AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Dream Catcher |

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 23

MesajKonu: Dream Catcher |    Çarş. Ağus. 03, 2011 10:55 pm

&

Adalicia Bérnard & Mathias Bradon.

Kurgu; Adalicia eski sevgilisi olan Mathias'ın özleminden yanıp tutuşurken, ona yaklaşabilmek için çingene bir büyücüden bir iksir alır. İksir Adalicia'nın Mathias'ın rüyasına girebilmesine yardımcı olacaktır. Mathias rüya gördüğünü zannederken, Adalicia Mathias'ın yanında yatıp, ona istediğini yapabilecek.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    Çarş. Ağus. 03, 2011 10:56 pm

    Bunu yaptığıma inanamıyordum.
    Biri bana on yıl önce gelse, Ada sen böyle böyle yapacaksın dese, suratına bir uğursuzluk büyüsü fırlatır, arkamı döner güle güle giderdim. Ama şimdi bu eskimiş, her yerinden ipler sarkan çadırın önünde beklerken, bütün gerçeklik gözlerimin önüne serilmişti işte. Aşk insana bunu bile yaptırabiliyordu. Normalde yanına yaklaşamadığım sevdiğime ulaşabilmek için, rüyalarına dalacak bir iksir bulmuştum. Yaklaşık üç aydır, milyonlarca bağlantıyı takip ederek, bu Çingene asıllı büyücünün çadırına gelmiştim işte. Ama içeri giremiyordum. Mantıklı olan tarafım, olduğum yerde cisimlenmemi söylerken, kalbim mantığımla tamamen inatlaşarak, içeri girmemi söylüyordu. Aşkta mantık olmazdı neticede. Ama bu yaptığım mantıksızlığın en önde gideniydi. Tanrım, keşke bir yangın falan çıkıp şu çadır tutuşsaydı da, içeri girmem gerekmeseydi. Ben daha kararsızlıklarımla boğuşurken, çadırın girişindeki bez aralandı ve dışarı yaşlı bir kadın çıktı. Bütün dişleri dökülmeye yüz tutmuştu. Gözleri tuhaf bir açıda bakıyordu, bir gözü yüzüme kilitlenmişken, diğer gözü bütün vücudumu süzüyordu sanki. Tırnakları sapsarı, saçları ağarmıştı. Muggle işi korku filmlerindeki cadılara benziyordu. Onun gerçek bir cadı olduğundan şüpheleniyordum, iksirin işe yaramama ihtimali vardı, büyük ihtimalle para tuzaklarından birine denk gelmiştim. Ama denemeye değerdi. Onun için değerdi. Tam ağzımı açmak üzereydim ki kadın Latince bir şeyler fısıldadı.
    -Adalicia mısın sen?
    Latincem pek iyi olmasa da, dediklerini anlayabilecek kadar iyiydi. Kadını başımla onaylayarak, elini uzattığı çadıra girdim. Ağır bir tütsü kokusu. Yaşlılığın getirdiği ter ve bozuk yemek kokularının karışımı. Boğulacak gibi oldum, sanki akciğerlerim yoktu ve nefes alamıyordum. Gözlerim yoğun dumandan göremez olmuştu. Tek seçebildiğim, benden üç karış aşağıda, kamburluğun verdiği eğiklikle ayakta durduğundan emin olduğum kadının saçlarıydı. Kadın beni çekiştirerek, tahta bir sandalyeye oturttu. Sandalye –hafif olmama rağmen- ağırlığımla gıcırdadı. Kadın eğer İngilizce bilmiyorsa, anlaşmak için hiçbir yolumuz yoktu. Latincem hiçbir zaman iyi olamamıştı çünkü. Hep çok saçma gelmişti o dili öğrenmek. Temel kavramlarla anlatabilirdim kendimi. Beynimde bütün gramer bilgilerini bir araya getirmeye çalışırken, kadın önüme çeşit çeşit kazan ve ot koyuyordu. Bütün kalbimle, bunun sadece bir para tuzağı olmasını diliyordum. Çünkü yaptığımın düşüklüğü, yeni çat ediyordu kafama. Tanrım. Eski sevgilimi rüyasında taciz etmekten bahsediyorduk burada. Rüyalar, insanların en özel alanlarıydı. Bilinçaltlarına inip, kendi dünyalarını yaşıyorlardı orada. Bense, buna dalmaya hazırlanıyordum. Ama hala içimdeki kötü huylu ses, işe devam etmemi söylüyordu. Ben Ravenclaw mezunuydum, yirmi yedi yıldır mantığım ne söylerse onu yapmıştım. Bir kerecik olsun farklı bir yol izlemekten ne çıkardı ki? “Ona ait bir eşya getirdin mi?” Kadının sesi beni bütün düşüncelerimden arındırmıştı. Aracımız sayesinde kadın neyin peşinde olduğumu biliyordu. Güzel. Çok fazla konuşmak zorunda kalmayacaktık. Kadının sorusuna, yine baş onayıyla cevap verdim ve titreyen ellerimle çantamın içinden bir eldiven çıkardım. Bu eldiveni, birlikte olduğumuz zamanlarda unutmuştu odamda. Kadın elimden eldiveni büyük bir hızla çekip, bana sırtını döndü. Birlikte olduğumuz zamanlar.. Ne güzel günlerdi. Hayatımın en güzel iki senesini geçirmiştim onunla. Ve hala sırılsıklam aşıktım. O ise, başka bir kadınla beraberdi. Hıh. Kıçıma kaş göz çizsem, kesinlikle ondan güzel olurdum. Ben ki, her gören büyücünün aklını alan ben, şimdi bir erkek için Çingene büyülerine başvurmuştum. Nereden, nereye.
    Düşünceler aleminde, balıklar gibi yüzerken, Latince sesler bütünü beni çekip almıştı. Oda daralıyordu sanki. Etrafımdaki dört duvar birleşip, araya kıstırıyordu beni. Yoğun bir duman kaplamıştı her yeri. Sanki, cehennem gibiydi. Hava neredeyse otuz katı sıcaklamıştı. Her yerimden boğum boğum terler akıyordu. Hayati fonksiyonu görebildiğim tek şey, karşımdaki cadının önündeki kazana attığı malzemeleri görebilmemdi. Dakikalar saniyeleri, saniyelerse saliseleri kovalıyor gibiydi. Zaman durmuş, bir daha hiç ilerlemeyecekti sanki. Bütün bedenimle, burada sıkışıp kalacaktım. Ruh emicilerle karşılaşmaktan bile beter bir şeydi bu. Tanrım. Artık bitmeliydi! Olduğum yere daha sıkı yapışıp, zeminle bağıntımı koparmamaya çalışırken, etraf sakinleşti. Yeniden nefes alabildiğimi hissettiğimde, akciğerlerime doldurduğum hava orada tıkanmıştı sanki. Kadın karşımda boğum güdük ve yüzüklü elini bana uzatmıştı. Parasını istiyordu besbelli. Çantamdan –hala tir tir titreyen ellerimle- iki kese altını çıkarıp kadının avucuna koydum. Kadın bana ufak bir tüpün içindeki sicim rengi sıvıyı uzattı. Ve zar zor anladığım kelimeler doldurdu kulağımı. “Yaklaşabildiğin kadar yaklaş ve o görmeden içindekini ona üfle.” En azından böyle dediğini umuyordum kadının. Çünkü fazla hızlı konuşmuştu. Kadına alelacele teşekkürler diyip, kendimi çadırın dışına atıp, koşmaya başladım. Koşabildiğim kadar koştuktan sonra, kendimi yere atıp derin derin nefes aldım. Önümde iki seçenek vardı, ya bu tüpün içindekini fırlatıp bu olanlara komik bir anı olarak bakacaktım, ya da devam edecektim. Benim sözlüğümde pes etmek deyimi asla yer almıyordu. Kesinlikle devam etmeliydim. Ama sonra olacaklar, işte en korkutucusuydu o.
    Karar değiştirmeye fırsat vermeden ayağa fırlayıp, dengemi korudum. Küçük tüpü güvenli bir cebe yerleştirdikten sonra, olduğum yerde dönerek, O’nun evini düşündüm. Tanıdık bir sıkışma ve iç bunaltının ardından, yıllar boyu gelmeye alıştığm evin karşısında açtım gözlerimi. Tek bir odanın ışığı yanıyordu, yatakodasının. Önümde iki belirsizlik vardı. Ya odasında tekti, ya da yanında o kaltakla sevişiyorlardı. İkincisinin olmamasını dileyerek, pencerenin kenarına gittim. Hafif aralık pencerenin kenarından içeriyi gözlerken, karanlığın beni gizlemesi tek umudumdu. Zaten bu gece uğruna siyah giyinmiştim. Gece hazırlığı olarak içimde siyah saten bir gecelik vardı. –Onun bana en çok yakıştırdığı renkti siyah.- Üstümde ise siyah bir pelerin vardı. Rüzgarla hafif hafif dalgalanan bir pelerin. İçeriyi gözlerken, sonunda gördüm onu, büyük aşkımı. Üstünde eşofmanıyla, yatağının üstüne yayılmış, Akşam Postası’nı okuyordu. Onun karanlık yanlarına alışıktım, böyle normal adamlar gibi gazete okuması çok şaşırtıcıydı. Ama önemli bir haber görmüş olmalıydı. Bilemiyorum. Pencerenin pervazına eğilip cebimdeki şişeyi boşalttım elime. Ve elimi uzatıp, olabildiğince güçlü bir şekilde üfleidm. Sigaradan kaynaklı bir nefes darlığı vardı bende. Ama yine de büyüyle havada asılı kalan şeffaf toz yığınının ona doğru uçtuğunu görebiliyordum. Şimdi yapabileceğim tek şey beklemekti. Pencerenin hemen dibindeki ağacın gerisine çekilerek, bir sigara yaktım. Zaman geçmek bilmezdi şimdi, ne kadar sürede etkili olacağını bilmiyordum. Ve bütün bedenim sabırsızlık çığlıkları atmaya başlamıştı bile.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mathias Bradon
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 27.
Gerçek İsim : B.
Lakap : Matt.

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    Perş. Ağus. 04, 2011 12:21 am

‘‘Ben kalkıyorum.’’ dedi karşısında oturan sivri sakallı sarışın adama. Yarım kalmış viskiyi tek dikişte yuvarlarken aklında tek bir şey vardı; evine gidip yirmi dört saat boyunca uyumak. Haftalardır çevrelerini bir sis bulutu gibi saran gerginlik bugün hat safhaya ulaşmıştı; takip ettikleri seherbaz grubunun gizli buluşma yerinin belirlendiği haberiyle başlamıştı her şey. On kişilik Ölüm Yiyen grubu hazırlanmış, yılların tozunu yutmuş birbirinden usta seherbazların toplantısını basabilmek için yola koyulmuştu ve aralarında elbette Mathias da vardı. Yaklaşık iki saat süren ve mağaradan bozma toplantı odasını boydan boya kana bulayan çatışmadan sonra olay lehlerine sonuçlanmıştı ve aylardır aradıkları tılsımı ele geçirmişlerdi. Bu da uzun bir süre çalışma gereği duymayacağı kadar çok para kazanmış olduğu anlamına geliyordu. Emaneti teslim edip ücretlerini aldıktan sonra ortağıyla biraz rahatlamak için geldikleri bu barda gittikçe artan saçma müziğe tahammül edemeyeceğini hissettiğinde ani bir hareketle kalkmış ve hesabı arkadaşının üzerine yıkmanın verdiği mutlulukla barın kapısından dışarı çıkmıştı. Ortağı arkasından ‘‘Hey, seni adi serseri!’’ diye bağırırken o çoktan temiz havaya ulaşmış, yüzünde çarpık bir gülümsemeyle gecenin tadını çıkarıyordu.

İri bedeni dar bir tüpün içinde sıkıştıktan sonra kapının önünde belirdi. Şu cisimlenme olayını günde kaç kere yaparsa yapsın bir türlü alışamıyordu, sonrasında hafif bir bulantı eşliğinde okkalı bir baş ağrısı çekmesi de cabasıydı. Zonklayan başını tek eliyle ovuştururken bir taraftan da eğilip kapıya bırakılan Akşam Postası’nı aldı. Sızmadan okuyabilmeyi umduğu gazeteyi cebine yerleştirip karanlık kollarını açıp onu bekleyen evinin kapısını itti. Bir haftadır uğramadığı evinin tanıdık kokusunu içine çekip, ışıkları bile yakmadan direk üst kata yöneldi. Basamakları çıkarken üzerine kat kat ağırlığın bindiğini hissediyor, kendini yatağına bırakmak için sabırsızlanıyordu. Odaya girer girmez ilk işi kıçındaki rahatsız pantolonu çıkarmak oldu, en rahat eşofmanını giyip yatağa uzandığında bu boktan haftanın da geçmiş olmasına seviniyordu. Yanındaki gazeteyi açıp önemli bir haber olup olmadığına göz atarken bir anda üzerine bambaşka bir ağırlık çöktüğünü hissetti. Sabahtan beri hissettiği yorgunluğun adının bile anılmayacağı bir ağırlık. Kolları, başı, bacakları betonla kaplanmışçasına ağırlaşmıştı, göz kapaklarına karşı verdiği savaşı kaybetmesiyle karanlığa gömüldü. Sonunda dinlenebileceğinin farkında oluşu tüm endişelerini giderirken, karanlığın içinde yavaşça şekillenen yüzün tanıdıklığıyla tekrardan endişelendi. O biçimli dudakları nerede görse tanırdı, zümrüt yeşili gözler de tek bir kusurun dahi bulunmadığı nefes kesici suratta yer aldığında Matt şaşkınlıkla irkildi. Bu yakın zamanda ayrıldığı sevgilisi Ada’ydı ve Matt onu rüyalarında görmeyi uzun bir zaman önce bırakmıştı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    Perş. Ağus. 04, 2011 2:07 am

    Mathias.
    Hayatta bir şeyi en çok ne kadar sevmek mümkünse, onu da o kadar seviyordum işte. Ayrılığımız ona olan hislerimi değiştirmeye yetmemişti. O hala benim beyaz atlı prensimdi. Hani genç kızların rüya erkekleri olurdu ya. O da öyleydi benim için. Hiçbir zaman bitmeyecek rüyam. Ve bu rüya bir zamanlar çok güzeldi. Onunla yaptığımız seksler, hayatımdaki en güzel deneyimlerdi. Onunla yediğimiz yemekler, hayatımdaki en lezzetli dakikalardı. Onun yanında uyuyabilmek, işte bu hayattaki en güzel duyguydu. O kas yığını kollaıryla beni sarıp sarmalaması. Bunların hepsini o kadar çok özlemiştim ki, o yüzden başvurmuştum bu yasadışı ve rezilce yola. Ama haklıydım, onu o kadar çok istiyordum ki, başka çarem yoktu. Onsuzluğu denemiştim. Hem de aylardır. Ama olmuyordu işte, onsuz aldığım nefes yetersizdi sanki. Onsuz yediğim yemek, lapa gibiydi. Onsuz geçen günlerim, geçmeseydi daha iyiydi. Ayrılığımız o kadar saçmaydı ki. Ama ikimizin de aptal gururu, bizi birbirimize döndürmemişti. Çok pişmandım. Keşke gidip özür dileseydim –haksız olmasam da. Barışırdık, emindim bundan. Ama şimdi o yeni kaltağıyla tanışmıştı. Çıkıyorlardı. Peh. Ömrünü çok görmüyordum ilişkilerinin. Ya da Mathias’ın onu beni sevdiği kadar sevmeyeceğinden emindim. Ama yine de, şu an o kaltaktı Mathias’ın yanında uyuyan, Mathias’ın gözlerine dalıp gidebilen. Bense saçma sapan insanlarla tanışıp, resmen lanet hazırlatıyordum onunla olabilmek için.
    Dördüncü sigaramın izmaritini de yere atıp, çizmemin topuğuyla bastım üstüne. Bunu yapmamla, içeriden derin bir horultu duymam bir olmuştu. Başımı hafifçe pencerenin kenarına yaslayıp, izledim büyük aşkımı. Uykuya dalmıştı işte. Mışıl mışıl uyuyordu. Bu gece ona hiçbir şey yapmayabilirdim, sadece uyuyuşunu izlemek bile benim için en büyük hediyeydi. Ya da sadece onu görmek bile. Pencereyi ses çıkarmamaya özenmeksizin iterek, tırmandım içeriye doğru. Ayaklarım o çok tanıdık halıya değince, bütün vücudum burada olmanın verdiği mutlulukla titredi. Yavaş yavaş, gözlerimi bütün odada gezdirerek yatağa doğru ilerledim. Büyük değişiklikler yoktu odada. Her şey yerli yerindeydi. Tek fark, yatağının yanındaki komidinde durması gereken resmimiz, artık yoktu. Mathias sevmezdi böyle cicili bicili işleri. Ama ben getirince, hayır diyememişti. Ve ne zaman burada olsak, o resim bize sırıtıyordu. Onun olmayışı içimde fırtınalar koparmaya yetmişti. Kesin o kaltak kaldırmıştı onu oradan. Ona ne ise? Gerizekalı, hoşaf. Canımın sıkkınlığını hiçbir şey kaldıramaz diye düşünürken, sessizliği bozan düzenli nefes alış verişler, beni yeniden dünyanın en mesut insanı yapmıştı. Sabaha kadar onunlaydım. O-N-U-N-L-A. Rüyasında yapacaklarından zarar gelmeyeceğini düşünüp, sevişecekti benimle. Ama bilmiyordu ki bunun gerçekten olacağını. Aslında şu an ona tecavüz ediyor gibi olacaktım, buna içim pek el vermese de, onsuzluğa daha fazla dayanamazdım. En büyük korkumsa bu rüya-sanma-seks-yapıyoruz olayının bende bağımlılık yapmasıydı. Kadının o iksirine pek güvenebileceğimi sanmıyordum bunu yeniden kullanmayı göze alamazdım. Bir kerelik olacaktı ve mükemmel olmalıydı. Kıyafetlerimi yavaşça çıkararak yatağın kenarında durdum. Pelerinimi çoktan çıkarmıştım, ayakkabılarımı tek bir hamleyle çıkardıktan sonra, üstümde sadece geceliğimle kaldım. Onun rüyasında üstümü çıkardığını gördüğünü biliyordum az çok. Mathias’ın bacaklarına oturup, tişörtünü çıkarmaya koyuldum. Şimdi. İki büyük korkum vardı, birisi eşyalarımı burada unutmaktı. Diğeriyse, Mathias’ın olanları anlamasıydı. Gerçi buna pek ihtimal vermiyordum, mantıklı düşününce. Çünkü şu an onu boğsam bile uyanamayacak kadar büyük bir sihrin etkisindeydi. Ama aşk işte, telaşa her daim yer veriyordu. Ama kafamı böyle şeylerle doldurmak için çok geçti, işte buradaydım, Mathias’ın üstünde.
    Aslında sekse kadar ilerletmeyi düşünmüyordum bu durumu, sadece öpsem bile yetebilirdi, sabaha kadar öpsem. Tabii bu onun rüyasında bana ne tepki vereceğiyle de bağıntılıydı. Eğer rüyada konuşup, bunu yapmak istemediğini söylerse, eyvallah der giderdim. Ama bunu yapmamasını bütün kalbimle diliyordum. Nasıl olsa rüya diyip, erkeksi güdülerinin baskın çıkmasını o kadar çok istiyordum ki. Ne olursa olsun, o reddetse bile, o reddedene kadar, buradaydım işte. Onun o yenilesi dudaklarına götürdüm dudaklarımı. Bunu hissettiğini biliyordum. Dudaklarını ısırırcasına emerken, henüz tepki vermemişti. Ama ben o duyguyu yaşamaya başlamıştım bile. Bütün bedenim zevk çığlıkları atıyordu. Ona dokunmuş olmak bile, her hücremi harekete geçirmişti resmen. Sanki hiç derdim tasam yokmuş gibiydim. Her şeyi unutmuştum o anda. Gerçek olan tek bir şey vardı; Mathias’ın o tapılası dudakları. Bu dudaklara en son kimin dokunduğunu biliyordum ama o bile rahatsızlık vermiyordu şimdi. Bu bedenin yeni sahibi, büyük ihtimalle sürekli tek vücut oldukları kadın. Önemli olan şu andı ve Mathias’ın üzerindeki o değil, bendim. Nokta. ”Seni seviyorum. Sözcükler bir nefes aralığında dökülmüştü ağzımdan. Daha çok fısıltı gibiydi. Ama tutkulu bir fısıltı. Bu çok sevdiğim adama, taparcasına öldüğüm adama, o kas yığınının altındaki ruha, dudaklarının üflediği nefese, attığı her adıma, dokunduğu her eşyaya aşıktım. Hep öyle kalacağıma da neredeyse emindim. Bu seni seviyorum fısıltısı yeterli değildi ona olan hislerim için. Ne söylesem azdı gerçi. Ama öyle bir ses tonuyla söylemiştim ki, onu sevdiğimi anlamamak için zekasız falan olmak gerekirdi. O benim sevdiğim tek adamdı. O candı. O kandı.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Mathias Bradon
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : 27.
Gerçek İsim : B.
Lakap : Matt.

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    Perş. Ağus. 04, 2011 12:57 pm

Gözleri algıladıklarını zihnine iletirken, beyni çoktan Ada’nın burada ne aradığı sorgulamaya başlamıştı bile. Ada, yani Adalicia Bernard Hogwarts’ın dillere destan şifacısıydı; pek çok erkek öğrencinin sırf onu görebilmek uğruna kafasını gözünü yarmasına, kızların erkek arkadaşlarını Hastane Kanadı’na göndermemek için kendi tedavi yöntemlerini bulmaya çalışmasına neden olan nefes kesici ve her göreni kıskandıran bir güzellik. Profesörlerden söz etmiyorum bile. Ancak belki de Ada’nın Matt’i en çok etkileyen özelliği Tanrı tarafından ona bahşedilen bu müthiş hediyeyi önündeki engelleri yıkmak için kullanmayışı, onun yerine her zaman için zekasından destek alarak ilerleyişiydi. Kendine güveni olan bir kadındı Ada, bunu yürüyüşünde bile görebilirdiniz ve Mathias Ada’yla tanıştıkları günü hatırlıyordu; yağmurun ağaçları dövdüğü bir akşam üstü üzerinde en sevdiği trençkotu, elinde kocaman şemsiyesiyle parkta yürürken görmüştü onu. Yüksek topuklu ayakkabılarının şarkısına eşlik ederek hafifçe dalgalanan saçları, şemsiyeyi tutan bordo ojeli güzel eli, canının sıkkın olduğunun tek emaresi olan mutsuzlukla aşağıya doğru bükülmüş dolgun dudaklarını saniye saniye incelemişti Matt. Ve o an demişti bu kadınla tanışmak zorundayım diye. Açıkçası ilk başta onu çeken şeyin güzelliği olduğunu inkar etmezdi Mathias ama daha sonraları, o gece beraber evine gittiklerinde mesela, anlamıştı uzun soluklu bir ilişkinin ilk adımlarını attıklarını. Aslında Ada tam olarak sevdiği kadın profilini oluşturmuyordu, ilk etapta Ada’nın hafif ukala ve ağırbaşlı tavırları canını sıkmıştı ancak onu daha iyi tanıyıp saklı kapılarını aradıkça içeride uysal, yumuşak başlı ve sevgi dolu birinin beklediğini görmüştü Matt. Böylece dolu dolu iki yılı beraber geçirmişlerdi. Gitmedikleri yer, yapmadıkları delilik kalmamıştı. Ancak Ada’nın hafif sinirli yapısı ve Matt’in umursamazlığının birbirine dolandığı ve en sonunda incelip koptuğu bir gecede ikili yollarını ayırmış ve bir daha görüşmemek üzere iki farklı patikaya sapmışlardı.

Mathias şanslıydı, aldığı yaralar yüzünden kan kaybetmeye ve umutsuzlukla yönünü kaybetmeye devam ederken yolun kenarında, tıpkı Ada’yı gördüğü günkü gibi yağmurlu bir havada, elinde kocaman bir fenerle beklerken bulmuştu Eliza’yı. Eliza Leisure… O Ada’nın dalgalı ve insanı yutan denizlerinin ardından dinlenip sakinleşebileceği, ılık rüzgarların yıkadığı sakin bir liman gibiydi. Eliza yavaş yavaş, dikkatle sardı vücudundaki derin yaraları. Ada’nın bıraktıklarını ince ince işledi Matt’in acısını hafifletebilmek için. Hayatında görüp görebileceği en anlayışlı kadındı Eliza, duydukları hoyrat ve acıdan başka bir şey vermeyen tutkulu bir aşk değil, birbirlerine dokunmaya dahi kıyamayacakları kadar sonsuz bir sevgiydi ve Matt, onu bu haliyle kabul edip tekrar yaşama döndüren kurtarıcısına hiç kimseye duymadığı bir sevgi duyar halde bulmuştu kendini. Belki Eliza’nın ihtiyaç duyulduğunu hissetme isteğinden doğmuştu bu beraberlik ancak Matt’in geriye dönülemez bir şekilde aşık oluşuyla Eliza da aynı duyguları beslemeye başlamıştı ona karşı. Zamanla birbirlerini tanımış, korkularıyla yüzleşmiş, kısa zamanda yek vücut haline gelmişlerdi. Kollarında huzur bulduğu tek kadın olan Eliza’yı bırakmaya hiç niyeti yoktu, tabii herhangi bir talihsizlikle karşılaşmadıkları takdirde, mesela bu gece yatak odasında yarı çıplak biçimde dikilen Ada’nın varlığı gibi bir talihsizlik.

Ada üzerindekileri, daha doğrusu üzerindeki tek şeyi, çıkarıp atarken Matt bunun planlanmış bir şey olduğunu anlamıştı ancak kendisini son derece gerçekçi olan bir rüyada gibi hissediyordu. Yoksa Ada’nın açık pencereden içeri dalışının başka bir açıklaması olamazdı, ya da büyüleyici vücudunu tek hamlede göz önüne serişinin de. Ancak etrafına küçük bir bakış attığında her şeyin aynı olması gerektiği gibi olduğunu görerek irkildi Matt. Suçluluk duygusu dalga dalga kabararak içini fethederken erkeksi güdüleri Ada’nın karşı konulamaz büyüsünün altına girmişlerdi bile. Duydukları çabuk sönen bir aşktı birbirilerine karşı ve böyle bir aşkın en büyük hediyesi de seks olurdu genelde. Vücutları buluştuğunda dünyanın durduğuna yemin edebilecek olan Matt, o büyülü anı, özlemle dolup taşan vücutlarının tekrardan birbirini bulacakları anı sabırsızlıkla beklediğini hissetti. ‘Bu bir rüya.’ dedi zihnindeki kendinden emin ses. ‘Aldatmak sayılmaz.’ Eliza’nın yüzünü gözünün önüne getirmemeyi tercih etti, zira onu yeniden yaratan kadının hayal kırıklığıyla dolup taşan bakışlarına maruz kalamazdı. Şimdi tişörtünü çıkarıp dudaklarını şehvetle emen Ada’nın tanıdık dokunuşlarına bırakmadan önce kendini son bir kez daha düşündü bunu yapmak isteyip istemediğini. Ada üzerinde kıvranırken vereceği cevabının olumsuz olması imkansız gibi duruyordu ve Matt çoktan kararını vermişti.

Hafifçe duyulabilecek bir inildemeyle kalçalarından tutup yukarı doğru çekti Ada’yı. Kokusunu hiç unutmadığı ince boynunu defalarca öptü, dudaklarından aşağı çizilen yolu takip edip kimsede görmediği korkunç güzellikteki göğüslerinde kaybetti kendini. Üzerlerine düşen kuzgun karası saçları kokladı, zevkle titreyen göz kapaklarını öptü ve sabırsızlıkla inleyen vücuduna söz geçirmeye çalışan Ada’nın hep bayıldığı suratını izledi, her detayını kana kana içti, unutmamak için zihnine kazıdı. Bu gece sevgi yoktu, sadece arzular vardı ve Matt rüyasında onu bu kadar etkileyebilen bu sihirli kadına istediğini vermeye kararlıydı. Güçlü kollarıyla Ada’yı kaldırıp yanındaki boşluğa bıraktı, dağılan saçlarının ortasında beliren yüzüne eğilip doyasıya öptü. Üzerinde adeta dalgalanan siyah geceliğini yukarı doğru sıyırıp Ada’nın tek hamlede soyunmasına yardımcı olurken duygularına söz geçirmeye çalıştı. Senelerdir özlemini duyduğu ancak bunu kendine bile itiraf edemeyeceği kadar utandığı, kendisini iğrenç hissetmesine neden olan duyguların kaynağı altındaydı şimdi. Bu yüzden yavaşça düz karnından aşağı inerken Ada’nın çırpınan bedeninin çığlıklarını dinlemek istiyordu. Aşina olduğu sıcaklığı hissettiğinde mutlulukla gözlerini kapadı. Suratı, dudakları ve dili sonunda olması gereken yeri bulduğunda mutlulukla inleyen Ada’nındı bu gece, yıllardır özlemini çektiği adamın hoyrat dokunuşlarını yeniden hissettiği vücudunda dolup taşan Ada’nın…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    C.tesi Ağus. 06, 2011 11:16 pm


    Tanrının bizi yarattığı çıplaklıkta, olmamız gereken kişiyle yataktaydık ikimizde.
    Matt’ın ardından iki yıl neredeyse boş geçen cinsel hayatım, tavana vurmuştu. Özlediğim adam, her bir dokunuşuyla saf mutluluğa erişmemi sağlayan o adam, bütün bedeniyle üstümdeydi. Öptüğü her yer, binlerce büyü isabet etmişçesine alev almıştı. Bütün vücudum birkaç aylık beklemenin verdiği sabırsızlığı üzerinden atarken, vücudum hiç olmadığı kadar ateşliydi sanki. Matt beni kalçalarımdan tutup, göğüslerime dalarken, bütün hücrelerim zevkle bağırıyordu adeta. Matt her zaman göğüslerime ölmüştü, o yeni bulduğu şıllıkta hiçbir zaman göremediği arzuyu ve şehveti yaşıyordu işte benimle. Kendimi hiç olmadığım kadar canlı hissederken, Matt’ın dili ıslatıyordu her bir santimimi. Fakat şunu ikimiz de biliyorduk ki, ben üstte olmayı tercih ederdim her zaman. O kas yığını ve ölünesi bedeni üzerimden atıp, tek bir hamlede üstüne çıktım. Boynunu, dudaklarını, göğsünü, bulabildiğim her bir noktasını öperken, altımdaki vücudun zevkle gerildiğini hissedebiliyordum. Bizim için seks şart değildi, ön sevişme bile yetebiliyordu bazen. Çünkü ikimizin de dünyadaki en seksi insanlar listesinin başını çekiyorduk. Tanrı adeta bizi birbirimiz için yaramıştı. Çıktığımız iki yıl boyunca, en çok duyduğumuz laf olmuştu bu. Tanrı sizi birbiriniz için yaratmış. Matt’in bunu içten içe hala düşündüğüne emindim. Ama bu geceyi kirletmeyecekti geçmişimiz. Bozmayacaktı bu gecenin büyüsünü. Bugün sadece o ve ben vardık. Hep olması gereken ikili, baş başaydı işte. Ön sevişmeyi uzatmak, genellikle en çok yaptığımız şeydi. Çünkü kısa tutarsak, birkaç dakikalık bir hazzın ardından –ama dünyadaki en büyük haz- bitiyordu işte. Bu gece –hatta sabaha kadar- sevişebilirdim onunla.
    Sağ elim Matt’ın saçlarında geziniyordu –her zaman yumuşacık olmasıyla nam salmış saçlarında. Sol elim ise Matt’in altından, poposunu kavramıştı. Dudaklarım o çok özlediği göğüsle buluştuğunda, kenetlenmiştik neredeyse. Genellikle vahşiliğin en üst noktasına çıkıp, azıcık da olsa olan göğüs tüylerini ısırırdım onun. Ve yine yapmıştım işte, dilimde dolaşan tüylerden zerre kadar tiksinmeden, yuttum. Ona ait her şey, Tanrı’nın bana en büyük hediyesiydi sanki. Yavaş yavaş dilim aşağı inerken, sol elimi çekip, erkekliğini kavradım –olabildiğince sıkı. Kas yığını bacaklarının arasına saklanmış erkekliği, elimin altında zır zır titrerken, oraya indim dilimle. O çok özlediğim tadı dakikalar boyunca yeniden yaşarken, altımda kıvranan bedenin bütün sıcaklığını hissedebiliyordum. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum, ama dudaklarımı oradan çekip yüzüne götürdüğüm zaman, sanki on yıldır su içmemiş de, anca içebiliyormuş gibi hissediyordum. Su gibi gerekliydi o bana. Hatta nefes. Sık sık pozisyon değiştirme zevkimizi yeniden yaşamak istercesine, kollarından tutup çektim onu. Az ötede duran asamı alıp, yatağı havalandırıp onu sabitledim. Gerçi Matt pek sevmezdi sevişmeyi bozup etrafla oynamamı. Ama bu gece mükemmel olmalıydı. Asamı ikinci kez çevirerek, tavanı görünmez hale getirdim. Şimdi üstümüzde upuzun bir gece uzanıyordu. Yıldızsız, ayın bütün berraklığını koruduğu bir gece. Dolunay vardı tam tepemizde. İkimizin de en sevdiği biçimiydi ayın. Asam üçüncü ve son hareketiyle ışığı kapatıp, birkaç mum yaratmıştı etrafımızda. Mükemmel gece için, mükemmel ortam hazırdı işte. Yerden birkaç santim yukarıda, yatak bizim hareketimizle bir o yana, bir bu yana savruluyordu. Matt’i üstüme çekerek, kontrolü ona vermeye hazırlanıyordum. Pek hoşlanmazdı kontrolün bende olmasından. Kontrol erkekte olmalıydı, bu derece bir maçoluğu vardı. Zaten onu tanıyan birisine ‘Matt’i tek bir kelimede özetle?’ diye sorulsa, alınacak cevap direk ‘maço’ olurdu. Tek vücut olmamızın bizden saniyeler kadar uzakta olduğunu hissederken, kulağına fısıldadım. “Savaşır gözlerimle gönlüm öldüresiye, senin güzelliğinin ganimeti yüzünden; gözüm kovar gönlümü seni görmesin diye, gönlüm ister gözüme pay vermemek yüzünden.” Sözlerin benim için olacağı kadar, onun için de değerli olduğunu biliyordum hala. Dokuzuncu ayımızı kutlamak için, eski bir Muggle Tiyatrosu seçmiştik. Upuzun, salya sümük ağlamalı bir saatin ardından filmden çıktığımızda, en sevdiğimiz sözleri sormuştuk birbirimize. Ve aynı anda dökülmüştü bu dizeler aramızdan. Hatırlayıp hatırlamayacağı telaşesi yaşamak saçma geliyordu, o gece hayatımızın en güzel gecelerinden biri olmuştu. Ve sabah o uyurken evinden ayrılırken, bunu yazıp iliştirmiştim yastığına. O kağıt, hep cüzdanında olurdu. Aşkımızın somut bir kanıtı gibi. Gerçi kimin kanıta ihtiyacı vardı ki? Benim ona olan aşkımı görmek için gözlerime bakmanız yeterdi. Ve şu an altımdaki adama bakıyordum da. Gözlerinde belirgin bir arzu vardı. Aşk. Arzunun arkasına sindirilmiş bir aşk. Henüz bitmemiş ama üstünden zaman geçtiği her halinden belli tozlu bir aşk. Ama sanki geldiğim andaki halinden daha belirgindi şimdi aşk. Bu gecenin sonunda aşkın altına saklanmasını istiyordum arzunun. Ya bunu başaracaktım ya da prensesini kendimin oynadığı bu peri masalını artık sonlandırmam gerekecekti. Kötü kalpli cadı –bakınız:Eliza- ‘nın verdiği elma ile bitecekti hayatım. Ama beyaz atlı prensim beni kurtarmaya gelemeyecekti. Atının toynakları falan patlayacaktı, ne bileyim, atı nehre düşüp boğulacaktı. Benim yanıma geldiğinde, artık çaresi kalmamış olacaktı beni hayata döndürmenin. Çünkü eğer bu gece onu yeniden kazanamazsam, boğazına elma takılmış ve nefes alamayan bir kızdan farkım olmayacaktı.Evet ayakta olacaktım, işimi yapabilecektim mesela. Ama artık gözlerimde duygu değişimi olmayacaktı. Gözlerime perde inecekti. Simsiyah bir duygusuzluk. Dokuzuncu ayımızda gittiğimiz tiyatronun sonu gibi. Hayat film değildi, iyi sonlardan çok vardı kötü sonlar. Her zaman kızla oğlan tekrar birleşemezdi. Ya da birkaç yıl sonra Paris’te karşılaşıp duyguları depreşemezdi. Çünkü gerçek hayatta, şeytanlar vardı. Cehennem boştu ne de olsa, bütün şeytanlar buradaydı. Ve bu şeytanların başı; Eliza. Kafeslemişti erkeğimi. Kancalarını geçirip, hiçbir yere gitmesine izin vermiyordu. Rüyasında bile rahat değildi Matt’ım. Beni öptüğü her an, o kızın gölgesini görebiliyordum arkasında. Pire gibiydi. Ne kadar uğraşırsan uğraş, gitmeyecekti. Anca parazit olup, hayatını sömürürlerdi insanın. Ama o kaltağın unuttuğu bir şey vardı ki, ben bir şifacıydım. Onun gibi insan dışı varlıkların açtığı zararlarla uğraşmak, mesleğimin temellerinden biriydi. Ve o Eliza. Fazla kaşınıyordu, her an okkalı bir iksirle indirebilirdim onu yere. Ama bunları istemiyordum, Matt’i çirkefleşmeden geri kazanacaktım. Ki aşkımız eski saf mutluluğuna ulaşsın. Bu yüzden bu gece dokunuşlarımın mucizeliği ile, başarmalıydım bunu.
    Koyu kahverengi saçlar, zevkten tek çizgi halini almış dudaklar, bir erkeğin sertliğine yaraşır gözler. Hepsi üstümde dizilmişken, elimi saçlarına dolayıp, yukarı çektim. Boynu önümdeydi işte. Bir vampir olsaydım yapacağım şekilde, ısırdım boynunu. Kanamadı tabii ki, dişlerimin izi kaldı sadece. ‘Ben buradaydım’ dercesine bir iz yaratmıştım kendimce. Çünkü içimden bir parça sabah uyanınca sevişme izlerini görmesini diliyordu. Gecenin mükemmelliğini ve benim varlığımı hatırlatmak için. Otuz iki dişimin izinin çıktığı yeri önce yalayıp ardından dudaklarımı gömerken, Matt’in buna sinirleneceğini biliyordum. Isırılmaktan pek hoşlanmazdı. Yataktaki kötü kız olmuştum işte. Ve Matt’in bu tür kötü kızlara çok değişik cezaları oluyordu genelde, yatakta geçen uzun cezalar. Ama daha ona bir şey demeye fırsat vermeden, boşta olan elimi kaldırıp, poposuna kocaman bir şaplak attım. Biz yatakta böyleydik işte. Hem zevkin doruklarına erişip, tatminliğin en alasını yaşıyorduk. Hem de, çocuklaşıp eğlenebiliyorduk. Onda en çok sevdiğim şey buydu işte, biz hiç monoton olmamıştık. Olmayacaktık da. Hep yeni şeyler bulabiliyorduk biz, birlikte geçirdiğimiz tüm gecelerine damgasını vuracak şeyler yapabiliyorduk. Küçük ama etkili şeyler. Bu olmuştu birbirimizi her dakika görmemize rağmen sıkılmamamızı sağlayan şey. Bu olmuştu iki yıllık ilişkimizde bir kere bile kavga etmememize olanak sağlayan şey. Ama bunların hepsini yıkabilen bir şey olmuştu işte, gereksiz gurur. İkimizde de, hücrelerimizin sayısından bile daha çok mevcut, kahrolası gurur.

    P.S : Hoşaf bence beni affeder üç günlük gecikme için. <3
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eliza Leasure
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : yirmidörtsanırım.
Gerçek İsim : deniz.

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    Paz Ağus. 07, 2011 9:46 pm

Geçici olarak çalışmak zorunda olduğu masa başa işten nefret ediyordu. Hele bir de çalışma saatlerini habersiz bir şekilde uzatıp onu bu rutubet kokan odaya, önündeki dosyalar ile kapana kıstırdıkları zaman sinirlense dahi elinden pek bir şey gelmediği için paşa paşa işinin başına oturuyordu. Önce saçlarını tepeden toplar, sonra dosyaları kendi sistemine göre ayırır ardından da, okunaklı el yazısı ile raporlarını çıkartırdı. Mathias, ona çalışmaması konusunda sürekli istekte bulunsa dahi, o çalışmak istiyordu. Paranın ne zaman lazım olacağı belli olmazdı, hem çalıştığı işler sayesinde genişleyen çevresi asıl mesleği için gerekli olabilirdi. Eliza, tüm bunların planını yaparken Mathias, bazı konularda bu derece ince düşünce yapısına sahip olamıyordu. Tüm bu dosya yığınlarının altında kalmış olsa dahi, o aklına geldiği zaman gülümsemekten kendisini alamıyordu. Yıllardır birliktelerdi, ancak olması gerektiği gibi aralarındaki aşk ateşi hiç azalmamıştı aksine artmaya devam ediyordu. Her ne kadar Eliza, sevdiğini belli etmeyi sevmeyen bir tip olsa dahi, Mathias’ın onu bu yönüyle bile anlayabilmesi, genç kadını ölesiye mutlu ediyordu. Onun yanından kendisini öyle mükemmel hissediyordu ki, kelimelerin bunu anlatmaya gücü yoktu. Yüzüne koskocaman bir gülümseme yerleştirdi, işaret parmağını saçına dolamıştı ve gözleri de tavana dikilmişti. Tabi ki tavanı izlemiyordu, aklında bambaşka düşünceler vardı. Tam bu sırada kendisine geldi ve oflayarak önündeki dosyalara gömüldü.

***

Damarlarında dolaşan kana duacı olmalıydı. Eğer sihir yeteneği olmasaydı, o kadar işin üstesinden günlerce gelmesi mümkün bile değildi. Her neyse, artık geriyi düşünmeye gerek yoktu. Mathias, çoktan yatmış olmalıydı. Kapının önüne gelip alelade bir şekilde kapıyı açmak için büyü yapacakken aklına geldi bu düşünce. Onu uyandırmamaya gayret ederek sessizce bir büyü savurup açtığı kapıdan içeriye süzüldü. Topuklu ayakkabılarını usulca çıkarıp yerlerine yerleştirdi ve çantasını da kapının kenarına bırakıverdi. Parmak uçlarında, yatak odasına doğru ilerlerken, hiç de iyiye alamet olamayacak birkaç ses kırıntısı kulağına çalındı. Vücuduna yayılan endişe duygusuna engel olamayan Eliza, bir anda kendisini yatak odasının kapısında buldu. Karşısındaki görüntü ise az önce duyduğu seslerin tehlikeden değil de zevkten çıkan mırıltılar olduğunu görünce sakince gözlerini yerdeki parkelere sabitledi. Birkaç saniye bu şekilde kaldıktan sonra yavaşça kafasını kaldırdı. Oldukça öfkeli bakışlarının kaynağı gözlerinin altları gölgelenmişti. “Sen!” O derece sinirlenmişti ki kadını oracıkta öldürebilirdi ama hayır. Bunu yapmayacaktı. Tüm hücrelerinin acı ile bağırdığını duymadan, kolayca ölmesine izin veremezdi. “Şu an burada olma cüretini gösteriyor olman, sana pahalıya patlayacak.” Eteği ile gömleğinin arasına sıkıştırdığı asasını bir anda çekerek kadına doğrulttu ve bağırdı. “Petrificus Totalus!”

____________________________________________________________________________________________________
[list]
Buradan B.'ciğime öpücükler gitsin. ♥️[/list:u]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    Cuma Ağus. 12, 2011 2:54 am

[quote="Adalicia Bérnard"]
    Mathias, üzerime çıkmıştı. Saf mutluluk anının birkaç saniye ötede olduğunu hissederken, kalçalarımız birlikte hareket etmeye başlamıştı bile. Erkekliği bacaklarıma sürtüp, hazzın doruklarına çıkarıyordu beni. O ana saniyeler kaldığını hissederken, kapının girişinden gelen sesle, kendimi toparlamaya çalıştım. ”Sen!” dedi öfkesini kontrol edemeyen bir kadın sesi. Adalicia’nın nolduğunu bilmesi için kadına bakmasına gerek yoktu. Sahne değişmişti. Mutluluğun zirvesine oturamadan, öfke patlak vermiş, Matt’ın yeni sevgilisi bizi basmıştı. Muggle işi filmlerdeki gibi olmuştu. Matt ile sık sık gittiğimiz ve bu basma olaylarına anlam veremeyip güldüğümüz filmlerdeki gibi. Küçük kaçamaklar hep yakalanarak bitiyordu filmlerde. Ve bu mutluluğun içine sıçmak gibi bir saçmalığa dönüştüğünden, ikimiz de çok gülüyor, sinir oluyorduk. O hep güldüğüm sahne önümdeydi işte. Çırılçıplak vücudumda, uyuttuğum bir adama tecavüz ediyordum. Pekala. Kabul etmeliydim ki, o sahnelerden de beter durumdaydım. Şimdi ben ne diyecektim? Mathias elbet öğrenecekti olanları. Benim bağalantılarımı biliyordu ve neler yaptığımı anlaması o müthiş zekasıyla üç saniye alırdı. Uyanıp etrafına bakınması, hatta beni görmesi kesinlikle yeterdi. Tanrım, ne yapacaktım? Bana olan saygısını kaybedecektim, tamamen. Bu kadın umurumda değildi, o beceriksiz elleri ve odunumsu asasıyla bana hiçbir bok yapamazdı, ondan kat kat iyiydim. Fakat Mathias’ın bu durumu öğrenmesi… Bir boşluk bulup kadına unutma büyüsü yapmalıydım. Yoksa Matt.. Tanrım, düşüncesi bie bütün tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Zaten onunla birleşmek gibi bir umudum yok denecek kadar azdı, şimdi onunla olmak için yaptığım şeyi öğrenirse. İlk olarak bu kadar aciz bir duruma düştüğüm için acırdı. Bana acımamalıydı. Beni sevmesi gerekiyordu, acizliğime bakıp gülmesi değil. Ardından onu böyle iğrenç bir şeye alet ettiğim için bütün hücrelerine kadar nefret ederdi benden. Hatta etmeye başlamış olabilirdi. Hala rüya gördüğünün farkında mıydı? Şu an olanları izlediğini biliyordum. Hadi diyelim rüya sanacaktı, elbet uyanacaktı. Ve bu kaltak, ona her şeyi bir bir anlatacaktı. Peki ya kadına Matt’in uyumadığını, aslında birlikte olduğumuzu anlatıp inandırırsam? Böyle bir ihtimal zor görünüyordu, bu kadın ona ilaç verdiğimi fark edecek kadar zeki değildi ama Matt’in horul horul uyuduğunun bilincindeydi. Tanrım, ne yapmalı?

    Yıllardır Karanlık’a gizliden gizliye hareket etmiş olmanın verdiği çeviklikle, kendimi birkaç santim yükselmiş yataktan aşağı fırlattım, başucumdaki asamı kapıp. O kadar hızlı hareket etmiştim ki, kadının büyüsü saniyeler önce olduğum yerden çekip, pencerelerden birine istabet etmişti. Aslında önceden pencereydi, artık koca bir cam yığını haline bürünmüştü. Çırılçıplaktım. Kadının önünde bütün vücudumu sergiliyordum resmen. Ama bundan utanmıyordum, işimin getirdiği bir çıplaklığa aşinalığın yanında, bu kadının vücut nasıl olur görmesi gerekiyordu. Sahip olduğu biçimsiz et yığınının vücut olmadığını, onda küçücük erikleri andıran ve göğüs dediği şeyin, aslında bendeki gibi dolgun olması gerektiğini, sarkmış göğüslerinin aslında dik durması gerektiğini bilmeliydi. Dillere destan bacaklarım ve kesinlikle yağsız bütün vücudumu kadının önüne sererken, bir yandan da ağzıma dökülen kelimeleri durduramadan konuştum. “Kapı çalmak gibi bir adetin yok mu senin?” Durumu dalgaya vuruyordum. Çünkü Matt uyanık değildi ve bu kadına ne istersem yapabilirdim. NE İSTERSEM. Her zaman hayalini kurmamış mıydım bu kadını acılar içinde çırpınırken görmenin? Her zaman istediğim tek şey olmamış mıydı kellesi? Önümde diz çöküp acıdan kıvranmasını dilememiş miydim? İşte her şey elimdeydi. Bundan kurtuluşu yoktu bu kaltağın. Hayattaki en büyük aşkımı çalmasının bedelini ödeyecekti, orospu. “Crucio!” diye bağırdım büyümün isabet etmesini dileyerek. Aramızdaki mesafe fazlaydı. Odada saklanacak çok yer vardı. Ama saklanmayıp, adam gibi dövüşmesini istiyordum. Gözlerimin içine bakarak kıvranmasını diliyordum. O biçimsiz suratının yamuk yumuk olup, tanınamaz hale gelmesini istiyordum. Onunla işim bittiğinde, yüzüne bakan delirecekti. O derece çirkin bir şey yapacaktım onu. Aslında bana pek iş düşmezdi, kız çirkinlik tanrıçasıydı adeta. Matt buna mı bakmıştı? Benim vücudumdan sonra, bu vücuda mı sahip olmuştu? Biçimsiz eller, küçücük göğüsler, şaplak atmaya değmeyecek bir popo, bakımsız saçlar, küstah bakışlar? Matt kesinlikle daha iyilerine layıktı. Tamam, yeniden birleşelim demiyordum ama benden sonra elde ettiği kadın bu iğrenç domuz olamazdı. Kör mü olmuştu Matt? Yoksa korktuğum gibi aşk iksiri mi? Bu kadına bakmasının başka hiçbir açıklaması yoktu. Kadına bakınca mide bulantısından nasıl kusmadığı merak konusuydu doğrusu. Çünkü benim midem ağzıma gelmişti. O kadar tipsizdi ki. Kadınlığımdan utandırıyordu görüntüsü. Bir de cadı olacaktı, azıcık bakım yapsa ne olurdu ki? O yağlanmaya yüz tutmuş saçlarına, azıcık şekil verse? Ya da arada bir duş alsa? Bence ben şizofrenleşmiştim çünkü cadıyı Muggle filmlerindeki cadılara benzetiyordum. Her geçen dakika daha da çirkinleşiyordu gözümde. Belki de gerçek yüzü buydu ve Matt’a büyü yapmıştı? İşte her yer aynı kapıya çıkıyordu, büyü. Bu işte bir bokluk vardı. Matt’in onun suratına nasıl bakabildiğinin tek açıklaması buydu.

    Oysa biz böyle miydik? Birbirimiz için yaratılmıştık, çünkü ikimiz de dört dörtlüktük. Bizi görenler evlenmemizi diler, ileride doğacak çocuklarımızın güzelliğinin şimdiden belli olduğunu haykıra haykıra söylerdi. Fakat bu kadınla Mat’in bir çocuğu olursa –tanrım umarım olmazdı!- çocuğun hiç şansı yok demekti, eğer annesine çekerse. Çünkü bu kadından çıkacak bir çocuğa bakmak bile intihar sebebiydi. Ama Matt bunu yapmazdı, bu kadının çirkinliğini masum bir bebeğe verme riskini göze alamazdı. O çocuğunu benimle yapacaktı. O değil de, biz korunmamıştık! Düzgün hormonları olan bir insan olarak, hamile kalma riskim vardı. Ve hamile kalırsam, dünyam değişirdi adeta. Matt’e çocuğu göstermezdim, haberi bile olmazdı belki. Ama ondan bir parça taşırdım dokuz ay. Ve ömrüm onunla geçerdi. Tanrım, lütfen hamile kalmış olayım! Ondan kalan tek şeyin, cansız eşyalar olduğu gerçeği beynimi mahvediyordu. Onu bana sürekli hatırlatacak, aşkımızın simgesi olan bir şey istiyordum, aşkımızın meyvesi, bir çocuk. Yalnız düellonun ortasında çocuk düşünebilecek kadar dengesizdim. Ya da rahattım. İkinci seçenekti bence. Çünkü karşımdaki cadının becerlierinden zerre kadar korkmuyordum. Benim kılıma bile dokunamazdı. Ama ben onun her kılını yolacaktım. Her bir hücresine ayrı zararlar verip, acı çığlıkları attıracaktım. Bu kadın hak ediyordu. Ölümü hak etmiyordu, hayır, onun sonunda bile huzur vardı, cehennemde yanmasının ardından. Onun hak ettiği şey şöyle sağlam bir işkenceydi. Birazdan benim ona yapacağım türde.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eliza Leasure
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : yirmidörtsanırım.
Gerçek İsim : deniz.

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    Cuma Ağus. 12, 2011 10:00 pm

Kadının tiksindirici bakışları Eliza’nın üzerinde dolanıyordu. Eliza’nın ise tek düşündüğü şey karşısındaki kaltağı paramparça etmekti. Çırılçıplak vücudu ile Matt’in uyuduğu yatağın başında, elindeki asayı Eliza’ya doğrultmuş bir şekilde dikilmekteydi. Kendisine fazlası ile güvendiği duruşundan, hatta ifadesinden bile belli oluyordu. Eliza’ya attığı küçümseyici bakışları hiçbir işe yaramıyordu. Eliza’nın Matt’e güveni tamdı ve bu hengâmede hala uyuyor olması ona bir şeyler yapıldığının göstergesiydi. Ancak kıskanç bir mizaca sahip olan Eliza için karşında dikilen kadını elindeki asayı atıp, saçından tutarak yere çalma istediğine karşı koyamıyordu. Böyle bir şey yaparsa kadının ona ölümcül bir lanet daha göndereceği kesindi. O küçücük aklı ile hala Matt’i elde edebilmek için planlar yaptığı, Matt hakkında fanteziler kurduğunu bilmek, Ada’nın beynini patlatmak isteği ile doğru orantılı bir şekilde sinirini arttırmaktaydı. Bu nedenle sinirle birlikte işleyen beyninin her saniye ayrı bir yöntem ile Ada’yı parçalara ayırmasına engel olamıyordu. O kadar gerçekçi hayaller kuruyordu ki, kadının hala karşısında dikildiğini ve küstah bir ifade ile ona baktığını görmek Eliza’nın sinirden kilitlenmesine neden olabilecek derecede hayal kırıklığı yaratıyordu. Onu paramparça edecekti, o minicik aklı ile sadece okulda bir şifacı olarak çalışmakta olan kadının, deve kuşu kadar var olan beynini de alıp onu bir akıl hastanesine kapattırıp hayatı boyunca acı çekmesine neden olmak istiyordu. Şu an sinir nedeni ile vücuduna yayılan adrenalinin etkisi ile her şeyi yapabilirmiş gibi hissediyordu. Ancak emindi ki adrenalin olmasa dahi her şeyi yapabilirdi. Yetenekli bir cadı olduğunu biliyordu ve karşısındaki şifacı parçasının bir mürit karşısında pek fazla şansı yoktu. Üstelik öfkeli bir mürit karşısında iki kere hiç sansı yoktu. Yine de bunun farkında olamayıp Eliza’ya büyüler yollamaya çalışması kadar acınası bir görüntü olamazdı Eliza için. Aslında bir an için bu kadına üzüldü, akıl denilen olgudan tek bir zerre bile alamamıştı kendi bünyesi için. Tanrı onu yaratırken eksik davranmış, vücuduna yaptığı yatırımı aklından çıkarmıştı. Öyle olmasa okuldaki öğrenciler ile oynaşabilecek kadar kaltak olmasının başka açıklaması olamazdı.

Gözü yatakta hiçbir şeyden habersiz yatan Matt’e takıldı. Onu sevdiğini söylemekten pek hoşlanmasa da Eliza, onu deli gibi seviyordu. Fazla bağlanmaktan ve karşındakine kendisini için ne kadar değerli olduğunu göstermekle ilgili sorunları vardı. Ancak zaman içerisinde bunları aşmaya başlamıştı. Matt… Ona çok güveniyordu. Sonra bir anda, onun hiç mi suçu yok diye düşündü. Belki de ona bu kadar fazla güvenmemeliydi. Ne de olsa erkekti ve içgüdülerine takılıp çok rahat Eliza’nın güvenini boşuna çıkarabilirdi. Bir süre boyunca Eliza kafasının içerisinde çelişkiler ile boğuşurken Ada boş durmamış ve onu ıskalayan, duvardaki tabloyu patlatan bir büyü yollamıştı. “Seni kaltak, benim evimde, benim yatak odamda, benim sevgilim ile bana üstünlük sağlayabileceğini mi sanıyorsun? “ Konuşurken sinirden sesi titriyordu, hatta sağ gözünün seğirdiği de söylenebilirdi. Asasını kaldırdı ve başının üzerinde döndürerek Ada’ya doğrultup bağırdı. “Dawod!” Az önceki düşünceleri onu yakalayıp, işkence etmek yönündeydi. Ancak üzerine bir Crucio gönderip Eliza’nın içindeki son mantıklı düşünen parçayı da delirttikten sonra kadını öldürmemesi için hiçbir neden kalmamıştı. “Küçük beyninle, küçük oyunlarınla beni alt edebileceğini mi sandın seni iğrenç sürtük?” Yolladığı büyüden kaçmayı başaran Ada’nın yüzünde hala o küstah ifade yerini korumaktaydı. Eliza’nın tamamen kontrolünü kaybetmesini bekliyor olmalıydı. Ancak çok beklerdi. Ne kadar sinirli olursa olsun, kontrolünü kaybetmezdi, kaybedemezdi. Çünkü bir çatışma sırasında ağır tahrikler nedeni ile kendini kaybedecek olursa, her şeyini kaybederdi. Eliza ve Matt’in yaşamı, Ada’nın küçük dünyası kadar peri masalı evreninde geçmiyordu. Yaşadıkları, yaşattıkları onlara belirli deneyimler ve tecrübeler kazandırmıştı. Ancak biçimli vücuduna güvenip iş yapmaya kalkışan Ada’nın bu gibi şeyler hakkında en ufak bir fikri olmadığına emindi. Matt’in şimdiki hayatının nasıl olduğunu bilse, neler ile karşılaştığını neler yaptığını bilse arkasına bakmadan kaçardı, tavuk kılıklı kadın. Ancak Eliza öyle değildi, Matt ile ne olusa olsun göğüsleyebilecek kadar güçlü bir kadındı. Üstelik anlık zevkler için kendisini tehlike atmazdı. Birbirlerine büyüler gönderen ancak bir türlü isabet edemeyen iki kadın, hem kafalarındaki nefret düşünceleri ile boğuşuyorlardı hem de büyülerden kaçmakla… Elizanın az önce gönderdiği büyü ise kıyafet dolabının aynasından sekip Matt’in göğsünü kesmişti.

Bunu gördüğü an Ada’nın ne yapacağını önemsemeden kendisini Matt’in yanına attı ve göğsünde açtığı yara nedeni ile fazlası ile duyduğu vicdan azabı ile acı dolu bir çığlık attı.

Rp out :
 

____________________________________________________________________________________________________
[list]
Buradan B.'ciğime öpücükler gitsin. ♥️[/list:u]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Susan White
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

I heard that you like the bad girls honey, is that true?

RÜTBE :
Karakter Yaşı : Yirmi altı buçuk.
Gerçek İsim : Miray
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    Cuma Ağus. 12, 2011 10:45 pm


    Bunlar gerçekleşiyor olamazdı. Eliza’nın dedikleri ya da savurduğu büyüler anlamsızdı benim için. Anlamlı olan tek şey, Eliza’nın son büyüsünü izleyen gözlerimin aldığı haldi. Korkudan ve şoktan kocaman olmuş gözlerim, Eliza hatasını anlamadan olanları kavradığımın göstergesiydi. Kaltak kadın. Matt’in uyuduğu bir odada, öfkesine yenik düşüp yolluyordu lanetleri. Bense açımı öyle iyi ayarlamıştım ki, hiçbir alternatif evrende benim büyüm Matt’e çarpamazdı. Fakat bu kadın, içler acısı, aşık olduğu adamı bile önemsememişti gözlerini öfke bürüyünce. Hiç hoş değildi. Böyle bir dikkatsizlik, Matt’in yanında yapılmazdı. Bunun hıncını sonra çıkaracaktım bu kadından. Şu an bu odada önemli olan tek bir şey vardı. Matt’in oyuldukça oyulan göğsü. Eliza, titrek ellerle yanına giderken, ne yapabileceğini düşünüyordu ki? O kıt zekasıyla, anca Karanlık’ın kölelerinden biri olmayı başarabilmiş ve bildiği tek büyüler saldırı büyüleri olan bir kadın, tıptan ne anlardı? Ben hem Karanlığın her zaman parlayan oyuncularından biriydim –pek bilen olmasa da.- Hem de şifacıydım ki böyle acil durumlarda en önemli yetenekti. Sağlık, Matt’in sağlığı her şeyden önce gelirdi. Açılan yarasına parmaklarıyla dokunan aciz Eliza’nın yanına gittim. Gerizekalı. Mikrop kapması için mi uğraşıyordu. Onu tek bir hamlede kenara atarak, Matt’in yanına oturdum. İsterse arkamdan büyüler yollayabilirdi, umurumda değildi, tek umurumda olan sırtım dönükken büyü yemeden önce Matt’i iyileştiren sözcükleri mırıldanabilmekti. Asamı Matt’in yarasının üzerinde gezdirirken, bir yandan büyüler mırıldanıyordum fısıldayarak. Arkamdan büyü yemeyi bekliyordum hala. Fakat ilginçtir ki, Eliza Matt’in diğer yanına dolaşarak, ne yaptığımı izliyor, bir yandan yaptığının dehşetiyle tırnaklarını kemiriyordu. Eğer bu gece Matt iyileşmezse, ona acıların en büyüğünü yaşatacaktım. Zaten Matt’i kaybetmek ona en büyük ceza olurdu ama ona Matt’i öldürenin o olduğunu hiçbir zaman unutturmayacaktım. İntihara zorlayacaktım. Çünkü benim onu öldürmem, ona en büyük hediye olurdu. Açılan damarlar, mahvolan akciğer, dışarı fırlamış hücreler. Binlerce kez tanık olduğum bir şeydi belki de. Ama hiç bu kadar zorlanmamıştım bunu yaparken. Karşımdakinin, beş milyarlık dünyadaki tek önemli insan olduğu gerçeği beynimi kazırken, bütün profesyönelliğimi kaybediyordum neredeyse. Ama etmedim. Onsuz bir hayatın nasıl olduğunu aylardır görüyordum. Onun dünyadan tamamen gitmesine izin veremezdim. Silkindim. Kendime geldim. Matt’in yattığı çarşafı yırtıp, yarasının üzerine bastırdım. Asam yardımıyla bütün kirli kanı o beze çektikten sonra, asam düzenli olarak yarasında dolaşmaya, aynı sözcükleri farklı yerlerde dile getirmeye devam ettim. Akciğeri normale dönmüştü, hücreleri parçalanmıştı fakat onun kısa bir çözümü yoktu. Karşımdaki kadına öfkeyle baktım. “Çantamı ver.” Kadının itiraz etmesini istemiştim, bana kendimi ne sandığımı ve emir verdiğini söylemesini dilemiştim. Ama kadın usul usul çantamı getirmek dışında bir şey yapmadı. Eğer yapsaydı, Matt’i sevmediğini bilirdm. Fakat benim istediklerimi bile yapıyorsa, Matt’e gerçekten aşıktı. Sinirlerimi kontrol altında tutmaya çalışarak, kadının suratına bakmaya bile değer görmeden, çantayı elinden aldım. Mesleğimin getirisiyle yanımda taşımaya alışık olduğum küçük bir çantayı çıkardım çantanın içinden. Saplanamaz Genişletme Büyüsü. Bunu seviyordum. İkinci küçük çantayı açıp, ufak bir şişe çıkardım. Dakikalardır havayla temas eden tenine giren mikropları öldürmek için olan losyonu, Matt’in göğsüne döktüm damla damla. Buhar gibi yükselen ve yanığı anımsatan o bildik kokunun ardından yaraya göz gezdirip, olması gereken pembe tonda olduğunu görmenin rahatlığıyla ikinci bir şişeyi çıkardım çantamdan. Geyikotu. Yarasına damlalara özen göstererek akıttım ve yavaş yavaş tenin kendini kapatmasını izledim. Bir yandan yaranın uğraştırmadığı için şükrediyor, bir yandan Matt’in kendine gelmesini diliyordum. Hala bilinci kapalıydı. Uyuyor muydu yoksa bayılmış mıydı? Baş ucuna dolanıp, göz kapaklarını kaldırdığımda, uyumadığını gördüm. Demek rüya görmüyordu artık, ikisirin etkisi büyünün isabetiyle kesilmişti. Bayılmıştı. Göz bebekleri yukarı doğru yuvarlanıp, en boş biçimini almıştı. Bu kaltak kadın yüzünden. Asamı Matt’in beyninin olduğu yere götürüp, gözlerimi kapattım. Bilincinin ne durumda olduğuna bakıyordum. Korktuğum gibi, Matt çok gerilere gitmişti. Çantamın başına döndüm geri. Küçük, pembeden kızıla kaçan sıvının dolu olduğu bir iksir çıkardım. Bir damla damlattım Matt’in ağzına. Matt biraz kıpırdandı. Fakat yeterli değildi. Matt’e arkamı döndüm.

    Eliza’nın suratına bir kez bile bakmadan, soyunarak geldiğim şu an toz olmuş pencerenin yanına gittim. Kıyafetlerimi tek tek toplayıp, giyinmeye başladım. Daha fazla kalmanın amacı yoktu. Matt birkaç güne toplardı kendini. Tabii başında ben olsam bir günde ayağa kalkardı ama Eliza’ya güvenmek dışında bir seçeneğim yoktu. Çünkü Matt gözlerini açtığında, olan biten her şeyi anlatmam gerekecekti ve onunla yüzleşmeye kesinlikle hazır değildim. Pelerinimi de üzerime geçirip, bana zıt bakışlar atan Eliza’nın yanına gittim. Çantamdan az önce çıkardığım pembe iksiri eline tutuşturdum. “Saat başı, bir damla ağzına ver. Şanslıysak, iki güne ayağa kalkar. Daha fazla yapılabilecek bir şey yok.” Kadın bana onaylarcasına bakarken, şu an arkamı dönüp gitmeme izin vermesinin tek nedeni belliydi; Matt’in güvenliği. Ona bir büyü daha isabet ettirmekten korkuyordu. Korkmalıydı da, bir zahmet. Odadan yavaş adımlarla çıkarken, kadına döndüm. “Bir dahaki sefere, Matt olmasın. Sadece sen ve ben. Ölümüne. O zaman senin işini bitireceğim, kaltak.” Kadının bana cevaben savurduğu küfürlerin hepsini duymazdan gelerek, bu gece burada devam etmeye ikimizin de karşı çıktığı düelloyu, başka zamana taşımaya hazırdım. Onun leşiyle oynamadan, içim rahat etmezdi. Aslında bu gece buradan bir kişi çıkabielcekti. Ya benim, ya onun cesedi, geride kalacaktı. Ama Matt’in başına gelenler ikimizi de durdurmuş, işe devam etmenin anlamsızlığı havada asılı kalmıştı. Dış kapıyı arkamdan çekip, karanlığa adım attığımda, şafağın sökmesine az kaldığı belliydi. Ne yapmalıydım? Bu gece olanları kesinlikle düşünmek istemiyordum. Matt’in odasını görebildiğim bir yere geçip, karanlığa saklandım. Uzaktan gördüğüm Eliza, Matt’in yastıklarını düzeltiyor, bir yandan şefkatli ellerle Matt’in yüzünü okşuyordu. Kaltak kadın. Nasıl vicdan azabı yaşaman durabiliyordu? Ben onun yerinde olsam, çoktan intihar etmiştim. Matt’e, dünyadaki tek değerli erkeğe bir şey yapsam, kendi kendime avada kedavra yapardım. Onları ne kadar izlediğimi bilmiyordum. Şafak sökmüş, Eliza saat başı iksirden içirmişti ona. Artık gitmeliydi. Matt’in iyiye gittiğini tecrübelerimle söyleyebilirdim. Her ne kadar kalkmak istemesem de, sindiğim yerden kalkıp kendi etrafımda döndüm. Gidebileceğim kadar uzağa cisimleniyordum, bir Muggle Sokağında, sessiz bir parka.

    - SON -

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Dream Catcher |    

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Dream Catcher |
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: