ne olduğunu çözemediğim sıra dışı bir şeyler vardı sanki, müzik dışında. Altıncı hissimin kuvvetliliği her zaman övgü almıştı ve yanılmayacağımdan emindim. Şarkıyı söylemesi de, muazzamdı. Ses kalitesi ya da grubun iyi olmasından bahsetmiyordum ben. Sanki hayatı buna bağlıymış gibi yapışmıştı mikrofona. Dinleyeni kendi dünyasına katılmaya zorluyordu adeta. Şarkıyla birlikte ritim tutan ayaklarım haricinde şarkıya konsantre olamamam, sadece birkaç saniye sürmüştü. Hemen akabininde, müzik denen o eşsiz dünyaya kapılmıştım. Çocuğun dile getirdiği her sözcük, bastığı her nota, arkadaki bateristin her bir vuruşu, on dakika önceki beni alıp bambaşka diyarlara götürmüştü sanki. Şimdi olduğum diyar, şekerden yapılmış gibiydi. Çok fazla tatlı yemişim gibi bir his vardı içimde. Mutluluk hormonlarım tavan yapmış, sarhoş olmuşçasına deliniyordu beynim. Bütün düşüncelerin benden oluk oluk aktığını hissediyordum. En büyük uyuşturucu madde girmişti kanıma; müzik. Apayrı alemlere taşıyordu beni, süpürgesiz uçmak gibiydi. Altımda dayandığım hiçbir şey olmadan, dünyayı uçarak kat ediyordum. Nihayet hayaller alemi denilen o ölünesi yerden çıkıp, ayaklarımı bastığım saçma dünyaya döndüğümde, bakışlarım sabitlendi iki saattir müziğine öldüğüm çocukla. Bir değişik bakıyordu. Sanki çarpılmışçasına. Çocuk bana bakmayı nihayet kestiğinde, aklımda dolaşan soru işaretleri binbir türlüydü. Bu çocuk neden gözlerini bana, tanrıçayım gibi dikmişti? Güzelliğim ortadaydı, bunun bilincindeydim. Fakat bar grup üyelerine vermek için en seksi tangalarını gitmiş ve kıçlarını başlarını açarak tezahurat yapan tonlarca kızla doluyken, bu çocuk bana neden bakıyordu? Hoş değildi, kesinlikle. Tamam, müziği beni birkaç saniye için kendime getirmişti ama müzik bitti mi, çocuğun bir değeri kalmamıştı gözümde. Aslında hiçbir şeyin değeri yoktu artık, yirmi altı buçuk yıllık hayatımda, tanıdığım herkes yoktu o anda. Sadece ben ve ben. Biramı tek bir dikişte bitirip, müziğin beni bir kez daha etkilemesine izin vermeden, sokağa attım kendimi. Müzik bana iyi gelse de, inanılır gibi değildi; iyi olmak istemiyordum. Yaptıklarımın sonucuyla bir kez olsun başa çıkmak, cezamı çekmek istiyordum. Mathias’sız kalmak, onunla bir daha iletişime geçmemek olacaktı cezam, bunun bilincindeydim. Ve bununla artık baş etmeliydim. Kaçarak, sarhoş olarak hiçbir yere varamazdım. Hala kaçmayı deli gibi istesem de, bir kez dinlemediğim için başıma gelmeyen kalmayan o sesi dinledim, mantığımın sesini. Bu geceyi atlatıp, yeni bir hayata başlamamı söylüyordu bana. Hogwarts’taydım ben. Dünyanın en güzel yerinde. Kendimi işime verebilirdim mesela. O hep bayıldığım işime. İnsanları tanımayı, onlarla uğraşmayı o kadar seviyordum ki. Kafamı dağıtmama yardımcı olurdu. Ama bu gece nasıl geçecekti? Şafağın çökmesini çaresizlik içinde dilerken, kendimi barın tam karşısındaki duvarın dibine attım. Dizlerimi karnıma doğru çekip, elbisemin yan cebinden sigaramı çıkarıp yaktım. Sigara. Anlık bir mutluluk daha işte.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nils Wójcik
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 20
Gerçek İsim : meh.
Yaş : 26
Lakap : Meow meow

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Cuma Ağus. 12, 2011 6:43 am

Yumuşak parmak uçlarına şefkatten ne kadar da uzak bir histi gitarının tellerindeki dokunuş. Değer verdiğiniz, kimi zaman en büyük sevgilinin bile dokunmasına izin vermediğiniz kıymetlinizin sizi tırmalayışı, narin bir karşılık beklerken duyduğunuz hakaret gibiydi. Alışveriş adildi belki de, notalar ve biraz acı. Tıpkı üç dört masa ileride oturup, en tatlı gülücüğüne sadece birasını başına dikerek karşılık veren o nadide varlık gibi. Kadının öz varlığına karşı hiçbir şey bilmiyordu, garip bir heyecan kıpırtısı yaşattığını inkar edemezdi, tapılmaya layık bir güzellik bahşedilmişti ona ve emindi ki bundan sonuna kadar haberdardı da bu yüzden cüret edebilmişti bana etrafında vızıldayan bir sinekmişim gibi davranmaya. İtiraf etmeliyim ki bu ulaşılmazlık hissi beni delirtebilirdi. Abartmıyorum, hayatım boyunca ne istediysem önüme altın tabaklarda sunuldu, almaya, tüketmeye ve tabii olarak sıkılmaya programlıydı yaşamım. Yirmi yaşında toy bir genç mi zannediyordun giysilerin altındaki bedenimi? Ona bakarsan marijuana da topraktan biten yeşil bir ot.
Her neye mâl olursa olsun, artık bu yeryüzüne düşmüş meleğin yüzündeki hoşnutsuzluk ifadesinden kurtulmasna yardımcı olmalıydım. Ted'e yavaşça eğilerek aklımdaki ufak plandan bahsettim, delirmiş gibi yüzüme hiddetle baktı.
"Ağzında gevelediğin afyon aklını mı yedi senin?! Saçmalama, ne konsepte uyar, ne söylemeyi becerebilir -natalie'yi işaret edip- ne de çalabiliriz! -Bir süre durup soluklandı, engel olamayacağını çok iyi biliyordu- Peki ne halt yersen ye, umrumda değil!"
Umrunda olsa ne yazardı ki, kapıdan yaka paça atılsam da pek sallamazdım doğrusu. Sadece taburemi biraz daha aydınlık alana çekerek en tatlı ve yapmacıklıktan uzak bakışımı kadını rahatsız etmemeye özen göstererek ona çevirdim. Nemli dudaklarımı ufak bir muziplikle büzerek mikrofona yaklaştırdım, gösterim başlayacaktı ve alacağım tepkiyi meraktan kıvranırcasına bekleyecektim.
"İkinci şarkımızı gece insanlarının arasına neden ve nasıl olduğunu belki hiç öğrenemeyeceğimiz bir melek için söylemek istiyorum."
Gözlerimin belki de hiçbir zaman alışamayacağı spot ışıklarının ortasına geçtim. Ona hitap ettiğimi anlamaması için hiçbir engel yoktu, göz kapaklarım kendimden geçmişcesine büyük bir naz ile ağır ağır açılıp kapanıyordu ve kendimi şarkının büyüsüne iyiden iyiye kaptırmıştım.

Strawberries cherries and an angel's kiss in spring
My summer wine is really made from all these things
Take off your silver spurs and help me pass the time
And I will give to you summer wine
Oohh-oh summer wine


Yunanistanda, bazı zamanlarda bizi gül bahçesine davet edip bu şarkıyı pikapa koyan yaşlı kadının yüzündeki tutku ifadesi geldi gözlerimin önüne, gençliğini ve güzelliğini uğruna harcadığı adamın coşkusunu tatmıştım sanki. Belki gecenin kör vakti aramıza teşrif etme onurunu gösteren bu kadının yüzünde de bu sözlerin bir aksini görebilirdim yakında. Büyüleyici oluşunun, verdiği zehrin insanları nasıl kölesi edebileceğini, zehir olmasına karşın bir damla daha fazlası için diğer bedenleri nasıl perişan edebileceğini hatırlatmak istiyordum ona.

Kendime gelmiş gibi yavaşça gözlerimi açtım, onu karşımda bana gülümseyerek bakarken görmeyi umuyordum, coşkulu ve pürüzsüz sesimin, yumuşak dokunuşlarımın, sahnemi bile sırf onun gözlerinin önünde -evet hiç tanımadığım bu kadının- o bira şişesinden daha fazla dikkat ve iştah kabartmak için söylemiştim... Ya da söylediğimi sanıyordum. Lanet olası spot ışıklarına gözüm alıştıktan sonra yaşadığım düş kırıklığının bir tarifi olmazdı. Geçici körlük yaşıyor olmak için dua ettim içinden. Hayal mi görmüştüm şarkının başından beri yoksa o gerçekten mi gitmişti?! Cüreti de, göz kamaştırıcı sabrı da en az bedeni kadar büyüleyiciydi. Onu rahatsız etmiş olduğumu o hoşnutsuz yüz ifadesini sinyal olarak aldığımda çakmıştım ama görmezden gelmek daha kolaydı, şu saniyeye kadar tabi... Eminim benim için düşünceleri hiç hoş değildi. Hah! Ne bekliyordum ki, muhtemelen onu becermek için yanıp tutuştuğumu sanıyordu, gecemin sonunu renklendirsin diye kaş göz işaretleriyle tuzağa düşüreceğim kanısına mı varmıştı? Pekala, ben olsam ben de öyle zannederdim. Sahnede pek fazla kişiyi göremezdiniz iç çekip, omuzlarını düşüren, işte öyle bir hal almıştım haberim olmadan.

When I woke up the sun was shining in my eyes
My silver spurs were gone my head felt twice its size
She took my silver spurs a dollar and a dime
And left me cravin' for more summer wine


Moral bozuklukları benim için hayatı zorlaştırıcı etkenler kesinlikle olmamıştı fakat daha fazla müzik yapacak kadar işe yarar olduğumu sanmıyordum. Sadece Ted'e önemli bir işim çıktığını söyleyerek gitarımı aldım. Aslına bakılırsa onu kaybettiğim için üzgündüm ama hiç sahip olamamanın verdiği hissi ilk defa yaşıyordum. Garipti, doping gibi. Bütün gece uyumayarak hayal ve gerçeklik arasında ki bu garip yoksunluk duygusunun tadını çıkarabilirdim. Ona karşı hissettiklerim cinsel bir açlıktan ziyade, müzede gördüğünüz ve uzun süre boyunca nasıl işlenmiş olduğuna bakmaktan kendinizi alamayacağınız sanat eseri gibiydi. Tamam, insanı baştan çıkarması çok kolay olacaktı ve kesinlikle canlıydı ama gözleri ilgimi göğüslerinden elbetteki daha fazla çekerdi ilk etapta. O bu düşüncelerden haberdar olmadığı için belki de çekip gitmişti, her neyse. Bu kadar anı bile yeterdi belki.
Arka kapıdan çıkarkan kaba, gayet tanıdık bir sesin bana yetiştiğini hissettim. Şu saat ihtiyacım olan en son şeydi bu bulaşık herifin sonu gelmez ısrarları. O sinir bozucu Alman aksanına bile artık katlanamayacaktım.
"Raven! Hey Raven! Bekle iki dakika tatlım!"
"Sana defolup gitmeni daha önce de söylememiş miydim? Binlerce defa hayır, anlamıyor musun? Ayrıca bu hitap tarzından vazgeç, seni geçen seferki gibi akıl yoksunu arkadaşlarının önünde rezil etmemi ister misin?!"
"Kes sesini bunu bir daha yaparsan canını okurum."
Hayatım boyunca zorba tiplerle karşılaşmıştım, niyetler ve istekler her zaman değişirdi, ama bu seferki kesinlikle tahammül sınırlarını zorluyordu. Bu herifin arkadaşlarının, bize ve barımıza karşı yaptığı sözlü saldırılara tahammül edebilirdim. Ancak iş eserimize geldiğinde ortalıkta kıyamet kopmuş, büyük bir kavga çıkmıştı. Bu ahmakta o gün can damarından yaralanmış, bu da kendi kuş beyinlilerden oluşan çevresinde ayıplanan arzularıyla alakalı olmuştu. İğrenç tekliflerini arkadaşlarının önünde yüzüne çarpınca aşırı zevkli bir biçimde üste çıkmış, tüm olayı onun başına yıkmıştım. Arkadaşlarının önünde nasıl da berbat bir utanç yaşadığını anlatmama gerek yoktu. Sadece tehditler ve lanetlerle hepsi defolup gitmişti. Fakat anlamadığım bir şey vardı. Neden şimdi buraya dönmüştü? Sadece sırtımı ona dönmüş bir vaziyette yürürken, aşağılarcasına konuşuyordum;
"Ha-ha! Çok korktum. Sana daha önce de demiştim, erkeklerle ilgilenmiyorum. Beni çok arzuluyorsan bardan bir resmimi al ve evet git."
Ufak bir kahkaha atarak silindir şekline getirdiğim elimi havaya kaldırıp onun gayet anlayacağı bir kaç hareket yaparak yürüyordum.
Bu aşağılamanın onu nasıl deliye çevireceğini tahmin etmiştim ama bu kadarının da imkanı yoktu ya. Farkına ancak pürüzsüz yanaklarımı çizen duvarı algıladığımda varmıştım. Duvara çarpmanın şiddeti biraz geç gelmişti ama çok acıtıyordu. Saçlarım onun kaba parmaklarının arasında yolunurken, sadece bitkin düşürülmek için yumruklara maruz kalıyordum. Hiç hoş değildi, hem de hiç. Pubdaki o kadını gördüğümde bu günün, dünyanın en güzel günü olacağına inandırmışken kendimi hayır, olamazdı. En güzel hayallerim bu gerzeğin mide bulandırıcı tecavüzüyle sona eremezdi.
"Hey çeksene ellerini, ne halt yemeğe kalkıyorsun ha?!! Seni rezil edeceğim, peşinde sürükleyip getirdiğin tüm tayfana, bir daha ülkende askeriyenin adını bile anamayacaksın!"
Beni kendi ülkesindeki zorbalık yaptığı kızlardan mı sanıyordu bu serseri? Hoş, bir Alman kızına tecavüz etmek... I-ıh ava giderken avlanmak denirdi buna. Neyse, başımdaki elinden kurtulamazdım ama tekmelerimin biri sonunda amacımı bulmuştu. Büyük vuruş, koca oğlanın ufaklığına mı gelmişti? Aa ne büyük sürpriz. O kıvarana dursun ben dahice planımı yürürlüğe koyuyordum; kaçmak.
Kaçmak, yapabileceğim, elimde olan tek çözümdü. Kalıp onun gibi bir ayıyla güreşemezdim, her manada yani. Ancak yine de bana yetişti. Delirmiş gibi boynumu sıktığı için, stresten ve korkudan artık ölecek haddeye gelmiştim. Psikolojim, mantığım tamamen devredışı kalmış sadece delicesine, bağlanmış bir hayvan gibi çırpınıyordum. Boğuşma, küfürler, yumruklaşmalar; bu iş bir şekilde sona ederecekti ve iki tarafta durmaya niyetli değildi, tek korkum pes etmek gibi bir ahmaklığa kapılıp ona teslim olmaktı, onun başına açtığı derdi kafasına kakarak korkutup beni bırakmasını sağlayamadan önce. Bir an duraksayıp bana büyük bir küfür savurdu ve asıl belanın benim başıma geleceğinden bahsetti. Biliyordum, sonu görebiliyordum, ara sokağın tekinde daha doğru düzgün "R" harfini çıkaramayan ayının teki tarafından tecavüze uğrayacaktım. Ama öyle olmadı. İngiltere'nin güneşi hep saklanır ya, geceleri de tam tersi oluyordu, ay her zaman üzerimizde bizi izlermiş gibi açık ve net dururdu. Bana başıma gelecek uğursuzluğu metaldan parlak ışığını yansıtarak gösterdi. Bıçak, bıçak ve bıçak. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Tepkisizce, donakalmış bir ifadeyle adamın suratına bakıyordum. Beni fazla merakta bırakmadı sağolsun, sadece bir kaç defa kollarının mideme doğru rastgele savrulduğunu hatırlıyorum. Pis bir sırıtışla yüzüme bakıyordu. Vücuduma büyük bir acı veren darbelerin kaynağı parmaklarımın ucunda duruyordu. Bıçağı çekip çıkarmaya bile tenezzül etmeyen bu hasta herif neden hala orada dikiliyordu?
"Sana istediğimi öyle ya da böyle nasıl alırım göstereceğim Raven, merak etme seni bıçağımdan daha fazla tatmin edecek büyük hediyem, çünkü eminim ki seni bu oyuncak pek tatmin etmemiştir?"
"Se-sen?..."
Halim perişandı açıkçası ve artık o adama yetiştirecek lafım falan da kalmamıştı. Şu an sadece ölmeden birinin beni bulup kurtarması için yanıp tutuşuyordum.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Cuma Ağus. 12, 2011 6:56 pm


Küçükken annemin anlattığı masallara dönmüştü sonum, kötü kadınlar hep cezalandırılırdı. Ya ölürler, ya da pişmanlıklarını yaşamaları için yalnız başlarına bırakırdı. En sevmediğim masal sonuydu. Ve bunu yaşıyordum. Ölümü tercih etmezdim, hayır. Ölmeyi isteyecek kadar sönmemişti yaşama sevincim. Ama artık tamamen yalnız kalacağımdan emindim. Mathias en büyük dayanağım olmuştu. Ailemle zaten konuşmuyordum yıllardır. Her ne kadar söylemekten nefret etsem de, aileme ihtiyacım vardı. Muggle’ları katletmeyi hobi haline getirdikleri için, Karanlık yanlısı olsam da Muggle’ları önemseyen biri olarak, nefret ediyordum onlardan. Hayattaki ilk aşkımın Muggle Doğumlu olması, onun bütün ailesiyle tanışmam olmuştu bana Muggle’ları sevdiren şey. Ve ailemin yaptıkları kesinlikle hoş değildi. Onlara geri dönemezdim. Peki ne yapacaktım? Bayan Yalnızlar Prensesi’ni mi oynayacaktım? Dört milyarlık dünyada, ciddi anlamda yalnız olmayı hak edecek ne yapmıştım ki? Tam on beş yıl önce, yalnız kalacağım belirlenmişti aslında. İkizim Darja denilen o korkunç varlık tarafından hüngarca öldürülmüş, on iki yıllık ikizim, veda etmişti bana. Belki de bu yüzden Şifacı olmayı seçmiştim çünkü Cissie’nin ölümüne tanık olmuştum. Bir daha kimsenin gözümün önünde ölmesine, izin veremezdim.

Bardan gelen müzik, kesilmişti. O çocuk bana olduğundan emin olduğum şarkıyı armağan ederken, kalkmıştım bardan. Fazla patavatsızdı. Gözlerini dikip bakması yetmezmiş gibi, bana diktiği bakışları sayesinde bütün bar bana bakar olmuştu. Şu gece istediğim son şeydi, fark edilmek. Yokmuşum gibi davranılmasını istiyordum. Yalnızlığa boyun eğmiş bir insandım, hiç olmamışım gibi davranabilirlerdi. Eğer öyle olsaydı, hala içeride müzik dinliyor olurdum. Ama o çocuk gözlerini bana dikerek, yeterince soğutmuştu beni. Başka gün olsa, bakışlarına gülümseyerek karşılık verirdim. Beğenilmeyi sevip kendini beğenen insanlardan değildim, beğenildim mi teşekkür eder, giderdim. Fakat bu gece burnu havada davranmıştım, farkındaydım. Ama ne biliyor musunuz? İnsanların artık hakkımda ne düşündüğünü zerre kadar umursamıyordum. Sanki, hayat durmuştu benim için. Kendimi tanıyamıyordum. Tanımak da istemiyordum aslında. Bambaşka biri olup, geçmişimden kaçmak istiyordum. Hep o övündüğüm, tertemiz geçmişim şimdi domestosla yıkasam bile düzelmeyecekti. Kendimi zorladım. Gözlerimin önüne bana şarkı yollayan çocuğu getirip, tepki olarak gülmeye çalıştım. Ama yüz kaslarım hareket etmiyordu sanki. Bir daha hiç mutlu olamayacak gibi hissediyordum. Sanki bir ruh emici bütün mutluluğumu emmişti. Tanrım. Bu durumdan der-hal kurtulmalıydım.

Düşüncelerimi bıçak gibi kesen bir ses, sanki atlar çifteleşiyormuş gibi, havada uçuşan toynakların seslerini andıran bir ses doldurdu kulaklarımı. Yakından geliyordu sesler. Altıncı hissim bana, oraya gitmemi söylüyordu. Belki gene elinde asasıyla bana doğru koşan bir belaya gidecektim yine. Bilmiyorum. Nerede olmamam gereken bir şey varsa, orada bitiyordum. Belki biraz macerayı sevdiğimdendi. Ya da yerimde duramamam, tez canlı oluşum? Nedeni ne olursa olsun, büyük ihtimalle havada bira şişeleri uçuşan bir bar kavgası bekliyordu beni. Ve gitmeliydim, kafam dağılırdı. Ve mesleğimin getirisi vardı, her zaman her yerde olabilecek kazaları önlemek için her yerde olmalıydım. İmkansız olsa da. Erkeklerin muhtemelen bir kız için ettiğini düşündüğüm kavgaya, yavaş adımlarla gittim. Acelesi yoktu. Biraz izleyebilirdim. Deli olduğumu düşünebilirsiniz ama kavga izlemeyi seviyordum. Az önce girdiğim barın hemen yanındaki sokağa girip, şok edici manzarayla karşılaştım. Az önce bana çarpılan çocuk, yerde yatıyordu. Başındaysa elindeki bıçağı saplamasına ramak kalan izbandut gibi bir adam. Neler olduğu, olayların nedeni pek önemli değildi. Bunu yapmasına izin veremezdim. Tam asamı kaldırıyordum ki, adam benden önce davranarak, bıçağı sapladı. Geceyi gümüş gibi kesen bıçağın parıltısı takıldı gözüme. Psikopat adam, bıçağı orada bırakıp pişkin pişkin sırıtıyordu. Bu kadarı yeterdi. Asamı sallayıp bir büyü savurdum adama. “Sersemlet.” Adamın tam göğsüne isabet edip, geri yıkılırken, çocuk etrafında kurtarıcısını arıyordu. Belki de sırf hayatını değil, erkekliğini de kurtarmış olabilirdim. Çünkü adamı sersemletmeden önce gördüğüm pozisyona bakarsak, adam başka davaların peşindeydi. Ve onu sersemletmem, büyük ihtimalle beni davalara çıkaracaktı. Tanrım. Bir Muggle’ın önünde, bir Muggle’a büyü yapmıştım. Büyüceşura ağzıma sıçacaktı. Mesleğimden de olabilirdim. Tabii iki tarafı da unutturmazsam. Sersemlemiş herifle sonra ilgilenirdim, şimdi yerde kanlar içinde yatan adam, her şeyden önemliydi. Yılların şifacısı olmamın verdiği tecrübeyle kana karşı bütün soğukkanlılığımı kullanarak, çocuğun yanına çömeldim. "Sakin ol tamam mı, ben şifacıyım, ay yani doktorum." Şifacı mı? Bir Muggle'ın yanında şifacı diyerek ne bok yediğimi sanıyordum? Daha doktor olduğunu bile söyleyemeyen bir kadından nasıl bir tedavi beklerdi ki insan? ya korkup kaçarsa. Ama kaçmamalıydı. Çünkü.. Kan kaybından her an bayılabilir, akabinde ölebilirdi. Buna kesinlikle izin vermemeliydim. Şifacı eğitimim sırasında, her türlü zor durumdan çıkabimiştim. Yanımda neredeyse hiç alet, iksir yoktu ama bu adamı burada ölmeye kesinlikle terk edemezdim. Yanı sıra cisimlenme ile evime götürebilirdim fakat bunun için kesinlikle çok güçsüzdü. Yanımda her zaman taşıdığım ve saplanamaz genişletme büyüsü ile her ihtiyacımı sığdırabildiğim küçük çantama asamı uzatarak, geyikotunu çıkardım. Küçük şişe elime konunca, yatan adam bayılmanın eşiğindeydi. “Hayır, benimle kal, birazcık dayan.” Sesime müthiş bir samimiyet, her şeyin güzel olacağı duygusunu yüklemiştim. Olacaktı da. Benim elimde hiç kimse ölmemişti, ölmeyecekti. Bıçağı sapından tutup, içeride hareket etmemesine özen göstererek çıkardım. Bıçağı çıkarmamla bıçağı tutan yerin kanının dışarı akması bir olmuştu. Gece kıpkırmızı bir boyayla süslenmişçesine açılırken, sahnenin mide bulandırıcılığı her geçen dakika artıyordu. Elbisemin üst kısmını yırtıp –sadece sütyenle kalmaya zerre kadar önem vermeyerek- çocuğun yarasına bastırdım. Organlarında pek zarar yoktu, ama fazla kan kaybetmişti. Bunu telafi etmeliydim. Asamı çocuğun kanayan yarasına tutup, dışarıdaki bütün kanı emdim. Ardından açık olan yarada, yıpranmış kan damarlarına boşalttım kanı. Asam ile küçük dokunuşlar yapıyor, bir yandan büyülü sözcükler mırıldanıyordum. Çocuğun bende tuhaflık olduğunu anlaması ya da bunlar öğrenilince başıma gelecekler, çok önemsizdi o an için. Bütün damarları tazeledikten sonra, yaranın kapanması için geyikotu sürdüm. Ellerim kan içinde kalmış, kıyafetimin büyük bir bölümü yoktu ve kan bezi görevini kullandıktan sonra yere atılmış, saçlarımdaki her tel ayrı yere bakıyordu. Ama çocuk daha iyiydi. Gülümseyen gözlerle baktım ona. Biraz daha kendine gelmiş gibiydi, ama onu asıl iyi edecek iksir, yanımda değildi.“Bak, şimdi iyisin, dinlenmen lazım biraz. Ayağa kalkabilecek kadar iyi olduğunda, eve götürürüm seni.” Büyük ihtimalle sabaha kadar başında bekleyecektim, sabahtan önce kendine gelemezdi. Cisimlenmeyi ise bu halde yaparsak, bir daha asla toparlanamazdı. El mahkum, iyice yerleştim oturduğum yere. Çantamdan ıslak mendil çıkarıp, ellerimde kanı temizlemeye başladım. Çocuk daha konuşabilecek kadar kendinde değildi. Bu boşluktan istifde, yerimde kalkıp gecenin olay çıkaran öküz adamının yanına gittim. “Unuttur.” Bu gece yaşadığı her şeyi ve bu çocuğu tanıdığını unutmuştu adam. Sersemletmenin etkisi geçtiğinde, çok önemli bir işi olduğunu düşünerek kalkıp gidecekti. Ama ayıltmadım onu. O kirli zeminde biraz daha yatmasını istiyordum. Hatta ona eziyet etmeyi. Daha yirmi yaşında bir çocuk üzerinde ne gibi fanteziler kurup, onun bedenini kirletebilirdi ki? Ona zarar vermek, ne haddineydi? Biçimsiz suratı ve fazlasıyla kas yığını vücudu ile önümde yatarken kendime engel olamadım ve ayakkabılarımın topuğuyla yüzünü ezdim. Her yerde topuğun sivri ucunun izi çıkmıştı. Artık bir ömür bu izlerle yaşayacaktı. Nereden geldiğini bilmediği bir iz, ona ömrünün sonuna kadar eşlik edecekti. Yaptığımdan memnun bir şekilde çocuğun yanına döndüğümde, kendini biraz toparlayabilmişti çocuk. Çantamdan küçük bir iksir çıkardım, fazla bir şey değildi ama en azından konuşmasını sağlayabilecek kadar bilinçli tutardı onu. Becerikli ellerle tıpayı açıp, çocuğa doğru eğildim. İksiri içmesine yardım ederken, fazlasıyla yakınlaşmıştım ona. Ve gözlerimiz ilk defa o kadar kenetlendi birbirine. Gözlerinde bir çok şey görüyordum. Pişmanlık, acı, yorgunluk, minnettarlık ve anlamlandırılamaz, sebebini anlamadığım bir korku. Bende farklı bir şeyler olduğunu görüp, benden mi korkuyordu acaba? Bu çocuk şu an unutturma büyüsünü yememeliydi. Zaten kötü durumdaydı sırf kendi kıçımın derdine düşüp, onu daha beter yapamazdım. Yapamazdım işte.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nils Wójcik
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 20
Gerçek İsim : meh.
Yaş : 26
Lakap : Meow meow

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   C.tesi Ağus. 13, 2011 4:06 am

Çanlar kimi için çalıyor, sevgilim?
Mavi gözlerinin anlamı son sözcüklerinden sonra yavaş yavaş siliniyordu. Gidenler ise canından değil, umutlarındandı, kurtulma, bu işten sıyrılma umutları. Umurtları ve arzuları olmadığında Raven bir hiçti. Morali ciddi anlamda bozulduğunda donup kalıyor, ne yapması gerektiğini kestiremeyerek dış dünyaya kapanıyordu. Şiddetli bir fırtınada kaldığınız vakit duyacağınız uğultu kaplamıştı kulaklarını, adamın kahkahalarını ve küfürlerini duyamıyor sadece kızıl bir alev sarmışcasına yandığını sandığı başını, ritmik hareketlerle sallayarak uyanmaya çalışıyordu. Sadece uyanmalıydı, ruhunun binlerce parçaya ayrılıp, her bir parçanın tek tek haykırdığı cümleydi bu: "Uyan!"
Çanlar benim için çalıyor.
Uykudan, bıkkın halinizden, umutsuzluğunuzdan sizleri neler kurtarabilir hiç sorguladınız mı? Kimisi bir bardak alkole tav olur, kimisi güzel bir çift bacak gördüğünde diriliverir, kimisini ayakta tutan sadece hırsının kaynağıyla burun buruna gelmektir, örnekler yeryüzündeki insan adedince çeşitlendirilebilir. Raven, onu şu an güçlü bir vitamin almışcasına dirilten tek şey, çanların sesiydi. Vücudu iki büklüm olmuş vaziyette, dizlerinin üzerine çökmemek; karşısındaki piçe daha da fazla ezilmemek için tüm gücünü kullanırken haykırmıştı İngiltere ona; "dan, dan, dan, dan..."
Kıvrım kıvrım olan ruhunun derinlerindeki dehlizler açığa çıkıyor, feri sönmüş gözlerine gazabın ateş gibi rengi yayılıyordu. On ikiyi vuran saat susmak bilmemişti, ceketini ve bıçağını saran sıkı kolları yana doğru aciz bir öfkeyle savruldu. Sigaralığı ve gümüş çakmağı iç cebinden düştü, ardından omzunda taşıdığı müzik aleti. Dudakları, şuursuzluğun üprterticiliğiyle çirkin bir gülümseme oturttu o ana kadar korkudan solmuş yüzüne. Çan sesleri görevlerini yerine getirmiş dindarların huzuruyla sessizliğe gömüldüler. Güçsüzdü ama gülüyordu, Raven. Yıllarca ait olmamak için kaçtığı, bir kere bile yanında taşımadığı o tahta sopadan çıkan ışığı farkettiğinden beri için için gülüyordu. Bir kadın sesinin berraklığının daha önce bir büyü sözcüğü sarfedilirken hiç ayrımında olmamıştı. Büyücünün kim olduğuyla ilgilenmiyordu, sadece yere yığılan adama bakarak, kamburu çıkmışcasına midesine eğilmiş bir vaziyette sessizce gülüyordu. Bir büyücü tarafından kurtarılmak, ha?
Yanına çömelen kadın bir de kendisine şifacı olduğunu söylemişti! Akşam üstü evden çıkmadan önce giydiği takımı az buçuk hatırlayacak gücü vardı bedeninde, büyücü olduğunu anlatacak özellikleri olmadığına eminken hatırlamak için hafızasının derinliklerine gitti bir kaç saniye; insani yöntemlerin dışında büyü güçleri olduğunun farkına başka türlü varılabilir miydi?
Bilmiyordu, bilmekte istemiyordu! Acının verdiği öfkeyle inleyerek son gücüyle kadına çıkıştı;
"Anlamak zor değil ya..."
Öfkeli değildi kadının bu kusuruna, herhangi bir duygu coşkunluğunu bile kaldıracak güç kalmamıştı güzel vücudunda. Gözlerini adamdan ayırıp kadına döndürmeyi akıl ettiğinde, biraz önceki acı iniltisi yerini garip bir duygu noksanlığına, hissettiği karmaşa da yerini müthiş bir coşkunluğa bıraktı. Öyleydi ki, sanki yere yığılan adamın karnındaydı bıçak ve katili Raven'dı da, intikamını almış bir hınzır gibi çevik görünüyordu. Bu duygu patlamasının sonucu olarak dizlerinin üstüne çöktü, avuçlarına dolan kanlar; ellerinden kıpkızıl Lethe'yi sunan o şeytan gibi hissettirmişti kendisini. Raven ve işlediği sayısızca günahı... Ne farkı vardı ki, belki lethe'den kananları bile öldürürdü ruhunun hastalığı. Her bir hatası, her bir isyanı sanki ellerindeki kurumuş kanda yazıyor gibi görünüyordu gözlerine. Yumruklarını sıktı, onlarla gurur duyuyordu.
"Seni görmeseydi belki de cesedime tecavüz edecekti."
Tiksintiyle kasılmış yüzü gevşedi, gerçekten bu melek yanında mıydı? Yine ahmakça bir coşkunluğa kapılıp kadını korkutmak istemiyordu. Onu bu kadar yakından gördüğünde yeniden hayran oldu. Önceki saatlerde yeterince bakmıştı kadına ve artık onu rahatsız etmek, kutsal saydığı benliğine daha fazla acı çektirmek istemiyordu. Gözlerini kapatarak Tanrı'ya şükranlarını iletti; ne güzel bir ölüm çeşidi olacaktı kendisi için; bu kadının kollarında can vermek. Hep bir acı bırakacaktı onun ruhunda, hiçbir şey yapamamanın, bir anda kaybetmenin acısını hissedecekti; tıpkı kendisini o sahnede bırakıp gittiği gibi. Hala onun berrak sesini duyabiliyordu, ne kadar yumuşak ve sadeydi. Ondan hoşlanmıştı her ne kadar kızgında olsa.
Son söylediği şarkı kulağında çalınırken, asfalta yarı uzanmış, gözleri kapalı, başına gelecek yeni gelişmeleri bekliyordu ki iğrenç bir acı, bir diğerini yakarak söktü, çıkardı. Gözleri müthiş bir çileyle açıldı.
"Aah! Ne... yapıyorsun?"
Kadın suskundu, ciddiyetle işini yapıyordu. Gözleri ilk defa bu olaya şahit oluyormuş gibi merakla onu izliyordu. Şifacı, doğru ya kendisini iyileştirmek için çalışıyordu. Bir başka kadın olsa; atacağı çığlığı, yakınmaları, sarsakça telaşını görmemek için kendi boğazını kesebilirdi, Raven. Fakat bu ilginç yaratılış harikası soğuk kanlılıkla işine koyulmuştu. Bira şişesi, yara, kan, şu gerzek herif... Hepsi Raven'ın varlığından daha fazla mevzu olmuştu bu kadın için. O kadının güzel yüz hatlarını her saniye yeni şaşkınlıklarla incelerken, adını bilmediği bu baş yapıt onu ilgilendirmemesi gereken bir çok şeyle meşgul oluyordu. İlgi delisi, sevgiye, sevgililere aç olduğundan değildi, açıklaması yoktu o duyguyu hissetmediğiniz sürece. Monalisa'ya bir kaç gece ev sahipliği yapıp sergi için elinize fırsat geçse nasıl hissederdiniz ki?
Kız kendisine bir takım tedaviler uygularken elbisesinin önünü yırtmıştı bir parça bez için. Bir kadının iç çamaşırını görmek için gün boyu tepetaklak olan bir tip değildi ama bu manznaranın geyikotundan daha iyi bir ilaç olduğunu kadın da inkar edemezdi. Gözlerini çevirip, usulca gülümsedi. Gülümseyişi; yirmi yaşındaki bir çocuğun utanç dolu tatlılığı kadar, olgun ve ne gördüğünün farkındalığını çoktan aşmış biri olarakta yayılmıştı yüzüne. Bu gülümseyişten tekrar rahatsız olmasını istemiyordu. Yine taciz edildiğini düşünmüş olabilir, o güzel gülümseyişi uçup gidebilirdi! Bunu gerçekten istemiyordu, o derindeki sarnıçta uyandırdığı güzelliği kaybetmemeliydi.
"Seni pub'da rahatsız ettim, özür dilerim. Amacım düşündüğün gibi değildi. Nasıl açıklarım bilmiyorum ancak sana bakmamın nedeni hayran kalmaktan fazlası değildi. Tıpkı bir ressamın modelini yüceltmesi kadar masumca zira ilk müzeden kaçtığını zannetmiştim."
Durağan bir gülümseyişle, sırtını kırmızı kiremitli duvara yasladı, derin bir soluk verdi. Ne demek istediğini anlamış mıydı bilmiyordu, genelde büyücülük dünyasının oyuncakları böyle şeyleri gayet anlamsız bularak, aşağılama cüreti gösteriyordu. Kadın, sahip olduğu güzellikten dolayı el üstünde tutulmalı, hatta dünyanın en iyi ressamları tarafında tuvallere yetenekleri el verdiğince aktarılıp büyük bir değer barındırarak sonraki yüzyıllara miras bırakılmalıydı. Fakat zaman geçtikçe, Raven ve kadın arasındaki ilahi başkalaşım yerini alışıldık bir kadın-erkek ilişkisine çeviriyordu. Bir kadında olması gereken bir çok güzelliği barındırıyordu fakat henüz keşfedemedikleri? Kadın ilgisini uyandırdığı ölçüde değerliydi ve el üstünde tutulmayı hak ederdi. Kız ellerini temizlerken, Raven'da suskunlaşmış -acaba gerçekten bir melek mi keşfettim?- diye kendisini sorguluyordu. İlk başlardaki acısı, kendisini unutturmaya az buçuk başlamıştı. Bedensel acılarla daha önce bu kadar şiddetle sınanmamıştı ama canı da tatlı olmadığı için sesi çıkmıyordu. Kızın söylediklerinin arından bakışları ciddileşti, ellerindeki kanın bir kısmını giymeye kıyamadığı kumaş pantolonuna sildi. Çizikler, morluklar barındıran pürüzsüz yanağını okşadı düşünürken. Hayır, burada kalmak istemiyordu. Hem yattığı yer çok rahatsızdı, hem de oldukça susuz hissediyordu ayrıca canı müthiş derecede sıkılmıştı. Korku ve panik, evet bu ikisini üzerinden atması pek zor olmayacaktı ancak gözlerinin savaş ortasında kalmış zavallı bir çocuğunkiler gibi baktığını da gizleyemezdi bu anormallik hissi kadının adamı teklemeyişinden sonra biraz daha normale dönmüş; artık zarar görmeyeceğine kendini inandırmıştı. Şerefsiz herif kesinlikle onun tekmelerini bile haketmiyordu! Kız geri döndüğünde ona gitmeye hazır olduğunu söyleyecekti ki yanına çömelmiş kendisine iksir içirmeye çalışıyordu. Narince doğruldu, doğrulduğunda da boyu gereği kadından biraz yüksekte kalıyordu. Kadın ve erkek. Ona ilk defa tutku ile bakmasına neden olmuştu erkekliğinin getirisi uzun boyu. Açık renk gözleri kendisine aşağıdan aşağıdan merhametle dikilmiş bu kadın, daha önce hiç olmadığı kadar kadındı. Gözleri, onun gözlerinde kaybolurken sessizleşmişti tüm vücudu. İksiri itiraz etmeden içti. Hiç tanımadığı bu vücudun garip bir çekimi vardı, yavaşça öğrenmek istediği. Genç bir oğlanın acemiliğiyle ve hayranlığıyla bakmıyordu ona. Belki otuzlarını geçmiş bir erkek kadar çetin durmuyordu yüz hatları fakat uzun boyu, yaşını aşkın tecrübeleri, değerli bir varlığı el üstünde gerçekten tutmayı bildiğini gizlemeyen gülümseyişi apaçık kadına sunulmuştu. Onun gözlerini okudu bir kaç saniye. İnsanlarla ilişkileri o kadar içli dışlıydı ki, okuyabilirdi onun her hissini sanki eskiden tanıyormuş gibi. Dışında; endişe, korku, merak ve bir karar vardı. İçinde ise, gizlemeye çalıştığı vahşiliği dudaklarındaki merhametin ardına atılmıştı. Hareketleri öfkenin zehirli kokusunu gizleyemiyordu, ve açık renk gözlerindeki yalnızlığı keşfetmesine yardımcı oluyordu ay ışığı. Tıpkı ebedi derinlikteki mahzene gömülmüş gibi. Nazik gülümsemesi kadının yalnızlığını hissettiğini belirterek yayıldı yüzüne kadından yansıyan merhametin bir başka boyutuyla. Pembe dudaklarını nemlendirip berrak ses tonuyla konuştu:
"Bana Raven diyebilirsin. Biraz ağrım var ama burada kalmak istemiyorum."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Paz Ağus. 14, 2011 2:48 am


“Bana Raven diyebilirsin. Biraz ağrım var ama burada kalmak istemiyorum.”
Raven. Başına neler gelmişti senin böyle, Raven? Arka sokakta ölüme terk edilmeye layık görülecek kadar ne yapmışın? Yoksa sadece, yanlış zamanda yanlış yerde miydin? Hiç suçun yoktu da, bela mı sana bulaşmıştı. Ama durduk yere hiçbir şey gelmezdi insanın başına. Bu iriyarı adamı kızdıracak bir şeyler yapmış, en azından söylemiş olmalıydın. Yaşının gerekçesi, fazla mı sivri dilliydin? Bilmiyordum. Raven hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Bir tarafım, sadece onu iyileştirip göndermeyi isterken, bir tarafım bu genç çocuğu anlamak istiyordu. Niye böyleydi? Muggle’lar, fazlaydı. Sayıca, o kadar fazlalardı ki. Birinin tersine düşmek çok zor olmasa gerekti. Ama hangi insan savunması olmayan birine saldırabilirdi ki? Biz büyücülerde öyle değildi mesela, karşı tarafın asası varsa, bizim de vardı. İş hangimizin daha yetenekli ya da hızlı olduğuna bağlıydı. Ama bu caniceydi. Hep Muggle’ları sevmiştim, korumaya değer savunmasız insanlardı onlar. Hayat tarzlarını sevmiştim, büyüsüz bir şeyler başaramazdık biz. Yemek yaparken bile tonlarca büyü kullanıyorduk. Evlerimiz tamamen bunun üzerine inşa edilmişti mesela. Büyüsüz bir hayat düşünemiyor, onları öyle bir hayata alık oldukları için resmen kıskanıyordum. Tahta sopam olmasa, bir hiçtim. Sadece güzelliğiyle ortalıkta dolaşacak, iksir hazırlayamadığı için mesleği elinden alınmış, Muggle Dünyası’na dair yemekleri ve filmleri dışında hiçbir bilgiye sahip olmayan biriydim ben. Mathias’la arada bir Muggle Dünyası’na kendimizi atıp, yaşamlarını inceliyorduk. Ama sürekli olarak orada kalmadıktan sonra, ne anlamı vardı ki birkaç saatlik gözlemin? Bu çocuk biliyordu her şeyi. Muggle’dı çünkü. Bana merak ettiğim her şeyi anlatabilirdi. Sabaha kadar vaktimiz vardı. Tabi önce onu bir yere taşımam gerekiyordu. Ama, nereye? Yattığı yerin ne kadar rahatsız olduğu belliydi. Yanımdan kafam kadar örümcekler geçiyordu resmen. Dizlerim ağrımıştı yere oturmaktan, bu çocuksa bütün o kirin pisliğin arasında, kıpırdamadan yatıyordu, zavallım. Gece ikimizi de içine çekmişti, karanlıkta sokağın bir köşesine çökmüş iki kişiyi hiç kimse fark edemezdi. Gözlerimi güneşin doğmasına az kaldığı her halinden belli olan sokağa çevirdim. Rüzgarın havalandırdığı gazetelerin hışırtısı, az ileride havlayan bir köpeğin sesi ve yarası sebebiyle kesik ve düzensiz soluklar alan Raven’ın horultuları dışında, tamamen sessizdi. Gözlerimi dipsiz karanlığa alıştırmaya çalışarak, sokağı boylu boyunca dikizledim. İleride bir yerlerde motel olduğunu az çok anımsıyordum fakat emin olamıyordum. Yine de şansımızı denemeliydik. “Ben de Adalicia. Pekala. Seni buradan götürüyorum.” Gönül isterdi ki bu kocaman vücudu taşımak yerine iki saniyede ikimizi de cisimleyeyim. Ama buna kesinlikle dayanamazdı. Yavaşça ayağa kalkıp, çocuğu nasıl doğrultacağımı düşünmeye başladım. Yanlış bir hareket, daha yeni kapanan yaranın cart diye ikiye ayrılmasına neden olurdu. Elbisemin üst kısmını yırtmanın verdiği utanç henüz yeni kafama denk ederken, çocuğa doğru eğilip, zar zor doğrulttum. Kendini tamamen koyvermiyordu ama ayakta durabilecek gücü de yoktu. En azından bana dayanarak ayakta durabiliyordu. Tek elini boynumun etrafına dayanıp, bu hiç tanımadığım çocuğa sarılabildiğim kadar sarıldım. Bütün yükü benim üstümdeyken, ıssız sokakta yürümeye başladık.

İlginç bir şey vardı çocukta. Önünde yaptığım tonlarca büyüye rağmen hiçbir şey dememişti bana. Hala bana güvenip, benimle birlikte nereye gittiğini bilmese de geliyordu. Ya inanılmaz salaktı. Ya da gördüklerinin gerçek olmadığına, sanrı yaşadığına inandırmıştı kendini. Ne olursa olsun, hoş olmayan bir şeyler seziyordum. Aynı odada kalmak için götürdüğüm, şu an tamamen bana dayalı adam, kimdi, neydi bilmiyordum. İşimin getirdiği zorunluluğu hissetmesem, başında bekler miydim? Her ne kadar emin olamasam da, bekleyeceğimi düşünüyordum. Bu çocukta beni çeken bir şeyler vardı sanki. Çok gençti, hatalarından arındırmak mı istiyordum onu? Yoksa içimdeki tek şey merak mıydı? Bilmiyordum. Tek bildiğim, bu gece Mathias’la yaşadıklarımdan sonra, beni düştüğüm bataklıktan, daldığım düşüncelerden çıkarabilen tek şey olmuştu; Raven. Yalnızlığın o beni hiç bırakmayacağını düşündüğüm kaslı kollarından, tek bir olayıyla çıkarmıştı beni. Bu adam, bir saat önce o tozlu zeminde kanlar içinde yatarken, benden çok daha yalnızdı. Ölüm vardı sadece yanında. Sabırsız bir ölüm. Gelmesini beklediği, kollarını açmış, pişkin pişkin sırıtan bir ölüm. Peki nasıl bir tesadüftü bu böyle? Dinlediğim müzikten beni bakışlarıyla alıkoyan adamı, ölümü kucaklamaktan alıkoymuştum. Yeniden döndürmüştüm, daha bir çok güzelliğin onu beklediği, taptaze hayatına. Yirmi yaşındaki bu adamın bir geleceği olmasını ben sağlamıştım. Sadece tesadüfle. Tesadüflere inanır mıydım? Şu dünyada inanmadığım bir şey varsa, tesadüftü işte. Kadere inanırdım. Kendi seçimlerimiz sonucunda, nerede ne zaman olacağımızın belli olduğuna. Bu adamla tanışmak, onu kurtarmak, kaderimin küçücük bir parçasıydı sadece. Ama ben belirlemiştim onun kaderini. Devam edebilecek bir kadere sahip olması, tamamen benim sayemdeydi. Kendimi yerlere göklere sığdıramadığım için söylemiyordum bunu. Sadece hissettiklerim, tesadüf olamayacak kadar netlerdi. Yavaş yavaş aydınlanan, doğmaya başlamasına ramak kalan güneş, ikimizin hayatını da parlatacaktı belki de. Değişecekti her şey. Onun bir hayatı olacaktı, yaptığı hataları yeniden yapmayacağı bir hayat. Bense kendi yalnızlığımın ne kadar boş olduğunu görmüştüm bu gece. Kanlar içinde yatan bu adam göstermişti bana hayatımın devam ettiğini. Hayatımı, yaşamayı, mesleğimi ve kendimi, seviyordum. Kıçı kırık bir kadın ve beni seçmeyen bir adam için, ne diye vazgeçecektim ki daha baharında olduğum güzel hayattan? İmrenilecek bir hayattı benimkisi. İstediğimi yiyebiliyordum mesela. İstediğim adamla birlikte olabiliyor, istediğim müzikle coşabiliyordum. İstediklerimi engelleyemiyordu hiçbir şey. Belki makul isteklerim olduğu içindi. Belki de hayat gülüyordu bana, her şeye rağmen. Kimsenin dört dörtlük bir hayatı olamayacağına inanmıştım hep. Benim her şeyim tamdı, beni tamamlayan bir adam dışında. Olmasın, eksik olsun. Başka şeylerin eksik olmasındansa, onun eksikliğini tercih ederdim. Aylardır onsuzluğu öğrenememiştim ama artık onsuz olmamın gerekliliği canlanmıştı zihnimde. Böyle de mutlu olabilirdim, o olmadan nasılsam, öyle olabilirdim. Olacaktım da.

Düşünceler beni esir almışken, Raven beni kendime getirmek için hiçbir şey demedi. Ayaklarım beni göz aşinalığı sayesinde bildiğim motelin kapısına getirdiğinde, ayrıldım düşüncenin o rahatsız edici dünyasından. Şimdi ne yapmalıydık? Üstü başı kan olmuş bir adam, elbisesinin üst kısmı tamamen kayıp bir kadın. Pek hoş bir manzara sergilemiyorduk doğrusu. Motel sahibinin o ‘polis’ denilen çok ilginç kıyafetli herifleri çağırması, kesinlikle olağan bir durum olurdu. Beynim vızır vızır çalışırken, hala tüm dayanağı ben olan adamla birlikte, resepsiyona gelmiştik bile. Resepsiyonda, üzerinde sadece atlet olan, göbeği Hogwarts’ın kuleleri kadar olan bir adam, horul horul uyuyordu. Onu uyandırmamak seçeneklerin en iyisi olurdu. Raven’ın göreceğini düşünmeden, karşımdaki adama doğrulttum saatlerdir sımsıkı tuttuğum asamı. Ona evli bir çiftin gelip oda kiraladıklarıyla ilgili sahte bir görüntüyü yerleştirirken, bir yandan da üzerinde 7 yazan bir anahtarı aldım. En güçlü sihirsel sayıydı yedi. Benim her zaman uğurum olmuştu. Batıl inançlarım yoktu ama, bu gecenin güzel geçeceğini düşünüyordum. Yedi numaranın çok yukarıda olmamasını dileyerek –çünkü adamın ağırlığı dayanılmaz olmuştu- merdivenleri çıkmaya başlamıştık. Şansıma, ikinci katta yıkık dökük bir kapının üzerine iliştirilmişti yedi rakamı. Anahtarı deliğinde hafifçe döndürerek, çok korkunç olmamasını umduğum odaya girdim. Yoğun bir küf kokusu, havasız bir oda, yıllardır temizlenmiyormuş gibi görünen bir yatak, içinde böceklerin dolandığı bir banyo. Kesinlikle bir hasta için en son istirahat edilecek yerdi. “Bu akşam ne görürsen gör, hepsi sadece aklının bir oyunu. Fazla kan kaybettin. Bunlar normal şeyler. Beni yılan olarak görebilirsin mesela, ya da etrafa büyüler saçan bir cadı gibi. En sık görülen halüsülasyonlar bunlardır.” Yalanın daniskasını sallarken adama, ben unutma büyüsü yapana kadar bu buram buram saçmalık kokan cümle aldanmasını istiyordum. Çünkü daha fazla büyü yapmam gerekiyordu ve bu adamı korkudan öldürmek, istediğim en son şeydi. Birkaç saat geçince, nasıl olsa unutturacaktım ona her şeyi. Şimdilik sakin olması, yeterliydi. Asamın ufak bir dokunuşuyla, oda pırıl pırıl hale geldi. Dadımdan öğrendiğim temizlik büyüleri, neredeyse kimsenin bilmediği büyülerdi ve bana sudan bile lazım bir şeydi. Oda artık küf kokmuyordu, hoş bir çilekli deterjanı andıran, kesinlikle bunaltıcı olmayan bir koku kaplamıştı her yeri. Çarşaflar pırıl pırıl, banyo bal dök yala halini almıştı. Yaptığım işten memnun, yanımda devrilmek üzere olan adama, psikopatça sırıttım. İki kişilik yatağa çocuğu yatırıp, üstündekileri çıkarttım. Fazlasıyla sekse uygun bir ortam olsa da ortada, düşündüğüm tek şey onun sağlığıydı, onun da sağlığını düşündüğünden emindim. Kan bulaşmayan tek çamaşırı boxerıyla kalınca, tertemiz yorganlardan birisini üstüne örtüp, mahremiyeti sağladım. Çocuk henüz hiç konuşmamıştı. Yolun onu yorduğunu anlamamak imkansızdı. Banyoya gittim koşar adımlarla, bulduğum her havluyu ıslatıp, tertemiz parlayan bir bardağa su doldurdum. Çocuğun yanına döndüğümde, aynı ifadeyle yatıyor, tavanı izliyordu, sanki çok ilginç şeyler oluyormuş gibi. Havlularla çocuğun kanlı vücudunu, terlemiş alnını, kirlenmiş omuzlarını temizlerken, yaptığım işe o kadar odaklanmıştım ki, sanki bir halı yıkıyordum. Çocuğa tedirgin bakışlarımı çevirdim. Niye hiç konuşmamıştı? “Bak şimdi daha iyisin. Biraz su iç.” dedim bardağı dudaklarına götürerek. İçtiği her yudumla rengi açılan çocuğun susayabileceği düşüncesinin kafama daha yeni dank etmesi, beni neredeyse kahkahalara boğacaktı. Poşet poşet kan kaybetmiş, üstüne zerre kadar su içmemiş bir çocuğun konuşmasını, nasıl bekleyebilirdim ki?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nils Wójcik
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 20
Gerçek İsim : meh.
Yaş : 26
Lakap : Meow meow

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Paz Ağus. 14, 2011 5:05 am

Adalicia. Sadece bir kaç saatliğine hayatına bu denli ilginç olaylar silsilesiyle giren kadının ismini biliyordu artık. Garip bir memnuniyet ve mutluluk sezinlemişti duyduğu isimden sonra. Yüzü, kaygısızlığını belli edercesine aydınlandı, hatta ufak bir gülücük edindi. Rahatlama hissinin bir diğer nedeni de artık bu ortamdan uzaklaşıyor olmalarından kaynaklanıyordu zira yerde yatan adamın imkansızda olsa tekrar ayaklanıp ikisininde canını okumasından mantıksızca korkuyordu. Raven, zorbalıklar karşısında asla bıkkınlık duymadan cevapları ard arda sıralayacak kadar hiciv ustasıyken, şu düştüğü durum ona göre tamamen acınasıydı. Adalicia düşüncelerinde tamamen haklıydı, bu adaletsizceydi. Raven bile -her ne kadar katlanılmaz olursa olsun- bu kadar zalimce bir cezayı hak etmiyordu. Derince bir iç çekerek narin parmakların kendisini tutmasına izin verdi. Güç bela ayağa kalkmış, kendisi yanında çıtı pıtı kalan kadının ince fiziğine dayanmaktan başka çaresi olmadan yürüyordu, nereye gittiğini bilmeksizin. Tenine, gömleğin üzerinden silik bir sıcaklık bırakan parmakların verdiği güveni hissederken bir an için yalnızlığının da farkına varmıştı. Bir pub çıkışı, yirmili yaşlarda birinin cesedine bile sırf onu aşağılamak ve eziyet etmek için kötülük yapacak bir hainin elinde ölüp gidecekti. Bütün gece orada baygın yatsa, yoldan rastgele geçen birisi görmedikçe hiç kimse kendisini arayıp sormazdı, nereye kaybolduğunu merak ederek peşine düşmezdi. Çok sıkça görüştüğü yegane dostları vardı fakat Raven'ın hayat tarzından ötürü bu kadar uzun süre ortalıkta görünmeyişinin sebebini kötü bir olaya bağlamazlardı. İnce, bir o kadar da güçlü kolunu kadına sardı; güven, mutluluk, destek ve biraz da haz için. Yüzündeki çiziklerin yerlerini haritaya işaretlermiş gibi belirleyen rüzgara dönmüş yürüyorlardı, konuşmadan. Garip bir boşluk hissiydi. Birbirlerine sarıldıktan sonra yalnızlıklarının farkına varmışlardı belki de, Adalicia'ya bunun acı verip vermediğini bilmiyordu. Bitkinlikle yürürken içinden konuşmak zerre kadar bile gelmiyordu. İngiltere'nin tatlı melankolosi bu sefer çok oluyordu. Geçtiği yollar ürpertici, bedenine sarılan rüzgarın kolları belirsiz, hengamenin nefesi ise ensesine alev üflüyordu sanki. Üşümeden titredi motelden içeri girmeden. Bitkinliği giderek artıyordu ama dişini sıkarak dayandı, dayandı ki yere düşüp kadını daha fazla zor duruma sokmamak için. Kapıda horultularla uyuyan adama yaptığı büyüyü farketmişti fakat ağzını açıp bir kaç kelime söylemek için bile fazlasıyla bitap düşmüştü.
Yedi numaralı oda.
Merdivenleri nasıl çıktığını hatırlamak istemiyordu. Odanın kapısı kadın tarafından açıldığında eşiğe yaslanarak şöyle bir içeriye baktı. Raven ve Raven'a özgü ulaşılması imkansız standartlar. Belki standartlar bile hafif kalırdı ama şu an beğenmese bile burun kıvıracak şansı yoktu malesef. Gözlerini ayıplarcasına açıp, başını olumsuzlukla iki yana salladı ve kendisinin bile işitemediği bir sesle "İnsan hiç değilse odayı havalandırır..." dedi.
Ne dese boşuna olacağını biliyordu, belki de bu yüzden konuşmuyordu. Güldü ve içeri girdi onunla beraber. Artık hayatın o duvar dibinde eriyip biteceği fikrinden sıyrılınca, pek cazibeli kişiliği de geriye geliyordu yavaş yavaş. Kaşlarını süratsiz bir şaşkınlıkla havaya kaldırdı, kız kendisinin de büyücüğü olduğunu henüz bilmiyordu galiba. Doğru ya, büyücü olduğunu bilse kesin gülmekten konuşamayacak hale gelirdi. Ne bir büyü girişimi, ne bir asa, ne de onun yaptıklarından cin gibi haberdar olduğuna dair işaretler sunmuştu. Tam ağzını açacaktı ki, odanın temizlenmesiyle vazgeçip, erteledi. Bir muggle olduğu düşünülüyordu, değil miydi? Bir muggle'dan daha fazla muggle gibi yaşayarak hayatının tadını çıkarıyordu. Yatağın üzerinde otururken farkına varmıştı kızın tuhaf gülümseyişine, demek ki yaptığı işten keyif duyuyordu, ne kadar hoş! Açıkçası bu durum Raven'ı o kadar mutlu etmişti ki, neşeli bir çocuk edasıyla şakıyarak güldü. Kız, bir yandan kıyafetlerini teker teker, özenle çıkarıyordu. Ah, ne kadar hoş, ne kadar özlem duyduğu bir sahneydi ama ne yazık ki roller farklı biçilmişti. Gömleğinin düğmeleri açılırken, utanmak şöyle dursun muzip bakışlarını kızın yüzüne dikmiş işini kolaylaştırmak ve güzel bedenini sergilemek için geriye yaslanmıştı keyifle. Tamam, sıra pantolonuna geldiğinde bu gülümseyişi biraz ciddileştirmeliydi yoksa yüzüne kesinlikle bir tokat yerdi bu kadından. Ve hayır, daha fazla hırpalanmayı kaldıramazdı. Fakat yapamadı, ahlak sınırlarını bir kere çiğneyip geçtiğinizde geriye dönüp bazı çitleri tekrar yapılandırmak imkansız oluyordu. Önünde eğilmiş kadına sadece alt dudağını, aşırıya kaçmayan, ufacık bir muziplikle ısırarak teşekkürlerini iletirmiş gibi duran fakat farklı, daha edepsizce mesajlar içeren gülücüğünü hediye etti.
Sadece iç çamaşırıyla kalınca, inanılmaz hafiflemiş hissediyordu. Ve tabi karnı üzerindeki iki ufak bıçak izine de rahatça bakabiliyordu. Kıyafetlerin çeşitliliği ve sizi soktuğu kılıkları es geçecek olsa, Raven için çıplaklıkta emsalsizdi. Bedenlerin biçimi, duruşlar, kadınların ve erkeklerin kendilerine has kıvrımları. Ah, ne muazzam ne gösterişliydi. İyileştiği vakit, nü tablo koleksiyonuna bir şeyler daha eklemeliydi. Keşke bu Adalicia'ya ait bir tablo olsabilseydi. O, bu alakasız düşünceleri kurgulayadursun, Adalicia'nın üzerine çektiği mis kokulu çarşafın ve kadının gözden kayboluşunun ardından çaresizce başını yastığa koymuştu. Açık mavi gözlerini tavana dikerek bundan sonra işlerin nasıl gelişeceğini düşünmekle uğraşıyordu. Sol elini saçlarına götürmüş, karışmış hallerine bir çeki düzen verirken pembeliğini kaybetmiş üst dudağı seğirdi. Kadın başına dikilmiş, bir takım temiz havlularla kendisine yaklaştığında hafif uykusundan uyanan biri gibi silkindi. Bu kadarcık bile uzanmak gücünü az çok toplamasına yetiyordu. Şu an yarası canını o kadar da fazla yakmıyor, yaranın acısına alıştıkça daha da rahatlıyordu. Yüzüne, boynuna uzanan parmakların verdiği rahatlama hisside eklenince, yüzüne tatlı bir tebessüm çöktü. Bir başka gün oturup böyle bir gecenin hayalini kursa çok aptalca gelirdi her şey; bir oda da, neredeyse çıplak iki müthiş vücut birbirlerine hiç dokunmadan, birbirlerini iyi etmek için garip bir çabaya girişecekti? Raven, ağzını hiç açmayacak, kadını kendinden geçirici hoş iltifatlarını sıralamadan öylece bakacak, vücudunu ıslak bir bezle silen bu yaratılış harikasının arada kendisine değen parmakları bile yeterli olacaktı. Hah! Gülünç.
Uzatılan sudan kana kana içti. Bu kadar sessiz kalmak kesinlikle hobisi değildi, minnettar bakışlarını dikti O'na ve eski rengini kazanmış dudakları aralandı, kadının bardağı tutan elini parmaklarıyla kavradı. Öylesine narin ve zararsız bir dokunuştu ki, kadının elini hissettiğinde ürperdi, dudakları kadının avucuna tatlı bir öpücük bırakırken müteşekkir bakışları onun endişeli gözlerine tamamen dikilmiş, sakin olmasını fısıldıyordu sanki;
"Adalicia, yaptığın her şey için minnettar olduğumu bilmeni isterim. Ve şu büyücülükle ilgili endişelerinden de kurtul artık; bir şifacının ne olduğunu biliyorum. Hogwarts'ı ziyaret etme şerefini elde etmiştim."
Dudaklarını birbirine kenetleyerek 'kabul, büyücü vasfıyla alakam yok' dercesine büzülmüştü. Ondan nasıl bir tepki alacağını bilmiyordu, bu çok şiddetli de olabilirdi çünkü onu epey korkutmuş olduğunun farkında şu son bakışıyla varmıştı. Odanın içinde gerçekleşen muazzam büyünün izlerinde gezdirdi gözlerini, tatlı çileğin; ki en sevdiği meyveydi bu- kokusunu içine çekti.
"Farkındayım, bir büyücü olmama karşın kendimi nasıl böyle bir duruma düşürebildiğimi merak ediyorsundur. Haklı olarak sana bu kadar eziyet çektirdiğim için de bana kızgın olabilirsin, üzgünüm. Sadece bir muggle gibi yaşıyorum günlük hayatımı, neredeyse bir muggle gibi de ölecektim ya!"
Başını yavaşça geriye atarak güldü kendi haline. Göz kapaklarını bir kaç saniyeliğine kırpıştırarak kadının avucu içindeki minik eline baktı, sessizleşti;
"Ve pub'da olanlar, beni böyle kaba bir şekilde tanımanı istemezdim..."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Paz Ağus. 14, 2011 8:00 pm

Raven su içiyordu. Bense su gibi akıp geçen lanet hayatımı düşünüyordum. Hiçbir gecem olaysız geçmezdi. Kimsenin umurunda değildi çünkü, bu kadın sakin bir hayat ister mi? Tanrı bile boş vermişti beni. Umurunda değildim, nasıl olduğum, ne yaptığım, önemli değildi artık onun için. Kullarından olmamı istemiyor muydu? İstiyorsa şu lanet hayat neden hiç gülmemişti bana? Kendime ayırdığım bir gece, neden iğrenç bir motel odasında sonlanıyordu? İşim gereği olanlara göz yumup, o sokaktan geçemezdim, biliyordum, yanlış mesleği mi seçmiştim acaba? Mesela kütüphane görevlisi olsaydım, ambulans denilen o ilginç muggle arabasını çağırırdım. Ama hayır. Çağırsam bile bu adamla birlikte giderdim, insanlığım el vermezdi bir kere. Bir de, kendime ikna etmekten kaçtığım bir sebep vardı, bu adamı önemsemiştim. Bana yazan herkesi önemseyen biri değildim. Öyle olsaydı karşılaştığım her erkek değerli olurdu benim için. Bu çocukta ilginç bir şeyler vardı. O pembe dudaklarının altından çıkabilecek şeyler, beni şaşırtacaktı. İç sezilerim bas bas bağırıyordu. Ne olacaktı acaba? Çocuğa uzun uzun dalıp, düşünceler denizinde kulaç atarken, ellerime değen sıcak bir dokunuş oldu beni dünyaya döndüren. Ne yapıyordu bu çocuk. Avucumu ellerinin arasına almış, dudaklarına doğru götürüyordu. Ne kadar şirin. Ne kadar romantik. Bana teşekkür etmenin en basit yolunu arıyordu belki de. Kızmadım. Neredeyse çıplak, aynı odada oturduğum bu adama, kızamadım. İçimden bir ses güvenmemi söylüyordu. Amacı kötü değildi. Yirmi yaşındaki bir çocuğun, ne gibi bir amacı olabilirdi ki? Gözlerini her kapayışında beni çıplak hayal edip etmediğini düşündüm, güzelliğin getirdiği bir alışkanlıkla. Ediyorsa bile, anca hayalinde kalacaktı. Ve gerekirse gözlerini oymama olanak sağlayan, asam yanımdaydı benim. Onsuz yaşayamam diyeceğim tek şey, asam.
Nihayet konuşan çocuğun cümleleri oldu, avucunun içine aldığı elimden gözlerimi çekmemi sağlayan. Elimi çekmemiştim, hayır. Küçük bir teşekkürdü sadece. Çocuk cümlesine devam ettikçe, bütün vücudumun kaskatı kesildiğini hissettim. Beynimde dolaşan soru işaretleri, beş kat çoğalmıştı neredeyse. ”Raven. Hogwarts. Ziyaret.” Bu birbirine kesinlikle yakıştıramadığım üç kelime, zihnimde bir cümle oluşturamıyordu. Peki Raven nasıl kurmuştu? Nasıl Hogwarts’ı bilebilir, üstüne üstün ziyaret edebilirdi? Fazla mı içmiştim, yoksa yorgunluktan zihnim benimle dalga mı geçiyordu? Nasıl bir büyücü, bir Muggle’ın zalimce saldırısına maruz kalıp, karşısında hiçbir şey yapamazdı ki? Konuşmaya devam eden adam, kafamdaki soru işaretlerini kapatmıştı kapatmasına. Ama yeni sorular canlanıyordu beynimde. Pub’da olanlarla ilgili cümlesini şimdilik tamamen es geçerek, elimi avucundan çektim.

Düşünceli olduğum zamanlarda yaptığım gibi, odanın içinde bir bir dolanmaya başladım. Ya büyücü aleminden kaçıp Muggle’lar arasına sızmaya çalışan bir kaçakla beraberdim, ya da kafadan tamamen kontak biriyle geçiriyordum gecemi. Nedense ikincisinin olması daha iyi olurdu. Hangi büyücü, büyüyü bırakıp aptal Muggle hayatına geçerdi ki? Muggle’ları severim, hayat tarzları da kabulümdü ama bir Muggle bizim hayatımızda nasıl yaşayamazsa, o da yaşayamazdı Muggle’lar arasında. Düşüncesi bile komik geliyordu. Mesela yemek yaparken ocağı asasıyla yakmaya alışmış bir cadının, kibritlerle uğraştığını düşünüyordum da. Ne kadar acınası. Eğer Muggle dünyasına dalarsak, benliğimizi kaybederdik. Yapmamız gereken en iyi şey, dünyadaki iki farklı nesli kabul edip, ona göre yaşamaktı. Bir vampirin gün ışığında çıkıp, bizimle quidditch oynaması ne kadar imkansızsa, Muggle’ların arasında yaşamam o kadar imkansızdı. Arada bir okulda, ceza alan çocuklara asasız iş yapmayı ceza olarak veriyorduk. ”Bak, eğer ceza alıp okuldan atılırsanız, işlerinizi böyle yapacaksınız.” mesajı vererek, onları yaramazlıklardan uzak tutuyorduk. Ve bu cezayı alan hiçbir çocuğun götü yemiyordu bir daha, bizi kızdırmaya. Çünkü büyücüler yaptıkları o kadar büyüden sonra, asalarından uzak kalamazlardı. Bunu başarabilmek için, psikopat olma zorunluluğu vardı bence. Mesleğimin getirdiği bütün titizliği ve tedbiri elden bırakarak, daha yeni ölümün eşiğinden dönmüş birini dumana boğmayı umursamayarak, beni düşüncelerimden arındırabilecek ve çocuğun boğazına atlamadan beni sakinleştirebilecek tek şeyi çıkardım, yırtılmış elbisemin kenarından. Sigaram ve çakmağım. Sigaramı yaktıktan sonra, içime çektiğim her bir nefesiyle soru işaretlerinin askıya alındığını hissediyor, geçici olarak kan akış hızımın azaldığını fark edebiliyordum. Etrafa hakim olan sessizlik, rahatsız edici düzeye ulaştığında, Raven’ın konuşmaya hamle ettiğini görerek, ağzımı açtım. Onu susturdum. “Bir büyücünün hayatını geride bırakıp, Muggle’lar arasında yaşamaya başlaması için ya fıttırması gerek ya da fazla aranan bir kaçak olması gerek.” Çocuğun havaya kalkan kaşları önemsizdi. Bu çocuk eğer yanında hala asasını taşıyor ve onu kullanacak kadar büyücü olsaydı, bu gece öyle iğrenç bir yerde ölüme terk edilmezdi. Kendi istemişti demekki ölmeyi. Zaten git gide azalan büyücü soyumuz, bu çocuğun Muggle sevdası ile, bir ferdini daha kaybedecekti, ben olmasaydım. Düşünüyordum da keşke ona rastlamasaydım, ya da rastlasaydım fakat büyücü olduğunu söylemeseydi. Çünkü bu çocuğa karşı git gide yükselen bir soğukluk hissediyordum damarlarımda. “Yargıladığımı düşünme. Ya da düşün. Muggle’ları severim fakat Muggle’lar ile Büyücüleri ayıran ince çizgi var ve bunu geçmememiz lazım, iki tarafın mutluluğu için.” Az önce bu adama şefkatle yaklaşan ben, puf olup uçmuştu adeta. Dişlerini geçirmeye hazırlanan bir vampir ya da hançerlerini geçirmeye hazırlanan bir panter gibi, soğuk dalgalar yayıyordum çocuğa. Aslında bu çocukla ilgili değildi, hassas noktaya basmıştı. Safkan bir aileden geliyordum ve aliemin en büyük hobisi –milyonuncu kez söylediğim gibi- Muggle’ları asmaktı. Böyle bir ortamda büyümüştüm ben. Aşk düşüncelerimi değiştirip, Muggle’lara aşık olmama ramak bıraksa da, bu ince ayrım hep aklımdaydı. Çocuğun bana bakışlarından, Muggle’ları sevmediğimi düşünebilirdi. Öyle olsa, niye bütün gecemi bir Muggle uğruna mahvetseydim ki? Üstüne üstün mahvolduğunu düşünmüyordum bile, mesleğim sırf zor durumda kalan büyücüleri değil, gördüğüm her insanı kapsıyordu. Fakat, çocuğun büyücü olduğu gerçeği bütün dünyamı değiştirmişti. Kimsenin dilinden düşmeyen o seksi, sevecen ve güler yüzlü şifacı gitmiş, buram buram soğuk dalgalar gönderen bir kadın gelmişti yerine. Ama böyle olmayı sevmiyordum. Sakinleşmeliydim.

“Kızgınlığımın nedeni, asanı yanında taşımıyor oluşunun seni ölüme terk etmesi. Ya o Muggle gibi bıçakla gezip, önüne geleni doğrayacaksın ya da asan yanında, savunmaya hazır olacak. Bize öğretildiği gibi.” Sesimin biraz daha sevecen çıkmasına uğraşmış, ilginç biçimde başarıya ulaştığımı görmüştüm. Sesimde küçük bir çocuğa öğüt veren bir anne edası vardı. Volta atmayı nihayet kesip, çocuğun yanına oturdum yatağa ve bağdaş kurdum. Ortamın havasının değişip durmasından şaşkınlık içinde bakan çocuğu suçlayamazdım. Bir an için Soğukluklar Prensesi oluyor, diğer an sevecen bir şifacı edasıyla bakıyordum ona. Mesela şu an rahat edebilmesi için yastıklarını düzeltiyordum. Sırf yapacak bir şeyler olsun, ortam yumuşasın diye. Çünkü sert çıkışlarım çok sık olurdu. İnsanları kırmayı sevmezdim. Hele bu çocuğu kırmayı hiç istemiyordum. “Pub’da olanlar, yanlış gün seçtin, dikkat çekme günümde değilim, tam tersine karanlıklara kaybolama günümdeyim.” Çocuğa umut verici bir şey mi söylemiştim? Öyle hissediyordum. Halbuki tek demek istediğim, eğer mutlu bir günümde olsaydım, iltifatlarına gülümseyerek teşekkür edeceğimdi. Bir keresinde bir barda bana sarkan lezbiyene bile teşekkür etmiştim. İltifatlar yerini bulduğunda, takdire değer teşekkürler almalıydı. Ben de iltifat edebilirdim. Mesela yanımda yatan bu çocuğun büzdüğü dudakların ne kadar öpülesi olduğunu söyleyebilirdim. Ama yaşça fazla küçüktü artı olarak hastaydı ve en önemlisi sırtını büyücü dünyasına çevirip, Muggle’lar arasına geçmiş, kesinlikle onaylamadığım bir çocuktu. Tahminimce ben son sınıfken gelmişti Hogwarts’a. Belki aynı binadaydık, belki aynı bardaktan içmiştik, aynı yerlerde oturup, aynı yerleri gezmiştik. Aynı insanları dinlemiş, aynı sıralarda oturmuş, geceleri göle sızmıştık gizlice. Sevgililerimizi süpürge dolabına atmış, Muggle’lardan çarpılan otlardan çekip okulun içinde anıra anıra dolaşmış, iddia kaybedip çıplak dolaşanlara birlikte gülmüştük. Ama hatırlamıyordum onu. Hiçbir aşinalık yoktu. Belki de etrafımın hep erkeklerle dolu olması, kendimden zilyon kat küçükleri görmeme engel olmuştu. Zaten görseydim bile, çömezliklerinden faydalanırdım. Son sınıfta, epey kendimi beğenmiştim çünkü. Kaç kere dövmüştüm küçükleri? Belki de bu çocuk da tadına bakmıştı asamın. Poposundan çıbanlar çıka çıka uzaklaşmıştı benden. Ben mezun olana kadar ne zaman karşılaşsak yolunu çevirmiş, içten içe sövmüştü. Ama hatırlamıyordum. Eğer büyücü dünyasını önemseyen bir cevher olsa, küçükken tanıyacağıma emindim. Değildi işte. Kendisini bu sefil yere atıp, bir köşede ölüme terk edilmiş bir adamdan başka hiçbir şey değildi. “Neden ayrıldın büyücülerin arasından?” Merakımı dizginleyememiş, sözcükler bir bir fırlamıştı, sigaramdan verdiğim dumanla beraber. Mantıklı bir açıklama bekliyordum. Bu gece yaşadığım şoku öfkeyi ve soğumayı ortadan kaldıracak tek bir açıklama bekliyordum. Biraz fazla abartmıştım belki de. Ama abartmaya değerdi. Çünkü bu çocuk öyle bir ölümü hak etmiyordu. Ama o ölüme yaklaşmak, Tanrı’nın ona cezasıydı belki de. Asasını kullanmayışının cezasını çektiriyordu. Hangi insan kendisine bahşedilmiş bu yeteneği kullanmazdı ki? Tanrı’da benimle aynı fikirdeydi. Hissedebiliyordum. Havası sürekli değişen odayı, belki de patlamış mısır eşliğinde izliyor, onu kurtardığım için bana teşekkür edip, onu adam etmemi söylüyordu belki de. Çünkü içimde bu adamı kendi dünyamıza göndermek için öyle bir istek doğmuştu ki, Tanrı’nın onu içime yerleştirdiğine yemin edebilirdim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nils Wójcik
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 20
Gerçek İsim : meh.
Yaş : 26
Lakap : Meow meow

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Ptsi Ağus. 15, 2011 12:36 am

Beklediği tepkinin ne bir fazlasını, ne de bir eksiğini görmüştü kadının donuk bakışlarında. İçin için kendisine nasıl da sövdüğünü tahmin ediyordu daha önceki tecrübelerinden ötürü. Güzel kadının sıradaki hareketlerini tahmin etmek hiçte zor olmuyordu Raven için. Hele bir de kendisini şu yatağa yatırana kadar başına açtığı dertleri düşündükçe hem eğleniyor hem de ona üzülüyordu. Üzülüyordu, çünkü hayatını 'büyücü camiası' dedikleri, kendilerini bir çubuktan çıkan ışıklarla tatmin eden, güzelim, pırıl pırıl zekalarını da bir çoğu tamamen işe yaramaz büyü sözcüklerini ezberlemek için harcayan kişilerdi. Kadını küçümsedi bir an. Şu ana kadar Dante'nin Beatrice'i yerine konularak şiirler okumuş muydu kimse onun? Hiç kimse onun için gerçek bir yetenek kullanarak sanat eseri meydana getirmeye yanıp tutuşmuş muydu, oysa ne ihtişamlı, ne duru bir yüzü vardı? Hiç Ege'nin sımsıcak havasını ciğerlerine çektiği vakit, o esrarengiz müziklerin lezzetiyle kendinden geçip, ayaklarının altında sevgilisiyle üzüm ezerek şarap yapmanın tadına bakmış mıydı? Belki de ona armağan ettiği şarkının bile farkına varmamıştı, ne kadar yazık olurdu bu durumda. Raven, Büyücülüğünü inkar etmemişti, insan oluşunu inkar etmediği gibi. Büyü yapmak neden hayat amacı olmalıydı ki? Bir okula gitmiş, gerekli eğitimi almış, bunun da hayatında işgal etmesi gereken kısmının sınırı kendince çok iyi çizmişti. Adamın kendisine saldırmasının ardından, düştüğü durumu Adalicia belki adil görmüyordu. Ancak adil olan neydi? Hadi ama, büyücü dünyasında işler daha mı farklı yürüyordu? Yüzünü ekşitti. Yaşlı bir büyücüye meydan okumak demek nasıl ölümse, bir kaç saat evvel başına gelenlerin de bundan aşağı kalır hiçbir yanı yoktu. Belki daha kabacaydı, eh bir Alman soyundan da ne beklerdin ki? Kötü bir misallemeden fazlası değildi. Kızın sigaraya duyduğu ihtiyaç ne kadar da tanıdıktı kendisine. Raven'ın evindeki tütün malzemelerini görse şaşkınlıktan donakalırdı herhalde, tıpkı şimdi ki gibi...
Sanki karayiplerin beyaz kumlarına yayılmış gibi iyice yerleşti yatağına. Hayır, hiçbir korkma, sitem ya da öfke belirtisi göstermiyordu kadının fırıl fırıl dönüp, sigara dumanı içinde yer yer öfkeli boğuluşunu izlerken. Dudaklarını ileriye doğru büzerek hinliğinden hiçbir şey kaybetmeyen yüz ifadesiyle dinliyordu, dinliyordu ama herhangi bir eksisklik ve açlık belirmemişti fazla içli-dışlı olmadığı büyü dünyasına karşın. Adalicia, kaçık kelimesini kullandığında dudaklarına gizleyemediği bir gülümseme çökmüştü; Raven gibi bir sosyopat için kesinlikle iltifat olmalıydı zira diğerlerinin küçücük dar kafaları, sıkıcı tek düze düşünceleri, anlam yoksunu bakışlarıyla yaşadıkları basmakalıp hayatın her türüne şahit olmuştu dolayısıyla onların normal olarak sınıflandırdığı şey kendisine tamamen yabancıydı.
Adalicia'nın hararetli konuşmaları biraz daha sakinleşip, tatlılığa büründüğünde düşündüklerini söylemek için yavaşça bedenini dik bir pozisyona getirip, uzun parmaklarını birbirine kenetledi. Ona kendisiyle ilgili herhangi bir aşırılığı söylemekten kesinlikle pişman olmamıştı, hatta yaptığı yorumları ve sorgulamaları da dinlemeye değer buluyordu. Sadece düzeltmeye değer gördüğü iki ufak ayrıntı vardı; birincisi büyücülüğünü tamamen askıya almamıştı, ikincisi ise şu ezme ve ezilmeyle alakalıydı.
"Kaçık, kaçık haa? Evet, bu cümleyi sevdim ama sandığın kadar da basit değil. Sadece benim arzularım ve aklım o büyücülük-mugglelık kavramını tamamen doğru çizgide ayıracak kadar gelişkin, diğer büyücülere nazaran. Şimdi diyeceksin ki neden bıçaklandın? Ben de sana büyücülük dünyasındaki şu pek tehlikeli karanlık ve aydınlık taraf arasındaki boktan savaşın sebeplerini soracağım, verecek tatmin edici bir cevap bulunmadığına eminim... Asan olsun veya olmasın, eğer öleceksen ya bir lanet büyüsü yersin, ya da benim gibi bıçaklanırsın. Bir fark var mı? Kesinlikle hayır. Tahmin edersin ki Kamarilla insanın olduğu her yerde ve hiç kimse diş geçirebildiğini avlamak konusunda bir diğerini gölgede bırakamaz. İnsanlar, büyücüleri biçti, şimdi de büyücülük piramitinde dalkavuklukla yer edinmiş lordlar bu işi yapıyor, ah ne kadar zavallıca. Demiştim ya, ayrım yapmaktan fazlasını yapabiliyorum, sen ve senin kendilerini koruyabildiklerini iddia ettiğin korkaklardan daha cesurum. Nasıl mı? Şöyle söyleyeyim: Bedenim insani, hislerim insani, en az arzularım kadar; ya seninkiler? Arzuların var değil mi?"
Birbirine kenetlediği parmakları yavaşça çözülüp kadına doğru uzandı. Pürüzsüz yanağına bir kaç parmağını usulca sürdü, nazik fakat tutku barındıran sıcacık bir dokunuşla. Hissettiği her ne ise eğer; şehvet veya ürkme sadece anlatmak istiyordu bir ruha sahip olduğunu. Kendisine büyücü diye bir etiket yapıştırarak, hissettiği bu duygunun ismine de mugglelardan arak bir sıfat koyamazdı. Hakkı yoktu! Anlatmaya çalıştıklarının hedefine ulaşmış olduğuna kesinlikle emindi. Bu gece sadece Raven'ın sırları yoktu ya. Daha açıklayıcı olmalıydı. Düşüncelerini ona açmayı pas geçmemişti. Tüm hislerini, beyninden geçen milyonlarca düşüncenin belki sadece bir damlasını aktarabiliyordu fakat bunu yapma sebebi de ona karşı duyduğu ilginin cazibesinden kaynaklanıyordu. Bilmesini istiyordu ki; konuşsun, konuşmalıydı ki; tanısın, işte tanıdığı vakit karar verecekti ne kadar iş görür bir ruha sahip olduğuna. Eğer aniden karşısına, tamamen sıradan, yapma bir bebek çıktıysa bu işe tesadüf der geçer, yarına yüzünü bile hatırlamazdı. Ancak, bir umut ışığı, az da olsa değer vereceği bir şey görürse, bu yapma tesadüfün azametinin farkına o zaman varacaktı. Parmaklarını kadının soğukluğunu beceriksizce gizlemeye çalışan yüzünden çekti. Tehlikeli sularda yüzdüğünün farkındaydı. Bir yanı onu küçümserken, bir yanı da çılgınca o duymak istemeyeceği sözleri söylememesi için ona yalvarıyordu. Zarar görmeden kalmayı başarmış sol yanağında da onun beş parmağının izini taşımak istemiyordu bu gece.
"Bir büyücüye ve büyücü dünyasına neden bir mugglelar kadar saygı duymadığımı bilmek istersin diye varsayıyorum. Söyleyeyim, bedenin gerçek ama sen değilsin. Sahip olduğun hiçbir şeye aslında sahip değilsin, bir hiçsin ve hep hiç olarak kalacaksın, muhtemelen de bir hiçlik uğruna ölüp gidecek bu güzel bedenin. Nasıl mı? Demiştim ya, arzularınız insani, insani olmayan tek yönünüz büyü yapabilmek olduğu için kendinizi bir başka sınıfa koyma hakkını kendinize biçiyorsunuz. İnsanlıklarını tamamen elemekle, onlardan kendilerini soyutlayıp, sahip oldukları tek gerçeklikle bırakıyorsunuz; büyüleriyle bir akıl hastasından farksızcasına dört duvar daya kapanmaktan farksız değil. Ben de bu gece ölebilirdim, fakat hiç değilse peşinden koştuğum bir hayat uğruna ölürdüm. Ölüm çeşidim pek ihtişamlı olmazdı gerçi."
Fazla ileri gittiğini düşünebilirdi kadın, belki de şu hazırlandığı acımasız tokat yüzüne bu sözcüklerden sonra inecekti. Fakat hiçbir şeyi, hissettiği hiçbir aşırılığı gizlemiyordu. Toplumun kural ve dayatmalarıyla dolu değer yargılarını kabul etmeyişi, toplumun paylaşımlı bilincine dahil olmayışı, kendisi için çok eğlenceliydi. Bu ahlaki çöküntüyü sadece büyücülük dünyasından ziyade, insanî vasfına da yaymıştı. Muggle hayatı dahi bir insan için fazla uçuk kaçıktı. Belki Adalicia bunu anlarsa, Raven için normalliklerin de ne denli can sıkıcı olduğunu çözümleyebilirdi.
"İnsanım ve isteklerimi insanlık iç güdümle yaşıyorum, onlarla beraber özgürce belki onlar için bile fazlaca özgür, büyülerimi de işlerimi kolaylaştırmak için kullanıyorum. Bir kalem de odundan, asan da. Ona tapmak için ilgi çekici başka hiçbir fark göremiyorum. Fakat senin içi yontulmuş, küçücük dünyalarına sıkışmış dostların, asalarını çekmeden beyinlerini ve dudaklarını çalıştıramıyorlar. Bahsevarım şunu elinden çekip alsam dünyan başına yıkılır. Bir hafta onsuz kalsan, kesip biçtiğiniz muggle'lar gibi ağlarsın. İnkar edebilecek cesaretin var mı?"
Gözlerini yumup kadına tatlı bir öpücük attı. Onun içine düşeceği duygu silsilesini pek önemsemiyordu, bazı durumlarda elinde değildi aslında empati kurmak, haklı olduğunu biliyordu, en az karşısındaki nadide varlık kadar. Omuzlarını açmak için dairesel hareketler yaparken dinlemeye devam ediyordu. Söyleyecek fazla bir şey kalmamış gibiydi ona göre. Kadının doğruluk payını inkar edemezdi. Bu gece başına gelenlere kendisi bile gülüyordu.
"Bu gece fazlaca şanslı olduğumu kabul ediyorum, her açıdan. Yaralanmak bedenime işkence etti bunu göz ardı edemem ama şikayetçi de değilim aslına bakarsan. Gözden kaybolmaya karar vermiş bir melek tarafından kurtarıldım, bana şefkatle baktı hatta gömleğimi bile çıkarttı. Şu an karşımda oturmuş benimle konuşuyor. Ne diyebilirim ki? Sabah başıma gelecekleri bilsem, yine de asamı yanıma almazdım."
Yılışıklıktan uzak bir ifadeyle gülümsedi kadına kaçamak bir bakışla. Kendisini çocuk gibi gördüğünün ne denli farkında olduğunu gizleyemiyordu, kadın. Bundan hem hoşnut kalmıştı, hem de bıkmıştı. Raven'ın çıplak bedeni, geniş ve düzgün omuzlarına, belki de kar tanesi kadar beyaz vücuduna rağmen fazla mı cılız gelmişti kadına? Hiç sanmıyordu, çünkü Tanrı verebileceği en iyi nimeti sunmuştu kendisine. Hadi ama, kendisi en fazla kaç olabilirdi ki? Yirmi iki, belki de en fazla yirmi beş. Daha fazlası mümkün değildi. Ya da kendisine yeni yetme gibi davranmasının sebebi, şu yersiz öfke patlamalarının asıl kaynağı olan olgunca beyefendi olabilirdi. Körlemesine bir atış yapmıyordu, kadının içinde, kurcalamaya bayıldığı bir yarası olduğu barizdi, kılık kıyafetinin incelemesinden ve sözlerinden neler yaşadığını az çok tahmin ediyordu. Buna da sebep kesinlikle -şimdiki kadınlarında olgun demeyi tercih ettiği- bir bunak sebep olmuş olabilirdi. Zavallı kızlar hep bir gerçek aşk arayışındayken ne gibi eğlenceleri kaçırdıklarının farkına varamıyorlardı. Çekinmeksizin uzanarak kadının elindeki sigarayı aldı, öylesine canı çekmişti ki artık kendisini zaptedemiyordu. Kadına aşağıdan aşağıdan bakarken sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi eşsiz bir hazla. Derin bir nefes çekti. Nefes verirken, kadının yüreğine oturtmak istermiş gibi muzurca sırıtarak konuştu;
"Bir muggle üniversitesinde okuyorum, müzik bölümü. Birinci senem bitti neredeyse."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Ptsi Ağus. 15, 2011 2:15 am

Her geçen dakika bu çocuğu daha çok seviyordum.
Genellikle soğuk bakan yüzümden olsa gerek, insanlar benimle tartışmaya hep çekinirlerdi. Belki de her alanda söyleyecek bir şeylerimin olması ya da haklı olduğumu biliyorsam bunu karşı tarafa da anlatabilmem. Hep insanların benden kaçmasına neden olmuştu bu. Haksızsam haksızlığımı kabul eder, başımı öne eğer giderdim fakat haksız olduğum pek az görülmüştü. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Çocuğun kendine göre doğruları vardı, bunu inkar edemezdim. Doğrularının çocukluk çizgisinde kalması gibi bir durum söz konusuydu ama. İlk gördüğüm andan beri düşündüğüm gibi daha bir çocuktu. Asilik, farklılaşma çabaları, olduğu şeyi inkar etme ve sıra dışı işler peşinde koşarak kendisinin ne kadar değişik olduğunu vurgulama çabası. Hepsini görmüştüm bu çocukta, kendi söyledikleri bunu zaten ortaya seriyordu. Konferans verir gibi dinledim çocuğu, pür dikkat. Yirmi yaşında bir çocuğun, fazla çocukça olsa bile, engin düşünceleri olması hoş bir şeydi. Her ne kadar farklılaşma tabakasının içine takılı kalmış düşüncelerden ibaret olsa da, onun yaşındakilerin barlarda kızları götürmek dışında hiçbir işi yoktu. Çocuğun büyüyü fazlasıyla anlamsız bulduğu ortadaydı. Ona göre her şey asa sallamak, birkaç uydurma sözcüğü mırıldanmaktan ibaretti. Ama yanılıyordu. Fazlasıyla. İnsanların büyücü dünyasından kafasını çıkarmadığını, dünyada olan hiçbir şeyi bilmediğini düşünüyordu. Peki ya Muggle’lar. Onların büyücülerin varlığından bile haberi yokken, Sihir Bakanlığı’nda koca bir grup koruyordu onları. İstediğimiz zaman, elimizi kolumuzu sallaya sallaya gezebiliyorduk onların dünyasında. Onların kültürü bize yerleşmemişti, evet, belki yemeklerini bilmezdik ya da filmlerini izlemezdik. Ama muggle dünyasına özgü önemli şeyleri bilirdik ve bu bize yetiyordu. Kıt görüşlü olduğumuz, dünyaya dar gözlüklerle baktığımızı falan düşünüyordu bu Bay Ben Büyücü Değilim Muggle Olmaya Çok Özendim. Müzik evrenseldi. Küçük büyücü dünyasının müzisyen sayısı belliyken, müziğe açlığımız gizlenemez bir şeydi. Aynı şarkılar farklı ağızlarda söyleniyordu mesela. Büyücü olduğumuz için tek bir yere tıkılı kaldığımı düşünüyordu ki cisimlenebilme gibi bir şeyin varlığıyla, istediğimiz yere gitmenin sadece birkaç saniye süreceğini, onun Muggle yöntemiyle çıkamayacağı dağlara, gidemediği adalara gittiğimizin gerçeğinden haberi yoktu. Her canı sıkıldığında cisimlenerek ülkenin hatta vaktim olduğunda dünyanın çoğu yerini gezmiş, bütün ırkları görmüş, bütün kültürleri tatmış, neredeyse bütün yemekleri yemiş biriyle konuşuyordu fakat haberi yoktu çünkü onun için büyücü demek sadece asasını sallayan cübbeli adamlardı. Ben Karadeniz dolaylarına gidip Yunanistan’da –kesinlikle kendilerine özgü olduğunu söyleseler de Türkler’den çaldıklarını bildiğim- horon tepmiş, Akdeniz adalarında güneşlenmiş, kimsenin gitmeye cesaret edemeyeceği kutuplarda penguenleri giydirmiş –çok değişik fantezilerim vardır- , Balkan müzikleriyle coşmuş, İskandinav ülkelerinde donmuş, İspanya’da boğa güreşi izlemiş, Rio şenliklerinde bütün dertlerini unutmuş, Hollanda’da alkolün ve otun bana verdiği yetkiye dayanarak kendimi pilot ilan edip götümü başımı aça aça eğlenmiş, Irak’taki çocuklara yardım götürmüş, Eyfel kulesinin en ışık dolu anlarına gözlerimi saatlerce dikmiştim. Onun yapmak için çok paraya ve zamana ihtiyacı olacağı şeyleri ben yerimde üç kez dönüp cisimlenerek yapmış, bütün dünyayı turlamam neredeyse bir ayımı almıştı. Dolu dolu bir ay. O unutulmaz dünya turumun ardından her yaz en beğendiğim yerlere gitmeyi adet edinmiştim mesela. Geçtiğimiz yaz Everest Dağı’na tırmanmış –kesinlikle büyüsüz yöntemlerle!- doruğunda bir gece sabahlamayı denemiş fakat soğuktan tir tir titreyerek geri dönmüştüm. Fakat bu çocuğa göre kendi büyülü dünyalarına kapılıp gitmiş acizlerdik. Peki soruyordum ona, her Muggle arzularını yerine getirebiliyor muydu? Benim en büyük arzum şaraptı mesela, Fransa’daki şarap fabrikalarının içinden günlerce çıkmayabilirdim. Ama bu çocuğun unuttuğu bir şey vardı ki, herkesin arzuları farklıydı. Kiminin arzusu ufak bir dükkan, sakin bir kasaba iken, kimi bütün dünyayı dolaşmak ister, kimi sumo güreşçisi olup çıkmak isterdi. Her Muggle’ın arzuları peşine düşüp çılgınlık yapılacak kadar değişikmiş gibi konuşan çocuk, insanların arzularının ne kadar sade olabileceğinin tamamen uzağındaydı. “Hepimizin bedeni insani, ruhumuz insani. Herkesin arzuları var. Fakat unuttuğun bir şey var, arzuların çeşitliği. Benim en büyük arzum dünyayı dolaşmaktır mesela, seninkiyse evlenip küçük bir kasabada yaşamak. Arzularımı takip edip Muggle dünyasına daldım diyemezsin, arzularını gerçekleştirmek için hangi dünyaya ait olduğun önemli değildir. Bir büyücüyken de dünyayı seyahat edebilirsin mesela ya da bir Muggle’ken. Büyücüsün, büyüsüz yollarla mı gerçekleştireceksin arzunu? Buyur, kolay gelsin, işlerimizi asa ile hallediyor olmamız, arzularımızı iki el hareketiyle kazanacağımız anlamına gelmez.” En basit örneklerle de olsa, demek istediklerimi anlatabildiğimi düşünüyordum. Karanlık-aydınlık saçmalıklarından daha çok takmıştım, arzulara ettiği laflara. En değişik arzular, en ilginç yaşam biçimi onunmuş gibi, kendini hiçbir yere sığdıramayarak, küçük dünyaları be yarattım edasıyla konuşuyordu. Ne kadar da çocukça. Muggle’ların hayatını tamamen yok sayarak kolay hayata razı olduğumuzu düşünüyordu belki. Fakat Muggle’ların uğraştığı ekonomi, siyaset, politika gibi saçma şeylerden daha önemli işler dönüyordu büyücü dünyasında. Asalarımızın vazgeçilmez olmasının nedeni oydu zaten. Karanlıktan her an çıkıp, hepimizi yutabilecek canlıların varlığı pençelerini atıyordu hepimize. Sırf kendimizi değil, Muggle Dünyasını korumak için de el ele vermişti herkes. Tarafların, safların hiçbir önemi kalmamıştı artık. Karanlık Lord’un çöküşünün ardından, müritlerin toplanmayı kesmediğini inkar edemem. –Gizliden mürit olup, her toplantının dökümünü alan biri olarak.- Ama artık müritlerin bir önemi kalmamış, müritler seherbazlar kurtadamlar vampirler, herkes el ele vererek, karanlıktan çıkacak canlıyı bekliyor, hazırlık yapıyordu. Bu çocuk Lord’dan bahsederken, hangi dünyada kalmıştı? ”Karanlık Lord, sonsuza kadar gitti. Aydınlık-karanlık çatışmasında rolünü belirlemek sana bağlı. Ya tarafsızlığını ilan edersin. Ya da tarafını seçip, onun uğrunda ölürsün. Eğer taraf seçiyorsan, zaten ölümünü kucaklamaya hazırsı demektir. Onun dışında –Karanlık tepede değilse tabi- tarafsız birine kimse dokunmaz, istediğin hayatı yaşarsın. Büyücülerin devamlılığı her zaman büyük bir önem teşkil etmiş, Karanlık Lord bile büyücü öldürmeme politikasını izlemiştir. Yani karanlık-aydınlık çatışmasının ortasına dalmadığın sürece, ölümle karşılaşma gibi bir olasılığın çok düşük. Muggle’larda böyle bir ayrım yapabilir misin? İyilik-kötülük desek. Yeterince iyi olduğunu düşünüyor musun? Ya da iyilik için canını verip, kötülerin peşine düşer misin? Hayır. Muggle’lar dünyasında kimin neyi savunduğunun önemi yok, kötünün karşısına çıkan kendini kanlar içinde bulur, az önce sana olduğu gibi.” Derin bir soluk aldım. Beynimi o kadar çok çalıştırıp, bu çocuğu anlamaya o kadar uğraşmıştım ki. Ama hayır. Sorun yaratmaya çalışan ufak bir çocuktan farkı yoktu. Maceraya fazlasıyla düşkün, normların üstünde olmaya bayılan bir çocuk. Biraz da zampara. Zira yanağımda dolaştırdığı parmaklarının başka bir açıklaması olamazdı zaten. Rahatsız etmiyordu, hayır, küçük bir çocuğun dokunuşları gibiydi. Peki aramda en fazla beş yaş olan bu adam niye bu kadar çocuk görülmüştü gözüme? Fazla mı sevimliydi yoksa düşünceleri mi andırıyordu bir çocuğu? Bilmiyordum. Tek bildiğim hayatımda ilk defa bir motel odasında, neredeyse çıplakken yaptığım şey konuşmak olmuştu. Böyle bir manzara gözler önüne serilince, insanın aklına birbirinden hoş şeyler geliyordu. Hani çocuğun tipi de iyiydi, kaslı vücudu, olgun suratı, yenilesi dudakları ve oynanılası saçları. Ama düşünceleri soğutmuştu beni ondan. Ben onu izlerken, bıraktım konuşsun.



Çocuk ne kadar konuştu emin değildim, uzun bir söylevden farkı yoktu bunun. Ama beni sıkan bir söylev değildi bu, hayır. Kesinlikle ilgimi çeken önemli bir konuymuşçasına dinledim onu. İçimde en ufak bir sinirlenme belirtisi hissetmiyordum, belki de başkasından asla duyamayacağım fazlasıyla uçuk kelimeleri kazıyordum zihnime. Çocuk bir laf arasında bana öpücük atınca gülme isteğimi fazlasıyla bastırmak zorunda kalmıştım. Şirindi bu çocuk. Ama tekrar ediyorum sadece bir ÇOCUK. Her söylediği cümlesiyle daha da belli ediyordu daha ergenlikten çıkalı iki yıl olduğunu. Cümlelerinin sonuna doğru elimdeki sigarayı kesinlikle izin almadan dudaklarının arasına götürdüğünde, kikirtime engel olamadım. İnsanlar genellikle sorarlardı böyle şeyleri. Ama onda tık yoktu ve asi yapısı inanılmaz bir biçimde hoşuma gidiyordu. Alakasız bir bilgi verip, müzik okuduğunu söyleyerek noktaladı sözlerini. ”Hepimiz insani isteklere sahibiz, az önce söylediğim gibi. Tek fark meslek olarak ne yaptığımız. Biz Muggle’lardan daha önemli şeyler peşindeyiz, kendimizi üstün gördüğüm için demiyorum, hayır, dünyadaki çoğu muhtemel savaşı senin işe yaramaz olarak sınıflandırdığın büyücüler durduruyorlar. Her başbakanın yanına yerleşmiş seherbazlar, avukat büyücüler, dünyayı düşündüğünden fazla koruyor. Profesörlerimiz 2+2’nin kaç ettiğini değil, nasıl hayvana dönüşeceğini öğretiyor. Ama hiçbiri boş durmuyor, elinden asasını alınca kimse oturup ağlamaz, işler aksar, moraller bozulur ama hepimizin iki eli ve ayağı var. Ayrıca sanmaki sadece sen istediğin hayatın peşinden koşuyorsun. İkiz kardeşimin ölümünü gördükten sonra, şifacı olmayı istemiştim ve on beş yıldır hayal ettiğim bir şeye kavuştum. Bu bir hayal değil de nedir? Benim hayallerim bir bar çıkışında ölümüme neden olmuyor mesela. Durmam gereken yeri bilerek, asiliğin sınırında kalarak yaşıyorum hayatımı. Sabahtan beri büyücülerin işe yaramazlığını ya da asasız hiçbir şey yapamayacağını, dar görüşlülüğünü, beyinlerinin yoksunluğunu anlatıyorsun bana. Senin dünyan farklı. Ne Muggle dünyasına ait olabilecek kadar temizsin ne de Büyücülere karışabilecek kadar yetenekli. Ne istediğini bilmiyorsun bence. Arzuları gerçekleştirmek, çölde olsan bile mümkündür. Sandığın kadar farklı değilsin. Eğer hala asanı kullanıp işlerini kolaylaştırıyorsan karşıma geçip insanı isteklerimin peşinden gidiyorum diyemezsin. Büyücüleri ne sanıyorsun sen? Hiçbir arzusu isteği kalmamış dünyayı küçücük gözlerle gören ahmaklar mı? Tanrım, bu kadar çocuk ve cahil olamazsın.” Ya büyücü hayatını zerre kadar bilmiyordu ya da bildiklerini görmezden gelerek devam ettiriyordu hayatını. Ama kendini beğenmişlik ve büyücüleri beğenmemezlik edalarından bir türlü kurtulamıyordu. Hoş, şu saatten sonra kurtulabileceğini pek sanmıyordum ya. Fazla rahatsız oturuşumu değiştirip, yorganın altına girdim ve saatlerdir ağrıyan belimi düşünerek arkama yaslandım. Çocukla aynı yatakta yatma fikri fazla erotikti fakat bu gece yaşadıklarımdan sonra benim yetmiş iki saatlik bir uykuya ihtiyacım vardı. Zerre kadar uykum yoktu gerçi çünkü bu gittikçe alevlenen tartışma bütün hücrelerimi ayağa dikmişti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nils Wójcik
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 20
Gerçek İsim : meh.
Yaş : 26
Lakap : Meow meow

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Ptsi Ağus. 15, 2011 6:59 am

Eline geçen yeni oyuncağı olan sigarasından keyifli nefesler çekerken bir yandan da kızı dinliyordu. Söylediklerini dinlerken yüzü hep aynı ifadede kalmış, sadece gözlerinin derinlerine bakarak, ezber bozmayan öğütleri inceliyordu. Büyüyle hiç alakası olmadığı izlenimi yaratmadığına emindi, üzücü ki asıl değinmek istediği mevzu es geçilmiş, sadece cümlelerine daha farklı anlamlarla cevap veriliyordu. Fakat şikayetçi değildi, dinlemek, yeni bir ruh keşfetmek gerçekten ilham vericiydi. Tek değersiz kılan yanı, işlerin tabanında karşısındaki kişiyi fazla küçümsüyordu bu güzel bayan. Ne gibi bir aile mensubu olduğunu anlamak zor değildi şu söylediklerinden sonra, bu bile inanılmaz sıkıcıydı. Çok fazla kez duymuş ve görmüştü ama yadırgamıyordu da. Yadırgamıyordu çünkü büyücülerin dünyasının sıkıcılığını bildiği kadar, muggle dünyasının bayağılıklarınında farkındaydı. Kadına bilinçsizce anlatmak istediği tek şey, kalbinde taşıdığı bozukluğun belirtileriydi. Raven, kafasından her saniye binlerce düşünce akıp giden, bir objeye baktığında sadece onun yüzeyini görüp 'aaa, ne hoş' demekten fazlasını yapan bir zihne sahipti. Bir şeyler aşırı çalıştığı vakit, başka bir yerden patlak veriyordu ama kadının tüm çabalarını asıl başarısız kılan da bunu farketmeyi reddediyor oluşuydu. Raven, değişmez bir bütünlükle sosyopatın tekiydi. Karşısındakinin acı çekmesi, bir şeylere zarar vermek yahut delilik halinden kesinlikle farklıydı bu, fazla çalışan aklının -ki elbetteki yaşı baz alınmalıydı- ürünüydü her yaptığı ve her söylediği anormallik. Mesela herkesin baktığı açıdan bakmak ona müthiş bir sıkıntı verirdi, fakat bu bilinçli bir 'farklılaşma çabası' kesinlikle değildi. Çünkü farklılaşmaya çalışmak önemsemek manasına gelirdi, fakat Raven önemsemediği için, ait olunan değerleri kendisinden aşağıda gördüğü için böyleydi. Almaya çalıştığı haz, bunun peşinden koşarken yaptığı her delice iş kendi bakış açısıyla değişik kıldığı dünyasını anlamlandırmaya çalışmasından kaynaklanmıyordu, yapabildiği ölçüde ileri giderdi, istediği ölçüde eline geçirirdi, ilgisini çektiği ve sıkıcı olmaması gerekçesiyle 'değerli ve kutsal' sayılırdı, seksi sadece çiftleşme ve duyduğu kaygıyı giderme hissi için yapmazdı, yemek yemek doymak için değildi, delicesine beste yapmak 'yapmış olmak için' değildi, kendisini kontrol edemediği, frenleyemediği bir eğlence ve haz arayışından dolayı işlerini gerçekleştirirdi. Ada, bunu anlayamazdı, anlamasını da beklemek Raven için bu gece yaptığı bir kaç ufak hatadan biri olmuştu, eğer kız aklını okuyabilseydi zaten bu kadar uzunca öğütlere girişmez 'Bence tedavi olmalısın' der ve odadan sıvışır, giderdi. Bu canını pek sıkmıyordu ama anne şefkatiyle öğüt verme, sihir tarihi tekrarı işini de anlamsız bulmuştu. Ancak itiraf etmeliydi ki, kadın kendisine büyücülerin ve muggların bayık vasıfları ve görevleri yerine, yaptığı çılgınlıkları anlatsa işler daha eğlenceli bir hal alırdı.
Nelerden bahsetmeye çalıştığının çok iyi farkındaydı. Fakat işin kötüsü bunlar acayip sıkıcı, sıkıcılığının kaynağı da bürokratik, matematiksel, formül ve uğraş gerektiren yaşlı tayfasının ev ödevleri oluşundan kaynaklanmıyor. Hepsi bir denkleme bağlı, bu denklemleri çözmek zor değil, Raven için bu denklemlere bağlı kalmak, bir formülü çözmek için kağıt kaleme muhtaç olmak, işte katlanamadığı konu. Kendisi formülü yazmadan da çözebilirken ve sonucu iki saniye içinde söylecekken yazmasını ısrar etmekten farksızdır.
"Biliyor musun tatlım, büyücüler büyü yapabiliyor. Fazlası değil, bu yüzden de benim için kurdukları dünyanın, seçtikleri değerlerin herhangi bir başka dini mezhepten farkı yok. Paganları severim, bir çok ayine katıldım, Salem cadılarının hayranıyım, bence Lovecraft büyücü olsaydı dünyayı ele geçirirdi, vampirler mümkün olamayacak kadar müthiş vesaire. Kafamın içinde sadece önemli, işe yarar olanları tutar, gerisini atarım sihir tarihiyle, ülkenin başbakanıyla, güneş sistemiyle uğraşmaya değmez, çünkü faydasızlar. İnsanlar sadece kavram yaratırlar ve kendilerini bir yere ait hissetmek için toplumlar inşa ederler; misal büyücü dünyası ve muggle dünyası. Kuralları egemenlik ve disiplin için kuruyorlar. Huzur; itaat olduğu sürece kimsenin umrunda değildir. En az hastanede bir yaralının başında oturup ağlamak kadar yardımı dokunur bize."
Ona fazla uçarı gelebilirdi, ama bakış açısı olarak hiçte yalan sayılmazdı. Raven, düşünceleri konusunda ısrarcı değildi; kendini ifade ettiğini, neyi isteyip istemeyeceğini çok iyi bilirdi her zaman. Büyücülerin arzuları olduğunu hiç inkara kalkışmamıştı. Böyle birşeyi düşünmek bile kendi varlığını hiçe saymaktı. Adalicia'nın da nasıl böyle bir kanıya vardığını saptayamasa da tekrar etmekte fayda görüyordu.
"Hiçbir şey sandığın kadar derin ve karmaşık değil. Sadece kendini anlamlı bir iş yapıyormuşsun gibi hissetmek istiyorsun. Şifacısın çünkü gördüklerinin etkisinden kurtulmak ve kendini tatmin etmek için yaptığın işin saygı duyulur bir yanı olduğunu düşünüyorsun. Yanlış değil, çünkü her normal birey böyle düşünür, eğer böyle düşünmeseydiniz o ölen kadınla beraber kendini de ebediyete yollardın. Fakat hiçbir şeyi önemli-önemsiz diye sıralamaya hakkın yok. İşte hataya düştüğün kısım burası. Benim hayatımda başkalaşım ya da kimlik bulma arayışı içerisinde denediğim tecrübeler olduğuna kendini inandırdığın için böyle söylüyorsun, ben ise çöpleri dökmekten bahsediyorum. Hayatımda yaptığım her şeyi gerçekten eğlendiğim için gerçekleştiriyorum; bu eğlence arayışı ise bar çıkışı kız becermeye benzemiyor. İnan bana, diğer insanların yoksun olduğu zeka, olayları tek düze takip edişleri beni resmen delirtiyor. Bir doktor da, fahişe de, 2+2 yerine kendini başka bir cisime çevirebilen büyücü de, ya da intikamı için birini acımadan öldüren katilde aynı derece haklı."
Yavaşça geriye yaslanarak sigarasından bir kaç nefes daha çekti, sanki susuzluğunu gideriyormuş gibi. Keşke biraz afyonlu sigarası da olsaydı, ayağa kalktığı vakit onları da yanına almak istemişti fakat nedenine kendisi de yanıt veremese de orada bırakıp kalkmıştı işte. Son söylediği cümlenin etkisiyle gülümsedi. Yüzüne bıkkınlığını anlatan bir dinginlik çöktü, söyleyecek başka herhangi bir şeyi yoktu. Sadece büyücüler arasında kabul görenler olduğu gibi kabul görmeyen, olağan dışı davranışlarda olabilmeliydi. Umuyordu ki bunu kızı sinirlendirmeden, zararsızca anlatmayı başarabilmişti. Ha eğer başaramadıysa da, zerre kadar umursadığı yoktu. Kimse keyfinin kahyası değildi ya;
"Herkes yapmak istediğinin peşinde koşarken bir şeylerini yitiriyor, ve bu şekilde de var oluyor, doğanın kanunu. Seni ait olduğun sınıf belirliyorsa, bir yer edindiriyorsa; hiçsin demektir, seni kendi ellerinde yaptığın ve uğruna verdiğin can gerçek bir birey yapar. Ben ölüme bodoslama atlarken tek düşüneceğim şey bunun gerçekten ihtişamlı bir ölüm olup olmadığıdır. Sen ise vicdanınla hareket edersin, tartar, ölçer, biçersin. Ben ise ait olmayı değil, işimi görmeyi umursarım, büyücülükte işimi gördüğü derece kıymetlidir benim için, fazlası değil. İşte bizi farklı kılan en önemli unsur. Ha bir de şey, asamı aslında bu gece evde bilerek bırakmıştım; barda yanında bir sopayla gezerken sersem gibi görünmenin ne demek olduğunu tahmin edersin. Sanırım azizler beni seviyor ki seni yolladılar."
Göz kırpıp kadının yüzüne yaklaştı, işaret parmağına şımarıkça kadının saçını dolayarak maşaya kıvırıyormuş gibi oynadı. Şu tazecik yüzüyle, güzel dudaklarıyla nasıl da alay ettiğini sanıyordu kendisiyle. İtiraf etmeliydi ki bu tamamen kışkırtıcıydı. Kadının üzerine gidip duruyordu ama o sadece yer yer öfkelenip, yer yer tatlılaşarak kendisine yararı hiç dokunmayacak bir çok bilgi veriyordu. Problem değildi ya artık, herkes kendini nereye ve neye yakın hissediyorsa öyle yaşıyordu işte, hiçbir laf bunu yerinden edemezdi. Etmemeliydi de zaten, insanları ilginç kılan yegane özellik olan 'farklı bakış açıları'ydı hayata zerre kadar anlam katan. Raven sadece işlere dışarıdan bakmayı seçmişti. Bir yere ait olamamakla suçlanıyordu, ama bir yere ait olup olmamayı isteyip istemediğini sormamakla en büyük insafsızlığını yapmıştı, sevgili Ada. Kadın zannediyordu ki, büyücü doğanlar büyücü gibi yaşamak zorunda, yaptıkları eylemlerle bir yere ait gibi görünmeliydiler. Peki ama neden her şey tarih kitaplarına göre gitmeliydi? Hiç mi bir farklılık olamazdı, ya da neydi kadınının 'sktir ya sen çocuksun daha büyü de gel' deyişini haklı çıkaracak olan o fazlaca edinilmiş deneyim? Savaşın aç gözlü yüzünü bilmek mi? Fazlaca mı melankoliye kapılmak? İşte büyücü dünyasına bu farklılığı kabullenemedikleri için saygı duymuyordu. İnsanlar içinde ise her türlüsü vardı. Tek bir kalıba ve kültüre göre yetiştirilmiyorladı. Dinden çıkmak isteyenin işi nasıl iki inkar sözcüğüne bakıyorsa, muggle dünyasına çok yakın yaşamayı seçip, yakın ilişkilerini onlardan seçerek sahip olduğu büyü nimetini de bonus olarak kullanması sadece kendisini ilgilendirmeliydi. İnsanlarda dert yoktu, nereye gidersen yeni bir hayat başlatabiliyordun. Evet, kuralsızlık en büyük rahatlıktı, çünkü ne yapmak istiyorsan yapıyordun. Karanlık Lord'un savaşa girmediği sürece büyücü öldürmeme yasası bir diktatör için ne kadar acınasıysa, Raven'a yapılan suçlamalarda bu yöndeydi. Ne yapması gerektiğini sorguladı kendi kendine. Büyücüysen benliğini neden inkar etme yetkisi verilmezdi ellerine? Merak etmişti doğrusu.
Sigaradan son bir duman üfledikten sonra yarasının acısını hatırlamış gibi sızlandı. Dinlenmek o kadar iyi gelmişti ki, gerinecek cesareti azda olsa buluyordu kendisinde. Kadının yatağa uzanışını seyrederken aklından sadece sigaranın dudaklarında bıraktığı tadın hayali geçiyordu. Sanki biraz önce nefes tüketen kendisi değilmiş gibi. İstemsizce kedi gibi gerinerek esnedikten sonra kadının yanına uzandı. Ellerini çenesine yaslayarak aradaki gerçekten yakın mesafeden pekte rahatsız görünmeksizin gülümsüyor, kadının ipeksi saçlarıyla oynamaya devam ediyordu.
"Aslına bakarsan kendimizi boşuna yoruyoruz, büyücülerin yüz karası olduğumu düşünme, beni bunların dünyasından nefret ettirmeye yetecek kadar çok kayıpta verdim, kötülükte gördüm. Sadece yorgunum, sırtıma onlarla uğraşarak daha fazla yük bindirmek istemiyorum."
Sesi, şairane bir tatlılık kazandı. Tatlı Adalicia kendisine sadece asası adına sitem ederken ne diye metiyeler düzüp onun başını şişirmişti ki? Bir kaç saat önce sadece adını öğrendiği kadına ne diye bunları anlatmaya kalkmıştı. Kendi ses tonunun tatlılığı kendisini de rahatlattı. İçinde bastırmaya çalıştığı bir hınç olduğunu gizlememişti artık kadından, sormaması için de dua ediyordu. Parmağının ucunda, tatlı bir bahar havasını andıran koyu kahverengi saç tutamının renk cümbüşüne baktı bir kaç saniye. Mavi gözleri önemli bir işe konsantre olmuşcasına ona kenetlenmiş, kalitei bir tütüne duyduğu hayranlıkla eş değer vaziyette inceliyordu. Ardından bakışlarını kadının gözlerine dikti. Daldığı derin suda, gidebileceği en tehlikeli yöne doğru gidiyordu. Gözleri tatlılıkla kısıldı, saç tutamındaki parmaklar kadının pürüzsüz yanağına ulaştı, okşadı, ardından kapkara saçların gölgeledi boynuna indi incecik parmakları, ustalıkla. Cesaret değildi kalkışacağı iş, sadece merak. Merak ki; başına cehennemin uğursuz haykırışlarını bile geçirebilir, bu kadının lanetiyle terbiye edebilirdi uslanmak bilmez aşırılıklarını. Demişti ya, ölümün ihtişamı bile haz verirdi arayışlarına. Yoksunlukla, sahiplik arasındaki farkı bilirdi. İkisininde acısı, tatmak istediğiniz hazza bağlıydı. Yoksunluk istemiyordu, ardından bakmak acı verecekti.
Doğruldu ve yüzüne aşağıdan bakan kadına eğildi güzel hatlarla donanmış başı. Bir öpücük değdi kadının dudaklarına. Masumca başlayan, fakat tutkusuyla masumiyeti tamamen eritip bitiren. Muhtaçlık ve hazzın; belkide konuşarak anlatamayacağı, mutluluğun her bir hücresinden bir başka güzellik için nasılda delicesine fışkırdığını anlatacak bir öpücük. Tükettiği nefesin intikamını alırcasına, yumuşak bir öpücüktü. Haz almak için kadını oltaya düşürmeye çalışan bir adamdan binlerce kilometre uzaktaydı bu öpücüğün manası. Kendi mutluluğunu değil, yaşına kıyasla fazlaca sorumluluk yüklenen kadının mutluluk ve zevk duymasını dileyen bir öpücüktü. O sevdiği sürece, Raven mutlu olacaktı. O tatmak istediği sürece paylaşacaktı ruhunu. O sevilmek istedikçe, Raven sevecekti varlığını;
"Adalicia, Adalicia
Masum, tatlı kadın
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırdı bizi
Çünkü aşkı tatmış;
Sevmiştik birbirimizi."



Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Salı Ağus. 16, 2011 8:08 pm

O konuşuyor, ben dinliyordum.
Aslında pek dinlediğim söylenemezdi. Cümlelerine anlam yüklemektense, kurduğu cümlelerle kafamda bir Raven oluşturuyordum. Hayatımda tanıdığım en sıra dışı insan diyebilirdim rahatlıkla. Normlar, ondan uzak tutmanız gereken şeylerdi. Alışıldık olmak, bilinen şeyleri yapmak, hiçbiri yoktu onda. Fazlasıyla çekmişti ilgimi. Genelde soğuk nevale olarak adlandırılan suratıma bir şaşkın ve hayret siması yerleştirmeyi başarmıştı. Hayır, kesinlikle ilgimi çekmişti bu çocuk. Fazlasıyla kendine özgüydü. Hani her şeyin bir sınırı vardır derler, bu çocuk hiçbir sınırı önemsemiyordu. Ne yaşadığı toplumun kuralları ne doğa ananın önümüze serdiği kurallar da ne büyücü kuralları. Kurallar yıkılmak için bile yaratılmamıştı ona göre, kural diye bir şey olamazdı. Özgürdü belki de. Kimsenin olmadığı kadar. Ama düşüncelerinde haklı olduğunu söyleyemezdim, sadece kendi kafasında yaşıyordu her şeyi. Ya fazla zekiydi, kendine bir yol çiziyordu ya da bu seçtiği yolda ilerleyecek kadar aptal. Aslında ikisi birdendi, zekiydi fakat zekasını sadece saçma sapan işler için kullanıyordu. Halbuki bu zeka ne kadar işe yarar olabilirdi. Karşımdaki çocuk için söylenebilecek en iyi kelimenin ‘işe yaramaz’ olması ne kadar da ironikti. Ama yadırgamıyordum, kendi dünyası, kendi kararları. Üzülüyordum bu çocuk için sadece. Pırıl pırıl bir gelecek, geçici arzular uğruna bir kenara bırakılmıştı resmen. Uzun uzun anlattı bir şeyleri, dinledim fakat birkaç saniye sonra unuttum dediklerini. Çünkü dediklerini zihnime yerleştirme safhasını geçmiş, çocuğun bütün vücudunu kazıyordum zihnime. Cinsel anlamda değil, iğrençleşmeyin hemen. Şifacı olarak binlerce vücut görmüştüm ve hepsinin birbirinden farklılığı büyülüyordu beni. Bu çocuğun da öyleydi mesela. Benim ağzımı açık bırakacak kadar kası vardı yaşına göre. Ama yaşına göre. Tanrım, neden daha büyük değildi ki?

Bir şeyler mırıldanıyordu. Bense gözlerimi o farklı yönlere dağılmış, kestane saçlarına bakıyordum. Beni izliyor muydu? Ne önemi vardı ki. Ellerimi tüm gün o saçların arasında bırakabilirdim. O kadar yumuşak görünüyorlardı ki. Tam parmaklarımı saçlarına doğru götürmek gibi istemsiz bir hareket yapıyordum ki, sağ tarafımda dalgalanan bir şeyler vardı. Gözlerimi usulca çevirdiğimde, saçlarıma uzun parmaklarını dolayıp kıvırdığını gördüm. Ne kadar da şeker. Son kez konuştuğunda yorgun olduğunu söyledi sanırım, emin değildim, gözlerim hala saçlarına karışmaya yer arayan ellerime çevriliydi ki, çenemden nazik bir el, beni döndürdü.Olacakları öngörmek için görücü olmaya gerek yoktu. Neredeyse iki çıplak vücut, bir otel odası ve tek yatak. Ne beklerdiniz ki? Aramıza yastık koyup uyumamızı mı. Ne olurdu bilmiyorum ama, onun istediği şey gerçekleşmeyecekti bu gece. Gecem tek bir insana aitti, Mathias. Ta ki o kaltak gelip basana kadar. Uzun süre kimseyle olmayı planlamıyordum ama bu çocukta beni çeken şeylerin varlığı şüphesiz ortadaydı. Gelmesinin yakın olduğunu bildiğim an nihayet gelip, iki dudak buluştuğunda, enerji geçişi oldu sanki. İki dogmatik insan. Kendi görüşleri doğru ya da yanlış, eleştiriye tamamen kapattığı gizli dünyalarını, belki de dünyanın en zıt iki insanı birbirine açmıştı işte. Dudaklar her hareketle daha da kenetliyordu sanki birbirimizi. Ama bu kenet tek gecelik olacaktı. Gecelik ilişki kadını değildim ama bu gece ihtiyacım vardı yalnızlığımı yüklenecek birine. İki yalnız, bir yatak, ne kadar zararı olabilirdi ki? Hayatımda ikinci defa arkamda bıraktım mantığımı. Çocuğun saçlarına ellerimi daldırıp, üstüne çıktım. Oturur pozisyondaydık, yatmasını istemiyordum, daha iyileşmemişti. Bacaklarımı beline dolayarak, saçlarını yukarı doğru çektim ve boynunu çıkardım ortaya. Eğer vampir olsam saldıracağım yere götürdüm dudaklarımı. İnsanların vücutlarında günlerce geçmeyecek izler bırakmaya, bayılıyordum. Kendimi hatırlatırcasına. Mathias yıllarca izlerimle gezmişti. ”Ah, Mathias.” Adı aklıma geldiği an, mantığım girdi yine devreye. Bunu yapamazdım. Bu gece olanlar için kalkışmıştım sadece bu işe. Yoksa öpücüğüne tokatla karşılık vermek gibi cici bir huyum vardı. Bu gece de öyle yapmalıydım. Bir otel odasında yatmak hiç benlik değildi. Bir yandan da çocuğun sabahtan beri anlattığı arzular ağır basıyordu. Tanıdıkça istiyordum bu çocuğu. Bir farklılık, bir deneyim. ”Bunu yapamayız. Yakın olmamız bile doğru değil. Hastasın.” dedim aklıma gelen ilk bahaneleri ortaya sunarak. Ama doğruydu. Öpüşmek bile insanı yorardı ki hasta bir insanın o kadar hareketi kesinlikle onaylayacağım son şeydi. O yatmalıydı. Ben de ona bakmalıydım. Meslek icabı. Yoksa yanında kalıyor olmamın bile mantığı olmazdı.

“Ben sana bir şeyler hazırlayayım.” dedim biraz uzaklaşma çabasına girerek. Kalbim bas bas bağırıp gerizekalı olduğumu ve namus bekciliğini kesmemi söylüyordu. Ahah. Gören de bakire falan zannedecekti beni, Hogwarts’ta belliydi benim cinselliğe olan düşkünlüğüm. Okuldaki herkesle yatıyorum diyemezdim ama okulda iki erkek arkadaşım olmuş, ikisiyle de yatmıştım. Süpürge dolabında, on beş yaşında yaptıktan sonra burada, bu ilgi çekici adamla yapmanın nesi yanlıştı ki? Yanlış olan tek şey Mathias’tı. Hala düşünceleri geziyordu zihnimde. Lanet olsun. Çocuğun kucağından ona zarar vermemeye çalışarak kalkarken, gözlerimiz kilitlendi uzun bir süre. Ne o çekti, ne de ben çekebildim. Mıknatıs gibiydi sanki. Ya da şu muggle işi vampir filmlerindeki gibi gözleriyle etkiliyordu beni. Ne yapıyordu bilmiyordum ama o gözlere dalıp bir daha asla çıkmamayı dilemiştim. Çocuğun cazibesi inkar edilemezdi. Beni bu kadar etkilemesinin nedeni ilginçlikleri miydi yoksa Mathias felaketinden sonra hissettiğim yalnızlık mı? Cevabını düşünme fırsatı bile bulamadan, sanki iple çekiyorlarmış gibi buluştu yeniden dudaklarımız. Bu sefer bilinçsizdi. Ama uçmak gibi bir şeydi bu. Belki de hiç tanımadığım bir vücudu keşfe çıkmış olmanın verdiği haz, belki de yalnızlıktan birkaç saatliğine de olsa kurtulmuş olmanın verdiği rahatlık. Uçuyordum sadece, iyileştikçe renk kazanan pembe dudakları öperken. Az önce söylediği şarkı doldu kulaklarıma. O zamanlar düşüncelere dalmış olmanın verdiği ağırlıkla algılayamadığım sözler canlandı bir bir zihnimde. Biz mi tatmıştık aşkı? Arzular konuşuyordu sadece. Şarkısı da, arzularımı harekete geçirmenin yoluydu işte. Sabahtan beri bahsettiği arzuların. Başarılı olması ayrı bir sıkıntı değil miydi zaten?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Nils Wójcik
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 20
Gerçek İsim : meh.
Yaş : 26
Lakap : Meow meow

MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   Çarş. Ağus. 17, 2011 5:09 am

Parmak uçlarında, ilmek ilmek çözülen kadının bedenine baktı dudaklarını bir kaç saniyeliğine çekerek. İtirazlarına kendisini bile inandıramamışken Raven'ı nasıl kandırmayı düşünüyordu ki? Gülümsedi, yüzüne düşen bir tutam saçını arkaya tararken. Tekrar sokuldu sıcak bedenine, kadının. O da kendi bedenine en yakın pozisyonu almış, inkarlarını yalanlarcasına Raven'ın boynuna yaklaşmak için duyduğu isteği dizginlemeye çalışıyordu, güçlükle- keşke durmasaydı. Biçimli elini kadının biraz önce pek soğuk ifadelerle yonttuğu yüzünde gezdirdi; hiçbirinden eser kalmamış olması ne kadar huzur vericiydi. Güzel omuzlarını örten koyu renk saçları, romantik bir aşık edasıyla geriye tarayak Adalicia'nın kusursuz hatlarını ortaya çıkardı. Pürüzsüz yanakları gül yapraklarından yapılmıştı sanki. Derin manaların harmanı şimşek gibi bakışları... Ve dudaklarıysa sanki değerli bir inciyi saklıyordu içeride, keşfedilmeyi bekleyen.
Gelin, gelin geceler
Kalbim bir çiçek ki
Açıyor sadece geceleri

Raven, bir çok duyguyu, bir çok önemli isteği göz ardı edebilirdi ama bir bedenin derinlerindeki gayenin üzerine toprak atarak onu yok saymayı hazmedemezdi, uzaklaşmasına izin verdi kısa bir süre için. Kollarına döneceğini çok iyi biliyordu. Nedenleri önemsemiyordu. Ne kadar mutsuz da olsanız arzulamadğınız biriyle paylaşamazdınız ruhunuzu ve bedeninizi. Fakat uzaklaşmasının bile aslında kendini Raven'ın kollarına bırakması anlamının farkında değildi kadın. Onu etkilemek, ya da baştan çıkarmak içinde herhangi bir şey yapmamıştı üstelik. Sadece ufak, şımarık bir kedi gibi etrafında dolanmış, saçma sapan gevzelikler yaparak bölmüştü onun işini; kendini gömmeye çalıştığı mezarı unutturarak.
Dudakları eskisinden de kuvvetli bir tutku için birleştiğinde, kadınla bedeni arasına giren mesafeyi eritmek için çekti kolları onu kendisine. Gel benim güzel Adalicia'm. Parmakları, taze bir gelinciğe dokunurmuş gibi dokunmuştu bedenine. İnsanı hayran bırakan belinin kıvraklığı verebileceği en büyük hediyeyi sunuyordu kendisine. Kadını kendisine yaklaştırdıkça ipler daha da sıkıca bağlıyordu ikisini birbirine, yabancı bedenlerin utanç ve mahremiyetinin karanlık yüzü yerini tamamen şehvete ve açlığa bırakıyordu. Kendisine dolanan bacaklar, giysilerden yorulmuş gibi sergiliyordu sanki kendisini. Vücudun her bir santimi, Raven'ın dokunuşlarıyla yadediyordu aşkı. Uzunca bacağında gezdirdiği eli yaramazca eteğini sıyırmıştı kadının, kalçasını bulduğunda ateşli parmakları yuvarlak kalçaları sıkıştırarak kendi vücuduna daha fazla temas için yakınlaştırdı, ne kadar da heyecan vericiydi! İncecik belinin keyfini çıkaran parmakları tembelliği kabul edemezmiş gibi elbisenin fermuarını açmıştı bile. Altından çıkan pürüzsüz tenin, dokunuşunun ardından ürperdiğini ve hemen sıcacık bir ifadeyle rahatladığını hissetti, eli fermuarın açtığı yoldan içeri girerek kadının sırtına gıdıklayıcı, tatlı dokunuşlar bırakmaya başladı, ardından biraz hırçınlaşarak tırmaladı. Dudaklarını zorda olsa ayırmaya çalıştı, kadın son bir öpücük bahanesiyle yaklaştıkça kendini tutamayıp gülümsüyordu fakat kendisine dur demeliydi. Kızın alt dudağını arsızca ısırıp yaladı, ardından ufak çenesini öpüp hızla boynuna indi ve tutku dolu öpücükler, diliyle de dokunuşlar bıraktı. Onun cesaret edemedği izlerin can yakmayanlarını Raven bağışlıyordu, Ada'ya. Ah! Tenine ne hoş giden bir parfüm sürmüştü, kokusunu daha iyi alıyordu şimdi. Öpücükleri giderek arsız bir hal alarak kadının kulağına kadar çıktı. Solukları gayet normal, sanki henüz hiçbir şey yapmamış gibi düzenliydi. Fısıldadı;
"O'nu geride bırak Adalicia, sadece bu gecemizin tadını çıkaralım."
Kızın elini dudaklarına, romantik ve ateşli bir İspanyol gibi yaklaştırıp öptü. Dudakları öpücüğü sunarken gözleri sadece kadına dikilmişti. Ufak bir yaramazlık yaparak, onun arzularını ayaklandırmak, hiçbir utanç olmaksızın ona sahip olmak istiyordu. Avucunun içindeki elin baş parmağını dudaklarına götürdü, ıslak dudaklarını ve arsız dilini kadının emrine sunarken aldığı keyif yüzünden kesinlikle okunuyor olmalıydı. Parmaklarına sunduğu dokunuşlarla onu sadece hazırlamak istiyordu daha fazlasına. Eğer kadının yüzünden herhangi bir tiksinti falan okuyacak olursa bunu ileri götürmeyecekti çünkü öyle olmamasına karşın sapık bir fetiş falan olduğunu düşünüp korkabilirdi. Tamam, fetiş olmakta anormal bir şey görmüyordu ama Ada'da huyunu suyunu bildiği biri değildi en nihayetinde. Bu yüzden yapacağı her adımda temkinli olmak, onu işin ortasında korkutup kaçırmak istemiyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Tesadüfün Bence Daha Özel Bir Anlamı Olmalıydı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Saatlerin anlamı
» AMİNİN anlamı
» RENKLİ GÜLLERİN ANLAMI
» Kur-an'ı Kerim'deki Sure İsimlerinin Anlamları
» COCUGUN KULAGINA EZAN VE KAMET OKUMAK GEREKIRMI?

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: