AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Unspoken Serenity.

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
William Walsifer
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : Reşit bile olamadı ahmak.
Lakap : Will

MesajKonu: Unspoken Serenity.   Ptsi Ağus. 01, 2011 12:33 pm



Hayatının bir anlamı var mı ki, William? Neye gerçekten değer veriyorsun ki?
Sana, diyebilmeyi isterdim. Ama ben bir kekemeyim. Ve bilirsin meleğim, kekemeler aşık olamazlar. Onlar iki kelimeyi bir araya getiremeyecek kadar acizdir, ben de sana uzanamayacak kadar güçsüzüm. Ben bir kekemeyim ve azad edemediğim sözcükler, lanetim...

____________________________________________________________________________________________________

Hayatın saçmalık, williamwalsifer.:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
William Walsifer
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : Reşit bile olamadı ahmak.
Lakap : Will

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Ptsi Ağus. 01, 2011 12:33 pm

    " Seni moron... Tam bir aptalsın Josh- " Kahkahalara boğulurken dudaklarından kurtulabilen ağır hakaret kategorisine girmeyecek sözcüklerin sahibi olan beyaz tenli çocuk siyah, cılız saç tellerini savurarak kendisine doğru koşmaya başladığında pes etmiş gibi ellerini yana açtı William. Beyaz bayrak salladığı numarasına çabuk aldanan çocuk elindeki topu karnına doğru indirip adımlarını durduğunda büyücü de kollarını yavaş yavaş indirdi. Yaklaşık iki saattir deli gibi koşturuyordu ve adımları altında ezilen ter damlaları ile nemlenmiş kum ayakkabılarını ve dizleri yırtık kot pantolonunu inatçı leke rolü yaparak sıkı kirletmişe benziyordu. Eve gittiğinde Anastasia'nın çığlıklarına ve kendi çamaşırlarını kendisi yıkaması gerektiğine dair söyleyeceği bir ton söze birer cevap uydurması gerektiğini aklının bir köşesine yazarak birkaç adım attı çocukluk arkadaşına doğru. Yavaş yavaş ilerliyor ve yüzündeki masum ifadeyi bozmuyordu. Dudaklarını birbirine bastırarak sakladığı kahkahasının sebebi olan büyücü ile göz temasını kesmemeye özen gösterdi. Eğer az önce Joshua attığı topu yakalamak için dört metre ötedeki çocuk salıncağına -uygun bir tabir olacaksa şayet- `binmiş´ olmasaydı onunla alay etmeye kalkmazdı Will. Birbirlerinden uzak geçirdikleri ayların ardından büyücünün paslanmış olabileceğini düşünerek anlayışla başını salladı. " Pislik herif! " Joshua'nın gururu alay edilmeyi yedirememiş olacak ki William'ın çocuğa doğru hamle etmesiyle topun üzerine doğru uçması bir oldu. Hızlı adımlarla geri geri koşmayan büyücünün karnına isabet eden top iki büklüm olmasına sebep olurken kahkahalara boğulma sırasını devralmış görünen esmer çocuk kışkırtıcı sataşmalarına başlamıştı bile. " Hatırlat da bundan sonra karnına yastık koyalım, Willy. " Büyücü yüzünde arsız bir gülümsemeyle doğrulduğunda karşısındakinin gülümsemesinin yavaş yavaş solduğunu ve sahanın dışında uzak bir noktaya bakışlarını kilitlediğini fark etti. Topu dirseği ile bedeni arasına sıkıştırırken boşta kalan eliyle kuma bulanmış belini ve karnını temizlemeye başladı. Bir nevi tolerans gösterdiği birkaç dakikanın ardından çocuk hâlâ oyuna dönme zahmetini gösteremeyince tanıdıklarının fazlasıyla aşina olduğu dengesiz ruh hâlinin devreye girdiğini hisseden Will, istemsiz bir kuvvetle topu karşısındaki bedene doğru fırlattı. Çocuğun karın boşluğa gelen top kısa bir feryadı sahaya çalarken çattığı kaşlarının altında hapsolmuş ciddi bakışları boşluğa odakladı. " Oyunda bekletilmekten hoşlanmadığımı biliyorsun," Joshua yüzünü buruşturup ayaklandığında ilgili üzerine çekmek için attığı topun yeterli olmadığını gören Will için parlama zamanı gelmiş de geçiyordu. Büyücünün bakışlarını sabitlediği noktaya baktığında gördüğü...

    " Sen neye bakıyorsun? İlginç mi geldi, Joshua? " Birkaç adımda çocuğun yanında bitivermiş ve onu omuzlarından iteleyerek sarf etmişti bu sözcükleri. Gerçekten bu kadar dikkat çekici ne olduğunu anlayabilseydi sakin olabilirdi; lâkin bu durum istisnaydı. Joshua sakin olmasını söylercesine ellerini ona doğru çevirip başıyla evlerinin bahçesini işaret ederken William, zaten fark ettiği bir detayla kendisini yüzleştirdiği için minnettar olması gerektiğinden emin değildi. " Gelmiş, " dedi Joshua, yadırgadığı yada beklemediği bir şeyin gerçekleştiğini belli ederek. Fakat William çoktan yanından uzaklaşmış ve sahanın girişindeki bankın üzerine attığı mavi - beyaz ekose desenli gömleğini giyinmeye başlamıştı. Ortadaki üç düğmeyi ilikleyip hızlı adımlarla evlerine doğru ilerlemeye başladığında ters giden bir şeylerin olduğunu herkesin anlayabileceği kadar ötekileştirilmişti sesi. " Sonra görüşürüz, küçük bir işim var. "

    Gabriella Dratshev.
    Bir hiç bile olamayacağına adı gibi emin olduğu hayatına teşrif etmiş en nadide meleğin siluetini görmenin kendisine ne kadar ağır geldiğini kabul etmeyi reddederek attığı her öfkeli adımda daha da yenildiğini hissetti büyücü. Kendini bildi bileli, bu böyleydi. O gelirdi; kusursuzluğun cennetten yeryüzüne yansıyan gölgesi misali zarafetini üzerine çalarak yürür, ve giderdi. William izlerdi; kısa şortu ve pantolon askıları üzerindeyken çakıllara düşüp durmaktan yara bere içerisindeki dizleriyle baş başayken de izlerdi, şimdiyse onun üzerinde yarattığı büyünün hayatındaki hiçbir sihre eşdeğer olamayacak kadar efsuni bir etkisi olduğuna ant içebilecek kadar arzudan aklını kaçırmıştı, ve hâlâ izliyordu. Gabriella. Kendini ailelerine kabul ettikleri için hayatı boyunca minnettar olacağı ailenin bir nevi kızı. " Erken geldin güzelim, Anastasia henüz yok." Ne yakın, ne uzak. Arkadaş gibi, belki de dost.

____________________________________________________________________________________________________

Hayatın saçmalık, williamwalsifer.:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gabriella Dratshev
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Karakter Yaşı : on altı.
Yaş : 22
Lakap : Gab.

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Salı Ağus. 02, 2011 2:49 am

    Sabahın ilk ışıkları açık bırakılmış büyük pencereden içeriye girerek odayı doldururken süzülen sularıyla ahşap parkeleri ıslatan başak sarısı saçlarını kurutmaya çalışıyordu güzel cadı, ince parmakları arasında tuttuğu havludan yardım alarak. İngiltere’ye gideceği gün yaklaştıkça bastıramadığı heyecanı, çocuksu bir masumiyete sahip çehresine yerleşmiş nefret ettiği bütün o sahteliklerden olabildiğince uzak, bütün içtenliğiyle parıldayan gülümsemesinde hayat buluyordu. Bir porselenmişçesine pürüzsüz tenine dokunan pamuksu havluya sarılarak zümrüt yeşili işlemelerle süslenmiş büyük aynaya doğru yöneltti yumuşak adımlarını. Onu göreceği için duyduğu sabırsızlığı ve bastıramadığı mutluluğunu ailesinden, özellikle de onu gözünden sakınan ikizinden gizlemek için harcadığı çabanın büyüklüğüne rağmen bu konuda ne kadar başarılı olduğu bilinmezdi. Hafifçe iç geçirdi, bu rahatsız edici düşünceleri zihninin derinlerine itip sadece ona ve onunla geçireceği haftalara odaklanarak. Sevgili kuzeninin ne zaman baksa nefesini kesen yüzü zihninde belirdiğinde gülümsemesinin genişlemesini engelleyemedi ve parıldayan mavi gözlerinin çikolata tonlarından birine dönüşünü izledi keyifle. Zarif parmaklarını ipeksi saçları arasında gezdirirken, yüzünü çevreleyen bukleleri yavaş yavaş koyu kestane rengini aldı, tıpkı onun sevdiği gibi. O hiçbir zaman bunu sesli bir şekilde dile getirmemiş olsa da biliyordu Gab, onca rengin arasından ona en çok bunu yakıştırdığını. Çocukluğundan bu yana hayatının her anında birlikte oldukları büyücünün bakışlarına yansıyan henüz adını koyamadığı ama onda görmeyi çok sevdiği ifade anlaması için yeterli oluyordu. Bu düşünce aklına geldiğinde, yüzündeki heyecan dolu ifade yerini bütün benliğini sarsacak kadar yoğun bir acıya bırakmıştı. Will’in onu her zaman kardeşi gibi gördüğü gerçeğini biliyor ve bundan nefret ediyordu tırnaklarını derisine geçirecek kadar sert bir şekilde avuçlarına bastıran cadı. O bu düşünceler arasında boğulurken kapıyı çalma zahmetine bile katlanmadan odasına giren ikizinin aynadaki yansımasını görmesiyle birlikte onlardan sıyrıldı ve pembemsi dudaklarını hafifçe aralayarak ona bağırmak için arkasını döndü hızlıca. ‘Odama bu şekilde girmekten ne zaman vazgeçeceksin sen?’ Bir yandan vücudunu saran havluyu düşmesini engellemek adına sıkıca tutarken, diğer yandan kalemle çizilmişçesine kusursuz kaşlarını çatarak bir sonraki azar için hazırlıyordu sözcüklerini. Oysa genç kızın bütün bu yaygarası ikizinin umurunda dahi değildi zira o günlerdir sormaktan bıkmadığı gibi bir kez daha kardeşinin neden böylesine aceleci davrandığı konusunu tartışmaya gelmiş gibiydi. ‘Saatten haberin var mı Gab? Bu kadar erken gitmeyeceksin herhalde?’ Dew’in bütün bu kuşkucu tavırları onu çileden çıkartıyordu ve bütün bir hafta boyunca aynı şeyleri dinlemiş olması sabrını tüketiyordu. 'Of, yine başlama Dew, bu konuyu defalarca konuştuk. Sen sevgilinden ayrılıp gelemiyorsun diye bütün tatil boyunca bu aptal eve tıkılacak değilim.' Ona böyle ters davranmaktan nefret ediyor olsa da tahammül sınırlarını dolduralı çok oluyordu. Çıkması için kapıyı işaret ederken içinde filizlenen pişmanlık duygusunu daha sonra Dew'in gönlünü almaya karar vererek yatıştırmaya çalıştı.

    Rüzgar büyüleyici durması için saatlerini harcadığı buklelerini hoyratça dağıtırken İngiltere'nin yakıcı güneşi buğday tenini kavuruyordu adeta, hiçbir zaman Rusya'nın soğuğunu sevmeyi başaramamış olan cadının. Sabırsızca attığı adımları bir an önce o eve gitmek istediğinin bir kanıtıydı sanki, dizginleyemediği özlemi çoğalarak artarken. Dayanılamayacak kadar uzun bir süre geçmemişti belki onu son görüşünün ardından ama beklemeye tahammülü olmayan bir cadıydı, özellikle de söz konusu olan kişi kuzen oluşlarına sığınarak bir an bile yanından ayrılmadığı Will ise. Boş görünen evin bahçesine girer girmez çehresindeki heyecanlı tebessüm solarak yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Annesinin onları bu ziyaretten haberdar edeceğini sanıyordu ama sorumsuz cadının böylesine basit bir şeyi bile unutmuş olma ihtimali o kadar büyüktü ki şımarık bir kız çocuğuymuşçasına dudak büktü Gab.
    " Erken geldin güzelim, Anastasia henüz yok." O kasvetli malikaneye geri dönmek isteyeceği son şeyken bir anda kulaklarına ulaşan sesle birlikte sıçradı hafifçe. 'Will!' Duyduğu heyecan ve özlemin karışımını gizlemek için en ufak bir çaba harcamadan boynuna atladı kuzeninin. Narin bedeni onun gücünü hissedebildiği kolları arasındayken hiç olmadığı kadar huzurluydu genç cadı ancak bunun sıradan bir akraba kucaklaşmasından öteye gitmesine izin vermeyerek geriye çekildi yavaşça. Yüzündeki gülümseme gittikçe genişlerken şarkı söylüyormuşçasına melodik bir tınıyla kısa bir kahkaha attı, bunun oldukça eğlenceli birkaç hafta olacağının garantisini vermek isteyerek. 'Dew de gelmeyi çok istedi ama onu bilirsin işte. Bu arada Will, bir duş alsan iyi olacak' Abartılı bir şekilde gözlerini devirdi, bunun her zamanki takılmalarından biri olduğunu belli edercesine. Bazen anlaşmaları için konuşmaları gerekmiyordu ikilinin, o kadar uzun süredir birliktelerdi ki eğer ona karşı beslediği hisler böylesine yanlış olmasaydı dördüncü bir kardeşi olduğunu söyleyebilirdi. Yüzüne düşen bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırırken sıcaktan kuruyan dudaklarını ıslattı hafifçe. 'Eh, bu sıcakta beni dışarda bırakmayı planlamıyorsundur umarım?'

____________________________________________________________________________________________________
[list]

Çok tatlıyız ki biz:
 
[/list:u]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
William Walsifer
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : Reşit bile olamadı ahmak.
Lakap : Will

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Salı Ağus. 02, 2011 1:19 pm

    Kokusunu duyabilmesi için cadıya fazla yaklaşmasına lüzum yoktu, keza attığı her adımdan saçının en cılız telinin kıpırdanışına kadar her detay cadıyı getiriyordu William'a. Duruşu dahi bambaşkaydı, muntazam bacaklarının üzerinde asılı duran bir biblo gibi muntazam vücudu yaşına göre fazla kadınsıydı. Her hattını ezbere biliyordu Will, işin aslı görsel zekâsının işleve geçtiği tek husustu bu cadı. Anastasia ve Sergei kendisini evlat edindiğinden beri aşinaydı meleksi simasının her bir hattına; ne kalın ne de ince dudaklarının kıvrımlarından, muazzam elmacık kemiklerinin süslediği ve pürüzsüz teninin örttüğü dokunulası yanaklarına kadar. Gözlerini saymıyordu William, onlara bakamıyordu çünkü. Sebebini henüz bilmese de kontrol edemediği bir dürtüyle ona her baktığında içerisinde bir şeye dokunduğunu, yaşadığını hissettirdiğini sanıyordu. Bu bir yanılsamaydı, öyle olmalıydı. Ama her gülümsediğinde... Gülümsediğinde Will'in sabır fakiri olduğunu kabullenmesine yol açacak kadar görkemli bir aşkın zebani ateşlerinden beden bulmuş hâli misali parıldıyordu ansızın. Karşı konulmazdı, büyücü için hiçbir sıfatın izah edemeyeceği kadar eşsizdi. Kendisine yaklaşmamasını diledi, teninin tenine temas etmemesini. Kontrollü biri değildi, Gabriella da öyle olmadığını iyi bilirdi. O içten dilekler dileyip kendisine toz pembeden dünyalar oluşturdukça Gab'in bunu istismar edişine şaşımıyordu. Evet, cadının, hislerinin farkında olduğunu düşünüyordu çünkü her hareketinin bu kadar kışkırtıcı olması doğal çekiminin eseri olamazdı. Will'in aklına on bir yıl kadar önceki noel sabahından hatıralar doluştuğunda def edebilmek için her çeşit fedakârlığı yapabileceğini fark etti.

    " Annem bizi öldürecek, William. "
    " Ben seni korurum, annenden daha güçlüyüm. "
    " Karşılığında da seni öpmeli miyim? Babam hep anneme, her şeyin karşılığını tatlı bir öpücükle verebileceğini söylerdi. "
    " Ben, şey... "

    Kirpiklerini hızla kırpıştırıp iliklemeye devam ettiği gömleğinden başını, yüzündeki şapşal ifadeyi silebildiği umuduyla kaldırıyordu ki cadının hipnotize edici bir etkisi olduğuna inandığı melodik sesi kulaklarını doldurdu ve narin kollar tarafından sarıldı. Kucaklaşmaları, eski noel sabahları kalkıp da tüm mutfağı alt üst ederek yılbaşı kurabiyesi hazırlamaya çalışan iki küçük çocuğunki gibi değildi. Yine kırılgan kollar güçlü boyuna dolanmıştı, eskisi gibi uzak değildi bedenleri; birbirlerine temas edecek kadar yakındılar. Eskisi gibi başını sola kırıp yanağını cadının omuzuna yaslamıyordu William, yüzünü yumuşacık buklelerinin arasına gömerek kokusunun bedeninin tüm uzuvlarını işlevsiz hâle getirmesine izin veriyordu. Afalladı, yabani bir meyve bahçesinin tropik aromasını andıran koku burnuna dolduğunda gözlerini yumup yutkundu. Boynuna sarılan eller sıkılaştığında terlemeye başlayan avuç içlerini titrememeleri için uyararak yükseltip cadının kadınsal bir kıvrıma sahip beline yerleştirdi. Öylece kalabilirdi, keza dışarıdan bakan biri için kucaklaşmaları masumiyetini kaybedip hudutlarını aşarak iki sevgilinin hasretlerini dindirmek için bir maşa misali kullandıkları sarılma hâline gelmişti. Cadı kendisinden ayrıldığında masalın sandığından da uzun sürdüğüne şükrederek ve ondan nefret etme ihtimalini sorgulayarak yüzüne fazlasıyla inandırıcı bir gülümseme yerleştirdi. Ondan nefret etmek isterdi, keza ona beslediği zaafı bilmesine karşın kışkırtmaya devam ettiği ihtimalini düşündükçe kendisine eziyet eden bir sadist olduğuna inanıyordu. Amacının ne olduğunu sorgularcasına kaşlarını çatıp Devyn'in gelemeyişine yordu mimiklerini. Duş alması gerektiğine dair bir iki sözcüğü ise olduğu gibi es geçti, cadının doğru söylüyor olmasının dışında bunun ufak bir iğnelemeden ibaret olduğunu biliyordu. İleri doğru hamle edip kızın hacminden büyük olduğuna bahse girebileceği bavulunu alırken cadının bahçeye yerleştirilmiş masanın üzerindeki çiçeklere yöneldiğini görünce vakit kaybetmeden onu içeri sokması gerektiğine ikna oldu. Joshua'nın okula ilk başladıkları zamanlar Gabriella'ya deliler gibi aşık olduğu gerçeğini bir kenara bırakırlarsa, etrafındaki tüm evlerde kendisiyle yaşıt en az bir büyücü olduğunun geniş bir analizini çıkaracak kadar zekiydi William. Bavulu sağ eline alıp daha rahat adımlayabilmesi için yükseltirken sol kolunu uzatıp cadıyı belinden yakaladı ve yanına çekerek onu ilerlemeye zorladı. " Sanırım haklısınız, küçük hanım. Hava fazla sıcak ve siz dışarda güvende sayılmazsınız. " Rolü gereğince dişlerini göstererek sırıttığında ona yakın olduğu her dakikanın, cehennemde yanacağı ekstra bir saat anlamına gelebileceğine dair saçma sapan tezi tekrar aklına geldi. Onlar kardeş gibi yetiştirilmişlerdi, birbirlerini tanıyan en iyi kişiler ve en kusursuz dostlardı. William ise bundan istifade ediyor, cadının iyi niyeti ve sevgisiyle gelen yakınlığını bastırması imkânsız arzularıyla suistimal ediyordu. Kapının önüne geldiklerinde kolunu cadının belinden yavaşça çekip kapının tokmağını çevirdi ve içeriye adım attıkları an büyü bozuldu. Gabriella onunlaydı, ondan uzak geçirdiği aylar boyunca kokusunu unutacağını sandığı cadı yanı başındaydı. Koskoca bir evde o ve sıcaklığıyla yapayalnızdı...

    " Sen otur, hayır oturma. Hatta bize içecek bir şeyler hazırla, evet evet. Hava sıcak. " Bavulu yere bırakıp kollarını iki yana açarak aceleyle söylediği sözcüklerin anlaşılmış olmasını diledi. Omurgasından süzülen soğuk terlerin kendince bir açıklaması olmadığından durumu toparlayamıyordu. " Ben de bavulunu yukarı çıkarayım ve... Ve ellerimi yıkayıp geleyim. " Harika bir çözüm üretmiş gibi ellerini birbirine çarparken hareketlerine anlam veremeyen cadının yüzündeki ifadeye gülmemek için kendini zor tuttu. Bavulu aldığı gibi üst kat merdivenlerine yönelirken korkuluklara tutunup başını arkaya atarak hâlâ bedeninin içindeki ruhun William Walsifer'a ait olduğunu kanıtlamak için bir şeyler söyledi. " Bavulunu karıştırabilir miyim? Bana Rus viskisi getirdin sanırım, o hâlde ben viski içiyorum demektir. Gabriella, tanrım. Neden bu kadar ağır olmak zorunda? " Çenesini ilk merdivenden sonuncusuna kez bir kez bile kapamadı. Konuştuğunda zihninde volta atan saçma sapan düşünceleri bastırabiliyordu.

____________________________________________________________________________________________________

Hayatın saçmalık, williamwalsifer.:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gabriella Dratshev
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Karakter Yaşı : on altı.
Yaş : 22
Lakap : Gab.

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Salı Ağus. 02, 2011 10:50 pm

    Beraberinde kuru yaprakları da taşıyan sıcak rüzgar cadının tenini okşayarak geçerken, koyu kestane buklelerini düzeltmek için çabalamaktan vazgeçip özgürce uçuşmalarına izin verdi. Yakıcı güneş gökyüzüne hükmedermişçesine en tepedeki yerini aldığında kirpiklerini kırpıştırarak başını kaldırdı güzel cadı, bütün bir hafta boyunca yaşlı büyükannesi gibi söylenen ikizinin ne kadar erken gittiği konusundaki bunaltıcı nutuklarına ilk kez hak verirken. Rusya’nın her daim soğuk olan kasvetli havasındansa burayı tercih edeceğini üstüne basa basa söylemiş olsa da bu gelişigüzel, üzerinde düşünülmediği belli olan yalanlarının altına gizlenmiş gerçek öylesine farklı, öylesine yasaktı ki… Will’in ona yasaklanmış oluşunun gizemi gün geçtikçe daha da içine sürüklüyordu bencil cadıyı, büyüsünü bilinmezlikten alan ve ruhunda kıpırdayaran tutkularıyla örtülmüş günahlarla birlikte. Bir tabuydu yakışıklı büyücü onun için, hiçbir zaman yıkmaya kalkışacak cesareti içinde bulamadığı bir tabu. Bundan en küçük hücrelerine kadar nefret ediyor olsa da doğası gereği ürkek bir yapıya sahipti ve canını yakacağından korktuğu gerçeklerle yüzleşmek yerine onlardan kaçmayı tercih ediyordu, her zaman yaptığı gibi. Çoğu zaman dizginlemekte zorluk çektiği aptalca duygularını bastırmak zorunda hissediyordu kendini zira Will onun yanındayken, onunla aynı havayı soluyabiliyorken bile mutlu olabiliyordu, daha fazlasınaysa ihtiyacı yoktu. Ancak ne var ki doyumsuz bir cadıydı Gab, sahip olduklarıyla yetinmeyi başaramayarak her daim daha fazlasına ulaşmak için çabalayan türden. Will’in bir kuzen, herkesin sahip olamayacağı kadar iyi bir dost oluşu yetmiyordu onun tutarsız ruhuna. Onun tenine dokunma cürreti gösteren bütün cadılara öylesine büyük, pür bir öfke besliyordu ki elinde olsa bir an bile düşünmeden hepsinin yapmacık gülümsemelerle süslenmiş güzel yüzlerini birer lanetle yeniden düzenleyebilirdi. Saklamakta zorlandığı kıskançlığının karaya boyanmış elleri nefes almasını engelleyecek kadar büyük bir kuvvetle sıkarak eziyordu adeta onun küçük boynunu. Yalnızca kendisine ait olmasını istediği büyücüyü başkalarıyla paylaşma fikri onu ne zaman kontrolden çıkartsa, ya aradığı teselliyi diğer büyücülerin kollarında bulmaya çalışıyor, ya da William’ı kışkırtmak için elindeki bütün kozlarını oynuyordu acımasızca. İncindikçe saldırıyordu güzel cadı, onun da canının yanmasını istercesine. Kuzeninin sahip olduğu alaycı yapısı korkutuyordu onu, günün birinde ona karşı beslediği hisleri ciddiye almayarak bir şakaymışçasına dalga geçeceği fikri tüylerini ürpertirken. Yine de içinde küçücük, belki henüz varlığından bile haberinin olmadığı bir parçası biliyordu, büyücünün ne yaparsa yapsın asla onun kalbini kırmayacağını. Çünkü onu hiçbir zaman haksız çıkartmayarak sadakatlerini ispatlayan sezgilerinde yanılmıyorsa, Will’in bütün o ciddiyetsizliğinin altında cadıya beslediği büyük bir zaaf vardı.

    William’ın onu belinden yakalayarak kendi kaslı bedenine doğru çekmesine izin veren cadı ona ne zaman böylesine yakınlaşsa olduğu gibi bir kez daha nefesinin kesildiğini hissetmişti ama belli etmekten korkarcasına başını sağa çevirdi ve hafifçe ısırdı alt dudağını, hala alışamamış olduğu için kendine kızarken. Yılların getirdiği rahatlık ikili arasında belli bir sınır çizilmesini engellemişti hep. Çoğu zaman onu kışkırtmak adına masum sayılabilecek oyunlar oynarken, ara sıra da olsa içinde büyüyen kıskançlığına yenik düşen cadı; kız arkadaşlarıyla birlikteyken yanlarına gidip sevgilisiymişçesine bir role bürünerek randevularını mahvedecek kadar ileriye gidebiliyordu. Bütün bu şımarıklıkları William’ı delirtse de gecenin bir yarısı hazırladığı sıcak çikolatasının eşliğinde kapısını çalarak dilediği özürler affedilmesi için yeterli oluyordu. Onunla ciddi bir şekilde konuşabildiği anları nadiren yakalıyordu Gab ve bu anlar genellikle büyük kavgalarının ardından geliyordu. Hepsini zihninin en değerli köşelerinde saklamıştı cadı, onları da kaybetmenin ağır yükü altında ezileceğinin bilincinde olarak.

    William bavulunun ağırlığı yüzünden ardı ardına onlarca şikayeti sıralarken onun bu sızlanışlarına hiç aldırmadan kendi evi gibi benimsediği salonu adımlamaya başladı. Çıplak ayakları küçük bir kız çocuğuyken üzerinde oynadığı yumuşak halıyla temas ettiğinde bu tanıdık hisle birlikte belli belirsiz bir tebessüm hayat buldu dudaklarında. Fazlasıyla sıcak, gösterişten olabildiğince uzak olan bu evin atmosferini öylesine çok seviyordu ki, hayatının geri kalanını burada geçirebileceğine emindi. Burada, birlikte olmayı isteyebileceği tek büyücünün yanında… Krem rengine boyanmış duvarlara simetrik bir şekilde asılan fotoğraflarına kaydı dalgın bakışları, tembel adımlarla oraya yaklaşırken. Simetri hastalığı olan teyzesi, evlatlık oğluna ve oğlunun bir an için bile yanından ayrılmayan yeneğine normalden çok daha fazla değer verirdi. Hayatlarına dair her anıyı ölümsüzleştirmeye o kadar çok takmış durumdaydı ki onda yüzlerce fotoğrafı olduğuna iddiaya girebilirdi, bakışlarını fotoğraflar üzerinde gezdirirken rastgele bir tanesinde sabitleyen cadı. Kameraya gülümseyerek bakan iki çocuğun samimi pozlarından sadece bir tanesiydi bu ama o günü dünmüşçesine net hatırlıyordu ve zihninde belirdiğinde çehresine yayılan gülümsemeye engel olamadı. Bu Will’in sokakta bularak sahiplendiği çelimsiz kediyi kaybedişinden hemen önce çekilmiş bir fotoğraflarıydı. Hafifçe çattı kaşlarını güzel cadı, kuzeninin kediyle ne kadar çok zaman geçirdiğiyle ilgili hatıralar zihnini doldurduğunda. Çocukluğunun verdiği saflıktan olacaktı ki o aptal kediye olan ilgisini kıskanarak şimdi adını bile anımamakta zorluk çektiği kediyi gecenin bir yarısı gizlice alıp dışarıya atmıştı ve ondan bir daha haber alınamamıştı. Will’in nasıl üzüldüğünü hatırlıyordu da, yaşadığı vicdan azabı derinlerinde hissettiği zafer duygusunu bastırmıştı. O zamanlardan bu yana değişen tek şek oyuncaklar olmuştu. Gab hala büyücünün kendisi dışında değer verdiği her şeyi acımasız bir bencillikle ellerinden çekip alıyor ve geriye sadece kendisinin kalmasını sağlıyordu.

    Kendine bunun için kızmayı daha sonraya bırakıp mutfağa doğru yöneldi midesinde hissettiği kıpırdanmanın açlıktan olabileceğine kanaat getirerek. Eline geçen her küçük fırsatı buraya gelmek için kullandığından bu evi kendi soğuk malikanelerinden çok daha iyi tanıyor, eve dair her şeyi avucunun içi gibi iyi biliyordu. Hatta bir süre sonra onun için bir oda bile hazırlamıştı teyzesi, daha sık gelip dilediğince kalabileceğini göstermek istermiş gibi. William'ın birazdan bavuldan çıkartarak getireceğini bildiği viski için bardak çıkartmak adına üst dolaba uzandı güzel cadı ancak ne kadar parmak uçlarında kalkarsa kalksın ulaşamayacağı kadar yukarıya yerleştirilmişti lanet bardaklar. Dudaklarından küçük bir küfür savrulurken aniden odayı dolduran sesle birlikte istemsizce irkilmesine rağmen sesin sahibini tanıması için ona bakması gerekmiyordu. 'İzin ver senin için ben alayım.' Cevap vermesine fırsat bile bırakmadan arkasında hissettiği bedenin sıcaklığı yanaklarına pembe bir kızarıklık olarak yansırken utangaç bir zarifliğe sahip narin vücudunu geriye geçti, aralarına koyduğu mesafenin aşılmasına izin vermeyeceğini hatırlatırken siyah saçları güzel gözlerini gölgeleyen büyücüye. Joshua bardakları hiç güçlük çekmeden bir hamlede alıp mermer taşın üzerine koyduğunda buruk bir tebessüm belirmişti dudaklarında. Onun burada, kuzeniyle paylaştığı yanlızlığın tam ortasında olmasından hoşlanmasa da duygularını incitmeyi aklından bile geçirmezdi cadı. Küçük bir gülümsemeyle cevap verirken ona, Will'in onun burada olmasından hoşlanmayacağına adı gibi emindi. 'İçeri nasıl girdin Joshua?' Bunun merhaba demek için uygun sözcükler olmadığını biliyordu ama eğer birileri varlığını bile hissettirmeden yanına yaklaşabiliyorsa bunun nasıl olduğunu bilmeye hakkı vardı. 'Will mutfak kapısını hiç kapatmaz, Gab, kendine ne kadar güvendiğini bilirsin.' Eh, bunun için geçerli sebebleri var diye iç geçirdi, farkında bile olmasan büyücünün sözcüklerini düzelten cadı. 'Gabriella.' Belli bir samimiyete sahip olmadığı insanların ona Gab diye hitap etmesinden duyduğu rahatsızlığını fırsat buldukça dile getirirdi ve adı yalnızca William'ın dudaklarından döküldüğünde bir anlama bürünebilirken Joshua'nın bunu sıradanlaştırmasına izin vermek istemiyordu. Büyücünün asılan suratını farkına vardığında durumu düzeltmek için dudaklarını aralamıştı ki elinde viski şişesiyle aşağıya inmiş olan kuzeni dikkatini üzerine topladı. Başını çevirip ona baktığında yüzündeki şaşkınlıktan ve gerilen keskin yüz hatlarından gizli bir tat almıştı cadı, bunu itiraf etmekte zorlansa da. Bankodan aldığı bardakları sesler çıkartmak için birbirine vurup Will'e doğru yürürken yaramaz bakışlarını üzerinde gezdiriyordu bunun onu rahatsız edeceğini bilen cadı. 'Ah, iyi insan lafının üzerine gelirmiş derler Will. Biz de tam senden bahsediyorduk.'


____________________________________________________________________________________________________
[list]

Çok tatlıyız ki biz:
 
[/list:u]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
William Walsifer
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : Reşit bile olamadı ahmak.
Lakap : Will

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Çarş. Ağus. 03, 2011 9:45 am

    Merdivenleri tırmanmayı tamamladığında aşağı ineceği süreyi kısaltmak adına nefes bile almaksızın Anastasia'nın, cadı için daima hazır tuttuğu odaya girdiğinde bavulu yatağının üzerine koymayı ihmal etmedi. İşin aslı, izin koparmış olmasına karşın cadının bavulunu karıştıracak olmaktan hoşlanmıyordu. Sonuçta genç bir cadının eşyalarının arasında haddi hesabı olmayan zilyon tane saçmalık bulunabilirdi; makyaj malzemelerinden takılara, özel eşyalardan günlüklere kadar. Gabriella'nın günlüğüne rastladığını varsaydı William, içerisinde sevdiği büyücüye dair doldurduğu satırları okuduğunu, hatta belki de doğaüstü sayılabilecek kadar yakışıklı Rus delikanlısının resmini gördüğünü düşündü. Kaşları alnında istemsizce çatıldığında boğazındaki anlam veremediği yumrunun sebebi de açığa çıkmış oldu. Sahi, neden üzülecekti ki? Bu zamana kadar cadının onlarca sevgilisini görmüş, gözlerinin önünde onun belini sarışlarından yanağına aşk fakir öpücükler konduruşlarına dek her şeyi görmüştü. Etkilenmemiş gibi davranamazdı Will, cadı da onun tepkilerini ve hislerini kontrol edemediğini bilirdi. William yalnızca üzüntülerini ve derin acılarını saklamayı çok iyi öğrenmişti, lâkin deliler gibi özlediği ve arzuladığı cadının başkasına ait olduğu fikri onu kırmaktan çok yaralardı. Hayatına birinin her girişinde, William uzaklaşırdı. Cadının ona sunduğu bir bağlılığı yoktu, aralarına koyduğu mesafelerin yalnızca akrabalık bağlarını pekiştiren cinsten bir zorunluluk olmadıklarını her ikisi de biliyordu. Her seferinde mutlu olmasını diliyor ve önünden çekiliyordu, zira bu bile onunla her kucaklaştığında üzerine başkasının kokusunun sinmiş olduğunu fark ettiğinde yaşayacağı yıkıma kendini hazırlamaya yetmiyordu. En çok istediği, o değil, onun mutluluğuydu.

    Kirpiklerini hızlıca kırpıştırıp yutkunduğunda çoktan bavulu açmak için hamle etmişti bile. Dişilere has klipsi açmak için yaklaşık üç - dört dakika uğraştıktan sonra fermuarı kolayca açmak muazzam bir zafer hissi uyandırdığından dudaklarına aptal bir sırıtış döküp kapağı kaldırdı. Giysilerin üst kısmına yerleştirilmiş koyu gül kurusu rengi saten örtüyü kaldırdığında hemen en üstte aradığı şişeyi bulabilmişti, hâlâ tazeliğini koruduğundan emin olmak istercesine havaya kaldırıp rengine bir müddet baktıktan sonra viski şişesini sol eline aldı ve kapağı hızla kapattı. Bavulun içerisindeki daha fazla görmek istemiyordu, keza dakikalar önce bahsi geçen o günlüğü bulabilme ihtimalinin cezbediciliğine aldanıp mazoşist ruhunun isteklerinin önüne geçemeyebilirdi. Kapağı kapatmasıyla iç gözdeki file cebe yerleştirilmiş bir şey fırlayıp kapının önüne kadar sürüklendi. Sinirle homurdandı büyücü. " Harika. Gabriella ve ıvır zıvırları... " Bavulu karıştırmak istememesine rağmen evrenin neden sürekli onu tahrik edip durduğunu düşünse de yataktan homurtularla kalkıp, sürüklenen cisme doğru ilerledi. Pencerenin aralık perdelerinden süzülen ışığın direk yansıdığı, etrafına berrak bir sarı ışığı saçan altın bilekliği gördüğünde duraksadı. Yaklaşık beş yıl öncesinden kalma bileklik, William için alelade bir yaş günü hediyesinden çok daha fazlasıydı. Onun kırılgan, narin bilekleri için itinayla oyulmuş küçük, birbirine ek yapılarak birleştirilmiş altın şeritlerden oluşan bilekliğin tam ortasında hâlâ ilk günkü gibi parıldayan ufak bir inci vardı. Derin bir nefes aldı, şaşkındı. Sahip olduğu o şatafatlı, altınlardan ve yakutlardan oyma hayata rağmen Gabriella'nın hâlâ basit, sıradan bir bilekliği diğerlerinden üstün tutuyor olabilişine şaşkındı. Değerinin, kendisi ile doğru orantılı olabileceği gibi yanlış bir hisse kapılmasına ramak kala iç sesine çenesini kapamasını söyleyip bilekliğe uzandı William. Onu alıp bavula doğru yürüdüğü birkaç saniye, hatıraların tek tek can bulduğu uzun saatlere uzanan yıllardan bir köprü misali kontrolünü kaybettiği zihninde buharlaşırken her yerin cennetin ışıklarına boyandığını sandı.

    " Bu senin için, Gab. " Bu, kalbimin sana bir yansıması, sevgilim. " Değerli bir şey sayılmaz, hatta oldukça sıradan. " Evet, sıradan; diğerlerine nazaran hiçbir değeri olmayan bir kalp. " Ama kırılgan duruyor, fark ettin mi? Güzelliği saf... " Tıpkı senin gibi, sen ve senin bana hissettirdiğin her şey gibi. " Onu yanından ayırma, Gab. Ben yanında olamadığımda Will'in varlığını unutmaman için küçük bir hediye. Bilirsin, benim gibiler uzun yaşamazlar. " Gülüyorsun, gülüşüne aşık olduğumu bilmiyorsun. Onu yanından ayırma, meleğim. Ben kalbine ne kadar uzaksam o, o kadar yakın sana. Benim tenine değemediğim kadar, onun ömrü uzun. " Siz benim için küçük bir cadıdan daha fazlasısınız, hanımefendi. " Seni seviyorum, tanrım. Seni öyle çok seviyorum ki...

    Söyleyemediği her sözcüğün omuzlarına yüklediği ağır yükten ziyade, onu sevmenin bile muazzam bir acı verdiği böylesi zamanlarda neden nefret etmekten bu kadar zorlandığı düşündü büyücü. Hep yutmuştu, dilinin ucuna gelen her mahrem sözcüğü ve her yasaklı kelimeyi sanki son nefesini vermesine sebep olacak kadar sakınılası bir şeymiş gibi geri çekmişti. " Bir mazoşistsin, William. Hayatımda senin kadar aptalını görmedim. " Başını iki yana sallayarak çabuk hareketlerle bilekliği bavulun içindeki file cebe atıp kapağı kapattı ve fermuarı iyice çekti. Sol elinde tuttuğu, hatta varlığını bile unuttuğu viski şişesini evirip çevirip arkasındaki yazıları okuyormuş gibi yaparken odanın kapısını aralık bıraktı ve merdivenlere doğru ilerledi. Gabriella'nın sesini duyduğunda önce kendisine seslendiğini zannettiyse de ikinci bir tanıdık sesi işittiği an bedeninin her biz uzvunun işlevini yitirdiği gibi yanlış bir hisse kapıldı, keza bunun kendi lügatindeki karşılığının öfke nöbeti olduğundan adı gibi emindi. Seri bir şekilde merdivenleri inip cadıyı en son bıraktığı yere döndüğünde yüzünde gevşek bir ifade ile sırıtan Joshua ve ellerinde viski bardaklarıyla kendisine doğru yürüyen cadıyı yan yana görmek, bir an için bastıramayacağını sandığı bir kin ve kıskançlık tufanıyla harmalandı. Gabriella ve Joshua gibi onu yakından tanıyan insanların fazlasıyla aşina olduğu hastalıklı gülümsemesini yüzüne döktüğünde, çenesindeki kasın nasıl gerildiğini fark etmeyenler için sıkı bir rol sayılabilecek bu hareketini kendince takdir etti. " Joshua! " Son görüşünün üzerinden yarım saat dahi geçmemesine rağmen sevinmiş gibi yapıp sol elindeki viski şişesini diğerine attı ve hızlı adımlarla mutfağa doğru yürüdü, cadıyı yok sayarak. " Sana küçük bir işim olduğunu söylediğimi sanıyordum, " dediğinde tezgaha adeta atarcasına koyduğu şişenin çıkardığı gürültü, böylesi bir tepkiyi beklemeyen diğerlerini yerinden sıçratmışa benziyordu. Hareketlerindeki gerginliğe rağmen sesi fazla sakin ve alaycıydı, Gabriella'nın tekrar kendisine doğru yürüdüğünü gördüğünde o da adımlarını o yöne çevirip hızla bardakları cadının elinden alırken Joshua'nın boş bakışlarını da es geçmek zorunda kaldı. Viskiyi açıp titrediğini gizlemeye gerek duymadığı elleri ile sabitlemeye uğraştığı bardaklara koymaya başlarken derin bir nefes aldı. " Will - " Gabriella'nın cümlesini yarıda kestiğine bir an olsun pişman olmadı. " Her ne kadar normal şartlar altında, Joshua, bu eve elini kolunu sallayarak girip çıkıyor olsan bile evde misafir varken bunu yapamazsın. " Söyledikleri; Gabriella'nın yüzüne `misafir´ tabiri altına sokulmaktan, Joshua'nun ifadesine ise hor görülüp yabancı sayılmaktan ötürü duyulan şaşkınlık hâlinde yansısa bile William'ın şu an hiçbirini umursadığı söylenemezdi. Yalnızca kendisine doldurduğu yarım viskiyi bir dikişte içip gergin bir sesle devam etti. " Afedersiniz, nasıldı Gab? " Sağ omuzunun üzerinden cadıya baktığında gözlerine yansıyan öfkenin ve kısmi nefretin farkına varmasını dileyerek devam etti. " Ruslar ne derdi, `şerefe´ uygun sayılmaz sanırım. Afedersiniz, evet, çift olmadan başlamamalıydım. " Tek kaşını sorgularcasına havaya kaldırdığında cadının da şaşkınlıkla aralanan dudaklarına ve çattığı biçimli kaşlarına bakarak tahmin ettiği gibi, kontrol konusunda sıkı bir problem yaşadığını fark etti. Ellerini koyduğu tezgahtan ayrılıp yarım yarım dolmuş bardakları ve şişeyi bırakarak mutfak kapısının yanındaki duvara doğru ilerlediğinde Joshua'nın bomboş bir ifadeyle kendisine baktığı gördü, tekrar es geçti. " Sorunlusun, William. Gerçekten sorunların var... " Joshua, yüzüne söylediklerini desteklemek istiyormuş gibi bir ifade kondurup yadırgayan gözlerle evden ayrıldığında Gabriella'nın adımlarının hâlâ oynamadığını gören William kollarını iki yana açtı. Ses tonu normalden daha tok çıkıyordu, derinden melodisi olan biten hiçbir şeyi umursamadığına karşısındakini inandırmak istermiş gibiydi. " Ne var? Kendisi gitti. " Suçlar gözlerle cadıya bakmayı sürdürdü. Ondan nefret edemediğine şaşıyordu. Ona bu kadar acı çektirmesine rağmen hâlâ onu deliler gibi sevdiği ve korumak için debelendiği gerçeğini fark ettikçe kendisine daha da öfkeleniyor ve her şeyin manasını yitirdiği bir anda, cadının nasıl tek gerçeğiymiş gibi parıldadığına anlam veremiyordu.

____________________________________________________________________________________________________

Hayatın saçmalık, williamwalsifer.:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gabriella Dratshev
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Karakter Yaşı : on altı.
Yaş : 22
Lakap : Gab.

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Çarş. Ağus. 03, 2011 11:04 pm

    Elmas gibi parıldayan öfke dolu bakışlarla karşılaştığında onun bu şekilde bir tepki vermesinden tarif edilemez bir zevk alıyordu, çehresine yayılabilmek için çırpınan gülümsemesini engellemek adına takdire şayan bir çaba harcayan cadı. William’ın canını acıttığı zamanlarda kendinden nefret etse de, onun kendisine verdiği değerin ne denli büyük olduğunu sadece böyle anlayabiliyordu ve ruhunun karanlık bir yanı bu şekilde kıskanılmaya bayılıyordu. Sevmediğin biri seni üzemez fikri saplantılı zihninde kendine yer edinmeye başladığından beri, bir yandan onu üzgün görmeye dayanamazken diğer yandan hastalıklı bir şekilde kendini değerli hissediyordu. Will’in kendisine olan duyguları bir kardeşe karşı hissedilenden daha fazlası değildi belki de, ikisi arasında bir türlü karar veremiyordu güzel cadı. Bir an onun da kendisiyle aynı hisleri paylaştığına emin oluyorken, bir sonraki an onu başka bir cadının dudaklarının tadına bakıp, onların tenlerini okşadığını görüp nefret ediyordu onun sadece kuzeni olabileceği hayatından. O cadıların William’ın sadece görünüşüyle ilgilendiklerini, ruhunun en ufak bir parçasını dahi tanımadıklarını savunarak gelip geçici olduklarıyla avutuyordu kendini. Yakışıklı büyücüyü ondan daha iyi tanıyan, onun sevebileceğinden daha çok seven birinin varolabileceği ihtimalini bütün benliğiyle reddediyor, onun kollarının başka cadıların ince bellerini sardığını gördükçe artan saplantılı bir tutkuyla daha çok seviyordu onu. O alay dolu mavi gözlerin içindeki masumiyeti kirlenmemiş küçük çocuğu görebilen tek kişi kendisiydi, biliyordu ve William'ın da bunu biliyor olmasını diliyordu bazı geceler rüyaların tatlı huzuruna ulaşmadan önce onunla ilgili kurduğu hayalleri canını yaktığında. Acısı körüklüyordu acımasızca geçip giden yılların eskitemediği, aksine gittikçe çoğalttığı aşkını. Zaman geçtikçe daha da sürükleniyordu gerçeklerin söküp getirdiği karamsarlığın girdabına, William tüm varlığıyla ona ait olmadığı her an ruhundan bir parça yitip gidiyordu adeta. Sahip olduğu bütün vakti onunla geçirmeye çalışmasına ragmen eksik bir şeyler vardı gün geçtikçe cadıyı huzursuz eden. Will’in kuzeni olmasından, evlat edinmek için onu seçen teyzesinden nefret ediyordu ama bir yandan da çok iyi biliyordu, eğer o kendisine ait bir parça olacak kadar büyük bir kısmını kaplamasaydı hayatında, diğer büyücülerden farkı kalmayabilirdi. William’ın güvenini ve aşkını sunmaktan kaçındığı, sahte duygulardan daha fazlasını veremediği diğerleri gibi başkalaşma ihtimali kanını dondurabilecek kadar korkunçken, içinden bir ses eğer çocukluğunu onun yanında geçirmemiş olsa bile varoluşunun getirdiği farklılığı göreceğini söylüyordu ısrarla. Will onun kaderindeydi adeta, sadece onunla olmak için yaratılmış koruyucu melek. Gabriella’yı çıldırtan tek kötü özelliğiyse, çoğu zaman var olduğunu bildiği hislerini gizlemesiydi. Büyücünün kendisine beslediği her duygu yeri doldurulamayacak kadar eşsizdi ve bunları göstermesi için onu zorlaması gerekiyorsa bunu hiç çekinmeden yapabilecek kadar da bencil bir kişiliğe sahipti. Oysa cadının bütün bu ben merkezciliğine rağmen Will onun en kötü zamanlarında yanında olmuş, başkalarının acımasızca açtığı yaraları sarmak için öylesine büyük çabalar göstermişti ki… Ne zaman bir büyücü onun kalbini kırsa onu yeniden iyileştirmek için orada hazır duruyordu Will, büyük ihtimalle o büyücülerin suratlarını dağıtmamak için kendini zor dizginleyerek. Daha geçen sömestr ayrıldığı sevgilisinin ona sarf ettiği son sözcükleri hala anımsıyordu Gab, zihninde yankılanan buz gibi bir ses dudağını ısırmasına neden olurken.

    ‘Söyleyemiyorsun, değil mi Gab? Beni sevdiğini söyleyemiyorsun.’
    ‘Benim için çok özelsin, bu sana neden yetmiyor?’
    ‘Sana yeter miydi?’

    Verecek bir cevabı olmayan cadı hafifçe yana çevirmişti başını bu sözlerin ardından, akmasına engel olamadığı gözyaşlarını gizlemek adına. Yetmezdi, yetmiyordu da. Sadece onun kendisine verdiği sevginin şekliyle yetinemediği büyücü karşısında dikilmiş, ondan kendisini sevdiğine dair iki kelimeyi duymayı bekleyen kişiyle aynı değildi ve Gab, ona hissetmediği bir şeyi söyleyerek kandıramayacak kadar değer veriyordu. Mavi gözleriyle içini delerek bakan, gizleyemediği hayal kırıklığı yaşların hücumuna uğramaya hazır bakışlarına yansımış sevgilisinin arkasını dönüp onu bahçede örselenmiş bir çicek gibi, yapayalnız bıraktığını hatırlıyordu da, Will’in yarısı kadar bile sevmediği bir büyücü onu böylesine yıpratabiliyorsa, Will’in yapacaklarını hayal bile edemiyordu. Will seni asla terk etmezdi… İç geçirdi fark edilemeyecek kadar hafif bir şekilde. Kesinliğinden emin olmasa da sadece öyle olmasını umuyordu onu delicesine seven ve aynı şekilde sevilmek uğruna her şeyden vazgeçebilecek kadar çaresiz cadı. William'ın ona olan dokunuşlarının aşk kokmasına öyle büyük bir özlem duyuyordu ki, başka büyücülerin tenleri midesini bulandırıyordu çoğu zaman. Sevgilisi haklıydı, sevdiğin birinin seni aynı şekilde sevemediği gerçeğinin verdiği acı katlanılamayacak kadar yoğun olabiliyordu. Ne zaman bu düşünceler zihnini doldursa olduğu gibi kendini melankolinin diplerine sürükleyen cadı, hala Will'in yanında olduğunu hatırlayarak derin bir nefes aldı, dengesiz ruhuna yapışan hüznü söküp atmak istercesine.

    Joshua'nın ardına kadar açılarak odaya hafif bir esintinin dolmasına neden olan kapıdan çıkıp gitmesini izlerken pembe dudakları şaşkınlıkla aralanmıştı cadının, Will'in biraz abarttığını düşünüp bunu kızgın bakışlarıyla ona yansıtarak. Aslında o büyücünün kovulması zerre umurunda değildi Gab'in, ilk tanıştıkları günden bu yana ilgisini hiç çekmemişti. Kuzeninin en yakın arkadaşlarından biri oluşunun verdiği garip bir etki vardı üzerinde, ona ait her şeyi yok etmeye hakkı olmadığını farkına varışıyla kendini dizginlemesiydi belki de. Yine de büyücünün kendisine duyduğu hisleri anlayacak kadar zekiydi ve onunla Will'i kıskandırmak için bile olsa, vakit geçirmesi demek duygularını incitmesi demekti. Hayatı boyunca her şeye karşı duyarsız olmayı başaran cadı için çok az şeyin değeri vardı ve aşk da bunlardan sadece biriydi. Kollarını açarak bunun kendi suçu olmadığını söyleyen kuzenine tek kaşını kaldırarak baktı, bakışlarındaki suçlamayı gizleme gereği duymaksızın. 'Kendisi mi gitti? Onu kovmaktan beter ettin.' Ses tonu aslında bunu hiç önemsemediğini kanıtlamak istercesine kayıtsızken, bunu pekiştirmek adına omuz silkti hafifçe. Aralarında hiçbir şey yaşanmayacak olsa dahi onun başını döndürecek kadar harika kokan parfümünün doldurduğu evde birlikte olmak, yalnız kalmak hoşuna gidiyordu cadının. Daha önce defalarca yalnız kalmışlardı ama yaşları büyüdükçe kendileri üzerindeki kontrolleri azalan ikili için bu seferki farklıydı. Will'in yanından geçerek viski şişesini kavradı ince parmaklarıyla ve içkiyi kristal bardağa doldurup tek kelime etmeden salona doğru ilerledi. Sessizliği aptal büyücüyü kovduğu için duymuş olabileceği kızgınlıktan gelmiyordu, sadece onun yanındayken ilk kez söyleyecek bir şey bulamıyordu ve bu ketumluğu darmadağın olmuş sinirlerini yıpratmaya yetiyordu. Narin bedenini teyzesinin vişne çürüğü rengindeki kanepesine bırakıp rahatça uzanırken göz ucuyla baktığında büyücünün içkisinin yanına aldığı bir paket cipsle birlikte kendisine katıldığını fark etti. Gerginliği biraz olsun azaltmak için hafifçe boğazını temizledi ve çikolata gözlerinin önüne düşen buklesini geriye atarak ona döndü. 'Joshua ile çok yakınsınız sanıyordum. Niye öyle davrandın?' İkisi arasında olup bitenlerle hiç ilgilenmiyordu güzel cadı, o sadece bu konunun üstüne giderek Will'i biraz olsun konuşturmak için çabalıyordu. Onun dudakları arasından dökülen her kelime hayati bir önem taşıyormuşçasına önemliydi Gab için ama büyücü her zaman yaptığı gibi mahrum bıraktı onu aklından geçenlerden. Onun bu suskunluğuna alışkın olan cadı, her neyse dercesine omuz silkti ve fotoğraflara kaydırdı tekrar bakışlarını, aklına gelen şeyin hevesiyle dudaklarını aralarken. ‘Geçen perşembe senin için ne ifade ediyor Will?’ Boş bakışlar. Tahmin etmiştim diyen bir gülümseme büyüdü çehresinde, bilmiş bir tavır takınırken. ‘Larissa Hala’nın doğum günüydü. Sana ne kadar düşkün olduğunu bilirsin, bütün hafta çenesini bir an olsun kapatmadı.’ Büyücünün yüzündeki ifadeyle birlikte o her zamanki melodik kahkahası dökülürken dudaklarından, onu rahatlatıcak kelimeleri sarf etti bundan zevk alıyormuşçasına. ‘Endişelenme, senin çok hasta olduğunu ve gelemediğin için af dilediğini söykedim. Sen göndermişsin gibi küçük bir hediye de verdim. Aslında bunun o koca çenesini kapatacağını umuyordum ama bu sefer de senin ne kadar düşünceli bir genç adam olduğunu dinledik günlerce. Tam bir işkenceydi.’ Çikolata rengi gözlerini abartılı bir edayla deviren cadının bakışları yeniden onunkilerle buluştuğunda gülümsedi ve viski bardağını masanın kenarına bırakarak Will’in oturduğu koltuğa bıraktı bedenini zarifçe. Dağınık büyücünün güçlü çenesine düşen cips kırıntılarını yumuşak dokunuşlarla alırken çocukken oynadıkları gibi anne rolüne bürünmeye çalışarak ama daha çok bir sevgiliyi andırıyordu bakışları. ‘Ben olmasaydım sefil bir haldeydin, William Walsifer.'


____________________________________________________________________________________________________
[list]

Çok tatlıyız ki biz:
 
[/list:u]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
William Walsifer
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : Reşit bile olamadı ahmak.
Lakap : Will

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Perş. Ağus. 04, 2011 9:14 am

    " O kızdan uzak durmanı istiyorum, beni anlıyor musun? Ondan uzak duracaksın! "
    Güneşten çalıntı olması muhtemel altın sarısı saçları kusursuz biçimlendirilmiş çehresine dökülen güzel cadının sarf ettiği sözcüklere işlemiş derin mana, bir yırtıcının avına sinsice yaklaştığında takındığı sükûnet kadar gizli öfkeyi barındıran ses tonunun altında eziliyordu. Adeta tıslıyordu genç cadı, William'ın oturduğu kanepenin tam önünde öylece dikilmiş, büyücünün yüzüne eğilerek nefretle tıslıyordu. William'ın tek yaptığı anlam veremeyen gözlerle öylece bakmakken zihninde ördüğü olay örgüsünde bir kopukluk olabileceği ihtimali, cadının hiçbir şey yokmuş gibi yanına oturmasıyla yerle bir oldu. " Hem... Aptal aile bağlarını ne zaman önemsedin ki? " Cadının ses tonu alabildiğine yumuşaktı şimdi, bedenini her geçen saniye büyücününkine biraz daha yaklaştırıyor ve boynunun arkasından kanepenin üzerine attığı eliyle saçlarını okşamaya çalışıyordu, William başını öne eğdikçe. " Sana söyledim, Nlyia. Ondan uzak durmak için uğraşmayacağım. " Büyücü öfkelendikçe karşısına geçmiş bunu bilerek kışkırtan bir cadının varlığı, durumu daha da tehlikeli kılabilirdi lâkin, sevgilisi bunu anlamış olacak ki soğuktan korunmaya çalışan bir kedi gibi kolunun altına girmeye uğraşırken şımarık bir fısıltıyla söylenmeye devam etti. " Onunla değer yarıştırmıyorum, hem... O bir hiç benim için. Yalnızca sana çok yakın ve bundan hoşlanmıyorum, seni kıskanıyorum. Hem o küçük sür- " William'ın kahkahası cadının cümlesini yarıda kestiğinde büyücünün kollarını zoraki bir şekilde bedenine sarmayı yeni tamamlamış olmasına karşın, doğruldu Nlyia. Başak sarısı kaşlarını çatıp dudaklarını birbirine bastırırken koyu çimen yeşili gözlerinden okunan öfke William'ın kahkahalarının büyümesine sebebiyet vermişti. " Neye gülüyorsun? William, kes şunu! " Büyücü gülmeye devam ettikçe cadının, sinirlerini dizginlemesinin daha da imkânsız bir hâl aldığının farkında olduğundan William durdu; normal bir insan için fazla seri bir ruh hâli değişikliği yaşarken yüzünün her bir hattına işleyen gerginlik bu kez kızı ürkütüyordu. Onu sevmemişti William, zira beraber olduğu yada birkaç hafta takıldığı kızların hiçbirini sevdiği söylenemezdi. Fakat Nlyia farklıydı; büyücünün itinayla kaçındığı ve uzak durduğu o kendini beğenmiş, şımartılmış zengin kızı portresine tamamiyle uyum sağlamasına rağmen William'a verdiği sevgi saftı. Buna güvenerek içindeki masumiyeti keşfedebileceğini düşünmüştü büyücü, tıpkı aynını yapmak isteyişlerine rağmen her seferinde tökezlediği Gabriella gibi... " Git bu evden. " Tok ses tonu o kadar düşük lâkin yakıcı bir oktavda çıkmıştı ki dudaklarından, cadının yüzüne işleyen şok ifadesinin bundan kaynaklandığına inanıyordu William. Ondan, Gabriella'dan uzak durmasını isteyecek cüreti kendinde bulduğuna göre zannettiği kadar da narin değildi sevgisi, uzlaşmaları pek de mümkün sayılmazdı. Cadının ellerinin göğsünden çekilmediğini gördüğünde ses tonunu yükselterek cümlesini yineledi; vücut hatları kendine has bir dişiliği en ince detayına kadar benimsemiş cadı yavaşça kalktı, kanepenin yanına bıraktığı çantasını toparladı ve adımlarını kapıya doğru ilerletmeye başladı. Saçlarını savurarak kapıyı çarpmadan hemen önce o kadar lakayt bir şey söylemişti ki cadının ayrılışının hemen ardından William yine kahkahalara boğulmuştu. " Anastasia'ya onu özleyeceğimi söyle ve... Sergei senden çok daha centilmen biri. "

    William böyleydi. Kendini bildi bileli ciddiye alınması gereken o kadar az şey bulabilmişti ki hayatında, bazen bu denli umursamaz yaratıldığı için Tanrı'nın can sıkıntısı hâllerine geldiğini düşünürdü. Evet, hâliyle dinî konuları da ciddiye almazdı. Kendisinden beklenmeyecek kadar çok okurdu; her kültür, her nesil, her inanış ve her akım hakkında ufak tefek fikirleri vardı keza bir devri bilmeden onun savunucusu olabileceğine inanmıyordu. Hayatını gözlerini kapatarak inşa edebilmenin rahatlığı o denli cezbedici geliyordu ki ekstra bir uğraş sergilemeye zahmet etmemek hoştu. Sonuçta o bir evlatlıktı, değil mi? Kendini bildi bileli eski Rus ailelerinden birinin tek oğlu olmasına karşın neden soyadlarını yürütmesi için isimlerini vermek yerine sıradan, basit bir İngiliz ismi taşıdığı sorgulanacak, William Walsifer ve onun adı duyulmuş bir kaldırım kadınından doğma oğlu oluşunun mahrem hikâyesi! Ne kadar da ilgi çekici... Belki de bu yüzden, diye düşündü Will. Belki de içimde var olduğunu hâlâ kabullenemediğim o masum parça için sevebilirsin beni Gab, ki sen kendinden daha masum olanın ezilmesi gerektiğine inanacak kadar bencil bir dünyanın merkezisin. Tam da oradaydı William. Her şey yolunda giderken hatta ve hatta aileleri bile tanışıp ilerleyen yıllarda hayatlarını birleştirmeleri gerektiğine dair milyon tane zırva sıralarken birkaç dakikalık bir tartışmayla hayatından çıkardığı kızı ve onun gibi onlarcasını yok sayacak kadar müptelası olmuştu onun benliğinin. Bir yaradılış harikası olduğuna inandığı güzelliğini bir kenara bırakacak olursa kendisini büyüleyen o kadar çok özelliği vardı ki, dur durak bilmeyen aşkına ve tatmin etmesi zor arzularına ev sahibeliği eden kusursuz varlığa meczuplar gibi muhtaç hissediyordu. O kadar çok şey denemişti ki onu aklından silebilmek için... İki yıl kadar önce Hogwarts'dan kaydını aldırıp hep olması gerektiğine inandığı Durmstrang Akademisi'ne gitmeye yeltenmiş, sayısız cadının güzelliğini tüketerek ona duyduğu yakıcı arzunun dinmesini beklemiş, ondan uzak durmak ve kaçmak için küçümsenemeyecek adımlar atmıştı. O yasaktı; teni, kokusu, duruşu, dokunuşu... Gabriella'ya ait her şey, yıllar geçtikçe dizginleyemediği ve büyüttüğü tutkularıyla bastırılamayacak boyutlara ulaşan hisleriyle birlikte yasaktı. William'ın hâli acınasıydı.

    " Geçen perşembe senin için ne ifade ediyor Will? " Cadı sanki bu konuyu deşmek istiyormuş gibi peş peşe sorular sorduğundan öfkesini dizginlemek ve ketum tavrını koruyabilmek adına ağzını doldurmakla meşgul olan büyücü, bu sual karşısında boş bakışlarını yöneltti cadıya. Ne demek istediğini anlamadığını belli edercesine tek kaşını kaldırırken Gabriella'nın yaptığı küçük açıklamanın ardından yüz ifadesinde yaşanan değişiklik görmeye değer olmalıydı; aralanmış dudaklar, hayretle büyümüş gözler. Larissa halanın doğum gününü unutması büyücü için o yaşlılara has kokudan ve kocaman, kırmızı yanakların teması eşliğinde gelen sulu sulu öpücüklerin dışında bir şey ifade etmese bile Gabriella'nın durumu telafi edişine sevinmişti. Halanın, her nedense kendisine ayrıca bir düşkünlüğü mevcuttu ve William bunu oldum olası diğerlerinden farklı bir çocuk olarak yetişmesine bağlamıştı. Adrian'a has o ciddiyeti, Borislav'la bütünleşmiş o soğukluğu ile yalanlarından ve Nikolai'ın iliklerine dek çektiği kibrinden William'da eser yoktu. Dew ile konuştuklarında hep takıldıkları gibi, William o eski Rus pisliklerine hiç benzemiyordu. Kalbini kırmayı asla istemeyeceği halanın kendisine verdiği kıymetin aptallığı yüzünden zedelemediğine sevinerek minnet dolu, şımarık bir gülümsemeyle sırıtırken hâlâ öfkesi dinmemiş gözlerinin fark edilmesini diledi. Tam Gabriella'ya `Will'i düşündüğün için sana minnettarım bebeğim,´ bakışı atacaktı ki cadının ayaklanmasıyla zihninde kurduğu tüm kaleler yerle bir oldu. Cadının kanepede uzandığında en zararsız hâlini giyindiğinden emin olan William aynı pozisyona geri dönmesini dilerken dolgun buklelerden yayılan kışkırtıcı koku burun deliklerine dolarak bedeninin sıcaklığını yanına taşıdı. Çocukluklarında üzerine damlayan dondurmadan ağzının kenarlarına bulaşan yemeklere kadar her şeyi temizlerken garip bir keyif aldığına inandığı cadı çenesindeki cips kırıntılarını da harika bir uğraşmış gibi almaya başladığında, giyindiği anne kostümünün altına kendisini gülümseten bir sıcaklık keşfetti Will. Kendisine bu kadar yakından biraz daha sokulabilirdi ona, hatta dudaklarının birbirine temas etmesine ramak kala nefesini hissetmek istediğini söyleyebilir ve rotasını değiştirebilirdi. Gözleri istemsizce cadının dudaklarına kaydığında gülümsemesinin dahi kendine has çekiciliğini körüklediğini düşünüp yutkundu, gözlerini kırpıştırarak rahatsızca kıpırdandığında bunun fark edilmemiş olmasını diliyordu. Elindeki cips paketini masanın üzerine bırakıp kristal bardağı kavrarken fazla aceleci davrandığını fark ederek yavaşça arkasına yaslandı. Viskiden büyük bir yudum alıp zihnindeki pek de iyi niyetli sayılmayacak düşünceleri dağıtmaya uğraşırken iki elinin parmaklarını bardağın çevresine sardı. Neden tedirgin oluyordu ki? İki kuzenin kanepede yan yana oturup bir şeyler içmeleri ve atıştırmaları o kadar sıradan ve olağandı ki William'ın bunu zihninde bambaşka şeylere alet edişi utanması gereken bir detaydan fazlası olamazdı. Bedenini hafifçe cadıya doğru çevirdiğinde toparlandığını göstermek adına dudaklarına bir gülümseme kondurdu ve güzel yüzüne dökülen saçlarını bir sevgilinin nazik hamlelerini andırmaması için kulağının arkasına hızla attı. " Her seferinde hayatımı kurtarıyorsun ve beni buna çok kötü alıştırdın. " Cadının dudaklarına dökülen gülümsemeye hayat vermiş oluşu muazzam bir keyif hâlini alırken zihninden ne geçiyorsa onu söylemeye ant içti bir an için. " Buraya her geldiğinde tatil benim için bir kâbusa dönüşüyor, " dedi fazla içten bir tonlamayla. Cümlesinin sonunu bambaşka bir şekilde tamamlamayı istediyse de yapmayacağını biliyordu. Cadının tepkisini ölçmek adına gözlere çevirdi bakışlarını, koyu çikolata kahvesi gözlerine işlemiş her duyguyu anında seçebiliyorken şimdi suskun olduklarına dair bir aldatmacaya inanmayacaktı. Kolunu kanepenin üst kısmına atarak oturuşunu daha rahat bir hâle getirdiğinde dudaklarını ıslatarak söylemesi güç bir şeyi ifşa ediyormuş rolü yaptı. " Bu eve her girdiğinde, sabahları bu bahçeye kahvaltını yapmak için her çıktığında, " dedi bahsettiği mekânları elinde kristal bardağı tuttuğu eliyle alelade bir biçimde göstererek. " Etrafına üşümesi muhtemel herkesi zapt etmek için ne kadar büyük bir çaba sarf ediyorum, biliyor musun? Sanki hepsi gelmeni bekliyorlar, hepsi seni nasıl tavlayabileceklerine dair planlarını gelip yanımda konuşmaya kalkıyorlar ve ben de onları- " Cümlesini tamamlamadı, tamamlamaya niyeti olduğu da pek söylenemezdi.

____________________________________________________________________________________________________

Hayatın saçmalık, williamwalsifer.:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gabriella Dratshev
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Karakter Yaşı : on altı.
Yaş : 22
Lakap : Gab.

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Cuma Ağus. 05, 2011 2:48 am

    Etrafını saran ve avuç içlerinin terlemesine neden olan havanın sıcaklığı onu boğarken üzerindeki aptal gerginliği atamadığı için lanet okudu güzel cadı içinden, bu yakınlıklarının onun için hiçbir şey ifade etmediğini kanıtlamak ve kalbinin delicesine attığı gerçeğini gizlemek istercesine gülümsemeyi sürdürürken. Oysa ne kadar çabalarsa çabalasın bakışlarına yansıyan pür aşkla dolup taşan o ifadeyi kendini böylesine yakından tanıyan bir büyücüden saklamasının imkanı yoktu. Küçük bir kadın gibi düşünmeye başladığı günden bu yana bir kez olsun saklamayı başaramamıştı belki de Will haricindeki herkese büyük bir ustalıkla yalan söyleyebilme becerisiyle kutsanmış cadı. Bu özelliğiyle övündüğü söylenemezdi elbette ama hiç zorlanmadan rol yapabilme yeteneği her zaman işine yaramıştı, Will'in onun çoğu zaman kasıtlı olarak belli ettiği ilgisini görmezden gelmiş olabileceği ihtimalini düşünen cadının. Zarif parmakları küçük dokunuşlarla çenesindeki cips kırıntılarını temizlerken kendinden beklenmeyen bir cesaretle doğrudan büyücünün gözlerinin içine baktı Gab ve parıldayan mavilik içini kıpırdatırken bir kez daha anladı neden ona aşık olduğunu. Gökyüzünün bir yansımasıydı adeta, öyle güzellerdi ki… Alay dolu bakışlarının altındaki o küçük çocuk göz kırpıyordu ona ben hala buradayım demek istercesine. Parmakları Will’in çenesinde öylece kalakalmışken, o çocuğu ne denli özlediğini fark etti bir an için de olsa. Onunla dilediğince oynadığı, diğerlerinin ne düşüneceğini umursamadan eğlendiği günlerin anısı öylesine canlı bir şekilde belirmişti ki o günlere geri dönebilmenin arzusuyla dolup taştı cadı. Tam da bu evin arka bahçesinde rüzgarla yarışırcasına el ele koştukları, özgürce canlarının istediği her şeyi yaptıkları anlar birer birer geliyordu gözlerinin önüne, nereden geldiğini bile bilmediği gözyaşlarını savuşturmakla uğraşırken. Burada, Will’in önünde öylece ağlarsa bir açıklama yapması gerekeceğini biliyordu çünkü ve hayatı boyunca bir kez olsun yalan söylemediği büyücüye gerçekleri söylemeye gücü yoktu. Hiç olmamıştı aslında, onunla yüzleşecek cesareti hiçbir zaman bulamamıştı içinde ürkek cadı. Defalarca denemişti oysa ki, gözlerinin içine bakarak söyleyemediği hislerini eski çağlarda olduğu gibi kağıda dökmüştü ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bunu ona vermeyi bir türlü başaramamıştı. Will’in aşkına karşılık veremeyeceği ihtimali öylesine korkutuyordu ki onu, bunun üstüne bir de onu kaybedebileceğini düşününce kaçmaya çalışıyordu hislerinin onda yarattığı ağır baskıdan. Eğer ona onu bir kardeş olarak görmediğini, hiçbir zaman da göremeyeceğini söylemeye kalkarsa her şeyin değişeceğini ve bir daha asla eskisi gibi olamayacaklarını biliyordu. Will onu reddedecek olursa aralarının bozulacağına ve bir kuzen olarak sahip olduğu yakınlığı da kaybedeceğini sanıyordu. Ona dilediği zaman sarılabildiği, baş döndürücü kokusunu içine çekebildiği özgürlüğünü kaybetme ihtimalini göze almak yerine bastırıyordu onun küçük kalbine eziyet eden duygularını. Takip edilemeyecek kadar çabuk geçen zamanın ona bu konuda tecrübe kazandıracağını ummuştu ama tam aksine daha da büyüyordu büyücüye duyduğu ve kontrol edemediği zaaf. Yıllar geçtikçe ona doğru anlaşılmaz bir çekim duyuyordu, engellemekte zorlandığı ve dizginlemeyi başaramadıkça kendine küfürler yağdırdığı. O olmadan aldığı her nefesi bir ziyan olarak görüyor, sahip olduğu bütün zamanı onun yanında geçirme istediğini durduramıyordu ve onun bu tavırları yavaş yavaş insanların dikkatini çekmeye başlamıştı, farkındaydı cadı. Aralarındaki bu çekimi fark edenler genellikle William’ın kız arkadaşları oluyordu ve zekasıyla her zaman övünen cadı, bunu onların saçma sapan kıskançlıklarına vererek büyümesi muhtemel bir olaydan kolaylıkla sıyrılabiliyordu ama ne var ki son zamanlarda William haricinde gerçekten değer verdiği tek büyücü olan ikizinin şüphelenmeye başladığını hissedebiliyordu. Şimdilik onun böylesine yasak bir şeyin olmasına ihtimal vermeyişine sığınıyordu Gab ama ikili bu şekilde devam edecek olursa soruların ve kuşkuların daha da büyüyeceğine dair hislerini görmezden gelemeyecek kadar temkinli olmadan da edemiyordu. Tanrı onun için bir mucize yaratmadığı sürece Will’e tüm varlığıyla birlikte sahip olamayacağını biliyordu bilmesine lakin dualarının kabul olması durumunda öyle zorlaşacaktı ki her şey, bunları düşündükçe biri boğazını sıkıyormuşçasına boğuluyordu cadı. Tüm benliğiyle delicesine sevdiği tek büyücünün ona yasaklanmış olduğunu kendine hatırlatmaktan yorulmuştu zaten, bunu onlar hakkında hiçbir şey bilmeyen bir avuç dar kafalı insanın tekrarlayarak ona yeniden acı çektirmesine hiç ihtiyacı yoktu.

    Büyücünün keskin hatlara sahip çenesinin yeterince temizlendiğine emin olmak istercesine şöyle bir baktığında onun nefes kesici bir güzelliğe sahip gözleriyle buluştu, onları izleyerek kendi dudaklarına kaydığını fark eden cadı. İstemsiz bir şekilde ısırdı alt dudağını, böyle bir şeyi beklemiyor oluşunun verdiği şaşkınlıkla. Belki de sıradan bir bakıştı bu, sadece bir göz yanılsaması, diyerek içinde filizlenmeye başlayan, kuzeninin de en az kendisi kadar günahkar hislere sahip olduğunu düşünmesine yol açan umudu bastırmaya çalıştı, daha sonra hayal kırıklığına uğramaktan korkan cadı. William’ın hareketlerindeki gerginliği sezdiğinde gözlerine yansıyan umut ışığını gizlemek için yeterli vakti bulamadı zira sıcaklığını özlediği ellerine aldığı viski bardağıyla birlikte ona döndü ve cadının yüzüne düşen bukleyi hızlıca geriye attı. Bu hamlesinin böylesine kısa olmamasını, parmaklarının saçları arasında gezinmesini, onları okşamasını istemişti cadı kısa bir an için, diğer büyücüler saçlarını okşarken onların yerinde Will’in olmasını nasıl da dilediğini hatırlayarak. Dudaklarını en saf halleriyle birlikte asla sahip olamayacağını bildiği büyücüye saklamak yerine onları erkek arkadaşlarının öpücükleriyle cezalandırmalarına izin veren cadı, tattığı her öpüşmede kapatırdı duygusuz bakışlara ev sahipliği yaptığını bildiği gözlerini. Tenine değen ellerin, dudaklarıyla birleşen dudakların ve yüzünde hissedebildiği sıcak nefeslerin ona ait olmasını diler, gözlerini kapatarak o olduğu düşüncesiyle kandırırken bulurdu kendini sıklıkla. Pürüzsüz yanaklarında en ufak bir pembelik dahi belirmeden kolaylıkla söylerdi yalanlarını, yaratıcılığını kullanma lütfu göstermeden. Onun saçmalıktan ibaret olduğu fazlasıyla aşikar duygusal zırvalarına inanıp inanmamaksa büyücülerin tercihine kalırdı ki o ana dek içlerinden hiçbiri böylesine küçük bir nedenden ötürü onu terk etme ahmaklığı göstermemişti. Yine de ilişkilerinde oynadığı bütün bu masum oyunlar gözünde kaybetmekten korkmasına neden olacak kadar bir değere sahip olamamıştı henüz. Cadının sahtelikler üzerine kurulu lanet hayatında önemli olan tek varlık şu anda yanıbaşında oturuyordu ve ona sarılıp sonsuza dek ayrılmamak için kendiyle savaş veriyordu adeta.

    Büyücünün hayatını kurtardığına dair sarf ettiği ve asıl duymak istediklerinin yanında hiçbir değere sahip olmayan kelimelere karşılık olarak içtenlikle gülümserken bir kez daha fark etmişti, o ne söylerse söylesin sadece sahip olduğu o büyüleyici ses tonuyla bile cadıyı etkilemeyi başarabildiğini. O etraftayken kendini kontrol edememenin verdiği gerginlikle rahatsızca kıpırdandı kanepede, bu konuda sorunları olan tek kişinin kendisi olmadığının bilincinde olarak. O, Will'in kuzeni maskesi altına sığınarak başını göğsüne dayamayı ve televizyonu açıp izleyerek vakit öldürebileceği bir şeyler aramayı planlarken kulaklarına dolan kelimeler gülümsemesinin yüzünde donup kalmasına ve gözlerinin şaşkınlıkla açılmasına neden olmuştu. Tatilini kabusa mı çeviriyordu? Devamında ne getireceğinin merakıyla hafifçe aralanan dudakları sessizliğini koruyor, tüm kalbiyle yıllar boyunca duymayı beklediği o kutsal kelimelerin gelmesini diliyordu. Dizginleyemediği bir umut kırıntısı bulduğu o küçük çatlaktan sızarak göz bebeklerine ulaşmış, olanca sabırsızlığıyla başladığı konuşmanın devamını getirmesini bekliyordu. Ondan, onu sevdiğini duymayı, onun için bir kuzenden veya dosttan çok daha fazlası olduğunu dile getirmesini istiyordu. ''Sanki hepsi gelmeni bekliyorlar, hepsi seni nasıl tavlayabileceklerine dair planlarını gelip yanımda konuşmaya kalkıyorlar ve ben de onları- " Çehresine yayılan heyecan dolu ifade büyücünün cümlesini öylece yarım bırakmasıyla birlikte yerini hayal kırıklığıyla harmanlanmış öfkeye bıraktı. 'Evet? Onları, ne?' Devam et, William, yalvarırım devam et. Sabırsızca sorduğu bu soruyu yanıtsız bırakan büyücünün başını ondan çok uzakta bir noktaya sabitleyerek konuyu kapatmaya çalışmasına sinirlenen cadı nereden geldiğini bilmediği bir öfke kıvılcımıyla oturduğu kanepeden fırladı ve hızlı adımlarla odayı arşınlamaya başladı. 'Cevap vermeyeceksin, öyle değil mi? Bunun senin her zamanki kıskançlıklarından biri olduğuna inanmamı bekleme benden. Bu sefer değil.' Ses tonunu elinden geldiğince güçlü tutmaya çalışırken masada duran kristal bardağı kavradı ve içinde kalan son yudumların boğazını yakarak akıp gitmesine izin verdi. Bu onların aynı sebepten ötürü yaşadıkları ilk tartışma değildi, geçmişe bir göz atılacak olunursa. Gab çoğu zaman kışkırtmalarında başarılı oluyor, büyücüyü çileden çıkartıp kontrol edemediğini bildiği öfkesinden yararlanarak söylemek istemeyeceği şeyleri sarf etmesine neden oluyordu ama aralarındaki tek oyuncu kendisi değildi elbette. Will bütün bu tartışmaları ustalıkla toparlıyor, kırdığı ufak potların üzerlerini kuzenine duyduğu masum sevginin maskesi altına sığınarak örtüyor ve bunlara cadının inanmasını sağlayabiliyordu. Ama aynı şeyi tekrarlamasına izin vermeyecekti Gabriella, bütün bu oyunlardan yorulmuştu. Boş bardağı belki de biraz sert sayılabilecek bir şekilde geri bırakırken, yeniden yanına oturdu bedeni ona dönük bir şekilde, aniden parlayan öfkesi yerini çaresiz bakışlara bırakan cadı. Sonunda onu ne bekliyor olursa olsun, bu saatten sonra geri dönmeyecekti. 'Gücüm tükendi Will. Bana yalnız olmadığımı söyle, daha fazla susma. Buna hakkın yok. Susma, lütfen...' Yalvarırcasına çıkan kelimeler dudaklarından dökülürken, azad ettiği bir damla gözyaşı süzüldü yanaklarına.


____________________________________________________________________________________________________
[list]

Çok tatlıyız ki biz:
 
[/list:u]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
William Walsifer
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Özel Yeteneği : -
Karakter Yaşı : Reşit bile olamadı ahmak.
Lakap : Will

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   Cuma Ağus. 05, 2011 5:10 pm

    Her zamanki gibi susmayı tercih edişinin cadının hislerini ne derece zedeleyebileceğini önemsemeyi tercih etti William. O susardı, Gabriella'nın bildiği bir diğer küçük detay da buydu. Sonu gelmeyeceğini bildikleri bir kedi fare oyunu oynarlarken karşısına öylesine zeki bir rakip düşmüştü ki, büyücü yanıtlaması için kendisine yöneltilen ucu kör sorularla baş edememişti hiçbir zaman. Cadı hep hassas noktalara dokunurdu ve cevapladığı her sual, kendi hanesine bir eksi olarak yazılırken William, manasının nerelere uzanacağını düşünemediği sözcüklerin yükünü omuzlayamazdı. Susmak onun sanatıydı bu yüzden, sahi, hayatı boyunca işe yarar ne söylemişti ki susmaya mahkûm oluşuna baş kaldırıyordu? Karakterini ana hatlarıyla çizdiğinden ve kendi iradesine sahip olduğundan beri bambaşka kalıplara giriyordu William, kendi kuyruğunu kovalayan aciz, zavallı bir köpek gibi hissediyordu kendini. Gabriella'nın ölünesi güzellikteki göz bebeklerinden yarattığı derin uçuruma her düştüğünde karanlığa sarılıyor ve tünelin sonunu gösterebileceğini umduğu küçücük, cılız bir ışığa tutunuyordu. Hiç sönmezdi o, kimi zaman birkaç sözcük eşliğinde güneşin doğduğu yanılsamasını yaratacak kadar büyüse de asla çıkışı göstermeyecek kadar insafsızdı çünkü. William, cadının iliklerine dek işlemiş özgüvenin akabinde gelen kabullenilmesi zor detayların farkındaydı çocukluğundan beri. Kendisi ve mutluluğu dışında hiçbir şeye öncelik tanımayacak kadar bencil olduğunu bildiğinden bir tutam sadizm de karışmış olabileceğini hep düşünmüştü, zira ona kör kütük aşık olduğunu bildiği birine yaşattıkları ancak bu sosyopat fikirlerin eseri olabilirdi. Gabriella adı gibi biliyordu Will'in ona karşı hissettiklerinin basit bir akrabalık bağından ibaret olmadığını. Tanrı aşkına, kim kuzenini kolları arasına alıp saatlerce kıpırdamaksızın uzanabilirdi gün batımında? Yahut kim onun üzerine titrer, zarar görmemesi için kendisini feda edebilecek kadar kör olurdu, elleri ellerine değdiğinde ürperir, saçma sebeplerden ettikler her kavgada dünya tüm manasını yitirmiş gibi ne yapacağını bilemeyerek afallardı? Onların okul sıralarında bir ders saati içerisinde yüzlerce kez kesişen gözleri dahi aralarındakini bu kadar saf bir şekilde ortaya koyuyorken William neden susmak zorundaydı? Yanıt kolay ve acımasızdı. William, kendisine sıcacık bir aile sundukları için minnettar olduğu iki insanın hayatını zindana çevirecek kadar vefasız biri olamazdı. Gabriella ise güçlü karakterinin altında ezilen korkular kadar çekimser ve sonrasını düşünüp ileriye yönelik adım atamayacak kadar pasifti. İki acınası insan, yıllara sığdırılmaya çalışılmış koskoca bir aşk, tek bir kilit. Bir çift dudak...

    Yarım bıraktığı cümlesine devam etmesini isteyeceğini bildiği hâlde cadıya bakmayı reddederek avuçları arasındaki kristal bardağı evirip çevirmeye devam eden büyücü için soğuk terler akıtmasına sebep olacak ulvi çan çalmaya başlamıştı. Gabriella huzursuzca kıpırdandı, heyecanını gizlemeye lüzum görmediği melodik ses tonunu kulaklarına salarak nedenini sordu. Yine. Yine bir soru soruyor ve William'ın cevaplamayacağını bildiği hâlde dudaklarını açmasını bekleyen kocaman çocuksu gözlerle onu izliyordu. Yutkundu büyücü, susmak zorunda oluşu o denli büyük bir yara açıyordu ki içinde her geçen dakika, zamanı durdurmayı istiyordu. Yalnızca kendisinin nefes almayı sürdürdüğü bir dünya yaratırsa doya doya bakabilirdi ona, dokunabilirdi. Zaman durmuş olurdu çünkü ve o tüm masumiyetiyle kendisine gülümserken günü ve geceleri manasını yitirir evrenin merkezi hâline gelen onun silik silueti olurdu. Artık böylesi hayaller için epey büyüdüğünü idrak edince belli belirsiz kırpıştırdı gözlerini ve zihnindeki yalan çarklarını bir bir çalıştırmaya başlayarak sıyrılmak için küçük bir aralık bulmayı umut etti. İşte o an... Her şey koptu. Gabriella hışımla kanepeden yükseltti bedenini ve delice bir öfkeyle odayı arşınlarken sinirlerini yatıştırmak istiyormuş gibi derin nefesler almaya başladı. Yürüdü, yürüdü, viskisinden bir yudumu içerisinde yanmaya başlayan alevleri söndürebilirmiş gibi hızla içti ve gürültüyle aldığı yere koydu. Will sustu. Cadı geldi, defalarca kıyısından döndükleri akıl kârı olmayan onlarca tartışmadan birini yaşamadıklarını göstermek istiyormuş gibi titreyen dudaklarıyla yalvarırcasına birkaç kelime söyledi, göğüs kafesinde attığına inandığı et parçası paramparça olup kaburgalarının altında kanamaya devam ederken Will, yalnızca sustu. Bu zamana kadar peşinden koşup durduğu ve asla realitesine inanmadığı o ışık gözlerini kör edercesine büyümüştü şimdi. Güneşe dokunabilmek ve buz kesmiş yüreğini çözebilmek bu kadar kolayken mühürlediği dudaklarına lanetler etti. Ne diyecekti ki, yahut ne diyebilirdi ki? Sayısını bile hatırlamayacak kadar çok yaşamışlardı aynı ânı. İki sevgilinin tatlı atışmalarından ağır hakaretlerin ve yaralayıcı sözlerin havalarda uçuştuğu tufanlara dönmüştü ansızın her şey. Yine onlardan biriydi; Gabriella öfkeden çılgına dönecekti, William saçlarını okşayarak onu sakinleştiremeyecek kadar aciz olduğundan yumruklarını sıkarak uzaklaşacaktı. Öylesine bir yere sabitlediği gözlerini cadının yüzüne doğru kaldıracak gücü bulduğunda söylediği sözcükler bir bir zihninde yankılandı. Gücüm tükendi... Bana yalnız olmadığımı söyle... Susma, William... Lütfen.

    Soluk borusunda bir şeyin sıkışıp kaldığını hisseden genç adam yüzünü cadınınkine çevirdiğinde gözlerinden süzülen bir damla yaşın pamuksu teninde bıraktığı saydam şeridin can yakan kasvetiyle başbaşa kaldı. Gabriella ona bakmıyordu, ağlamamak için gözlerini başka bir yere çevirmiş gibiydi. Her zaman susabilmişti William, lâkin bu kez de sözcükleri dudaklarının ardındaki etten kemikten kaleye saklarsa cadının yıkılmış surlarını toparlayamayacağını görebiliyordu. Hazır kendisine bakmıyorken dişlerini alt dudağına gömerek çenesindeki tüm kaslara kısa süreli bir işkence uyguladı konuşmasına engel olan her tabuyu yok saymayı dileyerek. Uzanıp elindeki bardağı masaya bıraktığında gözlerini ondan ayırdığı için cezasını yarım bırakmış bir katil zanlısı gibi hissetse de dakikalar sonra mırıldanacağı sözcüklerin işlevini koruması için delicesine dua ediyor ve bu seferkinden sıyrılmasının imkânsız olduğunu bilmesine rağmen bir çıkış arıyordu. Gabriella kendisine bakmıyorken yalan söylemesi kolaydı, zira bu zamana dek hep gözlerinde kendini zindanlara kapatmıştı. Dudaklarına ettiği işkenceyi kesip yutkunduğunda sesinin olması gerektiği kadar güçlü çıkmayacağını biliyordu. " Bunda yadırganılacak bir şey yok, Gab. Sonuçta, " Sözcükleri her zamanki William'a ait olacaktı, lâkin ses tonundaki kan ve revan içerisindeki kalbin çığlık çığlığa bağırışlarını aynı sükûnetin altına gizlemesi imkânsızdı. " Sen benim... " Dudaklarına kırık dökük bir gülümseme yerleştirdi, cümlesini bu şekilde tamamlamanın fazlasıyla kolay olduğuna şükrederken cadının başını kaldırıp umut dolu gözlerle kendisine bakması her şeyi yerle bir etti. Başını çevirdi yavaşça, çaprazındaki tek kişilik koltuğun ayağına bakarak dudaklarında hep kalmasını umduğu gülümsemesini bozmaksızın mırıldandı, cadının duyacağını biliyordu. " Kıymetli kuzenimsin. " Cümleyi bu şekilde tamamlaması ikisi için de yıllar yıllar önce inşa edilmiş bir binanın az önce kararlaştırılan yıkımına indirilen ilk darbe misâli sarsıcıydı. William her zaman sözcüklerin dili olduğuna inanmıştı, onlar düşünmeksizin savururlardı ve karşısındakinin zihnine ulaştığında kendince bir şeyler şakıyan her bir hece bambaşka düşünceler, hiç hesaba katılmamış hisler uyandırırdı. Bu seferki farklıydı; her ikisinin de çıkardığı sonuç salt ve acımasızdı. William, başını aksi yöne çevirip omzuyla bütünleştirirken çenesini, Gabriella başını önüne eğmekle yetinmişti. Az önce eline her şeyi değiştirebilmesi için bir koz geçmişti ve Will, her seferinde olduğu gibi aptallığını gizleme gereği duymaksızın iki kalbin de heba olmasına aldırış etmeden yakıp yıkmıştı her şeyi. Gözlerini yumdu, olan biteni geri sarıp Gabriella'nın o kapının eşiğinden ilk geçtiği dakikaya dönebilmeyi o kadar istiyordu ki ona bir daha sarılmasına izin vermeyeceğine adı gibi emin olduğundan bu dilekte de tökezledi. Derin bir nefes aldı, toparlanacak ve Gabriella'ya dönecek, William'ın aşina olunan lakayt dilinde bir şeyler geveleyecek ve yüzünü güldürecekti. Her şey eskisi gibi olduğunda gece yastığına başını koyarken varlığına lanet edip bu kadar bomboş biri olarak yaratıldığı için tanrıya küfürler savurabilirdi. Sükûneti yeterince emdiğine razı olan odanın duvarları bir iç çekişin yankılanmasına izin buyurduğunda kaşlarını çatarak gözlerini aralayan William, dakikalardır aynı sessizliği içtiği cadının yüzüne bakmak için usulca döndü. O narin, kırılgan ellerini yüzüne bastırmıştı ve aralık parmaklarından seçebildiğince gördüğü ölünesi gözlerinin kalbine sapladığı alevden mızrakları hâline gelmiş kirpikleri sırılsıklamdı. Sanki yıllardır konuşmuyormuş gibi titrek, çatallı çıkan ses tonuna aldırış etmeksizin onun ağlamasından ne kadar nefret ettiğini söylerse acısını dindirebileceğini umdu. " Ağlama. Gabriella... " Bekledi, cadıda bir değişiklik görebilmek adına öylece beklediyse de birbirine yapıştırdığı elleriyle oturup onu izlediğinin farkındaydı. Cadının iç çekişleri uzadığında kulağında yankılanan her bir acı dolu tınısı katlanılamaz bir şekilde somutmuşçasına kanatmaya başladı bedeninin dört bir yanını. Bağırmaya başlayıp ayağa fırladığında ses tonundaki yalvarış o kadar belirgindi ki, cadının ettiği işkencenin bir son bulmasını dileyen aciz bir köle gibiydi. " Ağlama, tanrı aşkına... Gabriella, ağlamayı kes! " Sık sık kontrolünü kaybettiğinden öfkeyi bağırışlarına alışkın olması gereken cadı, bu kez dindiremeyeceği bir yıkımın başladığını sezmiş gibi yüzünü meydana çıkardığında William öylece ona bakıyordu. Derin nefesler alıyorken ve amaçsızca bedeninin iki yanında sallanan kollarına bir amaç kazandırıp ona sarılabilmek ve ağlamaması için daha geçerli, şefkat dolu sözcükler fısıldayabilmeyi isterken etrafına ördüğü duvarların içine kendisini hapsetmiş olduğunu kabullendi. Öylece baktılar birbirlerine; birinin hayalkırıklığı, diğerinin öfkesi dinene dek. Yeteri kadar acıyı üst üste koyup kandan ve paramparça kalplerden bir ev yaptıklarından emin olduğunda huzursuzca kıpırdandı William, yüzünde eskisinin hayaleti çarpık bir gülümsemeyle. Gözlerine işleyen çaresizliği görebilsin diye cadı, dizlerinin üzerine çöküp kendisini onun merhametine emanet ederken ellerini uzatıp nemli parmakları kavradı. Kendisininkilerin arasında o kadar ufacık, o kadar kırılgan görünüyorlardı ki... " Ne söylememi istiyorsun? " Her bir kelimenin üzerine basarak kendisini cadıya biraz daha yaklaştırabilmek adına bedenini dizlerine yaslarken fısıltısı, sualinin taşıdığı ağır mananın altında ezildi. Islak kirpiklerinin çevrelediği koyu kahverengi, manidar gözlere daha fazla bakamadığından olsa gerek başını önüne eğip ellerini okşamaya başladı. Kendininkilerle temizlediğine emin olduğu gözyaşlarından arındığında cadının teni, bir daha asla ağlamaması için sessiz bir dua gönderirken dudaklarına buruk bir tebessüm döküldü. Başını kaldırıp yavaşça iki yana sallarken yüzündeki gülümseme genişleyip zihnine dolan düşünce ile renkli bir hâl almaya başladı. " Bunu yaptığım için yedi cehennemde yanacağım. " Biçimli kaşlarını birbirine yaklaştırıp hareketlerine anlam vermek istiyormuş gibi öylece bakan cadının güzel yüzüne uzanmadan önce elleri, gülümsemesini bastırabilmek adına dudaklarını birbirine bastırdı büyücü. Hemen ardından cadının ne yapacağını idrak etmesine izin vermeden başını yükseltip dudaklarına yaklaştırdı dudaklarını. Tereddüt dolu birkaç saniyenin ardından dönüşü olmayan bir yolda duraksamanın hiçbir şey kazandırmayacağı konusunda kendisini ikna edip dudaklarını buluşturdu. Evet, William Walsifer. Hikâye burada sona ererken şu hep bahsettiğin yedi cehenneme süresiz seyahat hakkı kazandın.

____________________________________________________________________________________________________

Hayatın saçmalık, williamwalsifer.:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gabriella Dratshev
Rütbe Almamış Üye
Rütbe Almamış Üye
avatar

RÜTBE :
Karakter Yaşı : on altı.
Yaş : 22
Lakap : Gab.

MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   C.tesi Ağus. 06, 2011 4:08 am

    ‘Bunun anlamı ne William? Lanet olsun, arkanı dönme bana!’ Cadının kurumuş dudaklarından dökülen haykırışlar sıktığı yumruklarıyla birlikte uzaklaşmaya başlayan Will’in öylece durmasına neden olduysa da geri dönüp o nefes kesen mavi gözleriyle ona bakmasını sağlayacak kadar etkili değildi anlaşılan. Mutlu, zamanın nasıl geçtiğini unutturacak kadar çok eğlendikleri, nerede olduklarını umursamaksızın attıkları ve katlanarak artan kahkahalarla dolu geçirdikleri günlerle kıyaslandığında bir hiçmişçesine nadir görünen kavgaları, nadiren göründükleri kadar da hasar verici oluyordu. Acıma duygusundan mahrum bir şekilde iki genci yıpratıp onların birbirleri için atan küçük kalplerini incitirken hiçbir zaman duydukları aşka dokunacak kadar güçlü olamıyordu. Aralarındaki aşk öylesine yoğun, öylesine dokunulmazdı ki bu kavgalar sadece biraz daha büyütüyordu onu, her geçen saniye biraz daha çoğalarak. İkisinin de öfkeyle dolup taştığı bu anlarda sadece bir kaç saniyelik kontolsüzlükle dudaklardan dökülen bütün kelimeler, kendilerini kandırmak için söyledikleri onca masum yalanın ne denli saçma ve sahte olduğunu kanıtlamak istercesine gerçeklik kokuyordu adeta. ‘Kaç defa söyledim bilmiyorum ama; hiçbir anlamı yok Gabriella. Aynı şeyleri yine ve yine tartışmak istemiyorum.’ Ona geniş omuzlarının üzerinden bakan büyücüye öfkeli bir bakış gönderirken bulduğu o küçük çatlağın onu konuşturmak için yeterli olmadığını anlayan cadı sessizce iç çekti. Hayal kırıklığı bütün varlığını ele geçirip onu çıkmaz sokaklara sürüklerken esen hafif rüzgar uçuşturdu cadının özgür bıraktığı kahverengi buklelerini. Sinirleri gerildiği zaman kontrol edemediği yeteneği yüzünden yeşilin en çarpıcı tonlarından birine bürünen gözlerinin önüne düşen perçemlerini sabırsızca geriye attı ve büyücünün bu sıkılgan tavrını görmezden gelebilmek için çabaladı çaresizce. Bazen bıktıracak kadar ısrarcı olabiliyordu ağlamaklı cadı ama Will’in onun bu pes etmeyişlerinden nefret ettiğini de biliyordu aslında. Bütün bu kışkırtma çabaları hislerinin kontrolünü sağlamakta her zaman için zorlanmış olan büyücüyü zor durumda bırakıp incitiyordu, farkındaydı bencil olduğunu hiçbir zaman inkar etmemiş olan cadı. Onu zorladığı, köşeye sıkıştırmaya çalıştığı her an biraz daha üzüyordu, üzülmesine dayanamayacağını sandığı büyücüyü. Onu yaralamak isteyeceği son şeyken, bir başkasının onu kırdığına şahit olsa parçalayabilecek kadar çok severken farkında bile olmadan canını yakıyordu Gab, nefes aldığı her saniye için kendine lanet okuyarak. Yine de elinde değildi bütün bunlar, içinde bir yerlerde yaşayan, en küçük hücresine kadar nefret ettiği o karanlık parçasını inkar ettikçe daha da güçlenerek baş kaldırıyordu ona adeta. William ne zaman onun tarafından incinse tarif edilemez bir zevk alıyordu o yanı, kendini sevdiğini ancak böyle görebilirmişçesine sadist duygular beslerken. Onu rahat bırakmayan vicdanınıysa sadece bir kuzen olarak sahip olabileceği büyücünün hislerini ancak bu şekilde su yüzüne çıkarabildiğini söyleyerek susturmaya çalışıyordu, bunun yanlış bir tespit olduğunu kendisi de biliyorken. Zira William ne zaman ona ihtiyaç duysa yardım etmek için hazır bir şekilde orada duruyor, başka büyücüler kalbini kırmak gibi bir hata yaptığında yaralarını sarmak için parçalanıyordu ama Will'in ona karşı beslediği hislerin kendisininkilerin çok daha üstünde olduğunu anlaması için bütün bunlara ihtiyacı dahi yoktu. Büyücünün okyanus mavisi gözleri Gab'e her bakışında haykırıyordu ona olan aşkını, öylesine duygu doluydu ki... Büyücü daha sonra aralarını düzelteceklerine karşı duyduğu güvenle birlikte bahçeden uzaklaşırken onu durdurup sarılacak ve delicesine sevdiğini itiraf edecek gücü bulamadı kendinde, narin bedenini yorgun bir şekilde çimlerin üzerine bırakan cadı. Bir kez daha, gitmesine izin vermişti.

    Yalnızca birkaç ay öncesina ait bu silik hatıra zihninde canlanırken acıyla gözlerini kapattı Gab, aynı şeyleri tekrar yaşamak istemiyormuşçasına. Nefret ettiği bu döngü yıllardır devam ediyordu ve eline geçen tek şey William'ın ona karşı beslediği derin zaafı keşfetmesinden başka bir şey olmamıştı. Bazen tam amacına ulaşacak gibi oluyor, hemen ardındansa kendisinden kaçan bir büyücünün korkak ruhuyla tanışıyordu. Ona kızmaya hakkı yoktu aslında, kendisinin de pek bir farkı yoktu sonuçta. Duygularının büyüklüğünün altında eziliyor, onların peşinden gitmeye yetecek cesareti bulamıyordu damarlarında akan kanın içinde. Hayatı boyunca bir an için bile olsa cesur davranamamış biri için çok da şaşılası değildi bu durum, yakıcı olan böylesine büyük bir aşkla tutulmuş olduğu büyücü için bile bazı şeyleri feda edememesiydi. Ailesi gibi… Tanrı biliyor ya, aralarında bir şeyler gelişecek olursa Devyn onları asla anlamazdı, anlamaya çalışmazdı bile. Oysa elinde değildi bütün bunlar Gab’in, engellemeye çalıştıkça büyüyordu aşkı. Hislerini yok sayabilmek için öyle çok çaba harcamıştı ki güzel cadı, ondan uzak durmaya çalıştığı her saniye biraz daha boğmuştu günahkar ruhunu, onsuz nefes alması bile katlanılması dayanılmaz bir eziyete dönüşmüştü. Kurtulmak istiyordu onu kısıtlayan zincirlerin açtığı yaralardan, özgürce hareket etmeyi özlüyordu yıllarca bastırılmaktan bıkıp usanmış ruhu. Hepsinden daha da öte, onu istiyordu yeryüzündeki tek şeymişçesine. Onu ve aşkına bütün varlığıyla sahip olma arzusuyla yanıp tutuşuyordu cadı. Sonu gelmeyecekmişçesine süren bu oyunu bırakmak istiyordu, devam edemeyecek kadar yorgun düşmüştü artık.

    Sonunda konuşmaya karar veren büyücünün söyledikleri kulaklarına birer uğultu halinde ulaşırken aralarından yalnızca iki kelimeyi seçti ve kalbinin atmayı keserek devamında getirmesini bekledi, kendine verdiği sıfatın ne olacağına karar biçemeyerek. " Sen benim... " Gizleyemediği bir umutla ışıldıyordu göz bebekleri, o zamana kadar duyduklarından farklı bir şeyler söylemesi için Tanrı'ya dualar ederken. O büyüleyici gözlerle buluştu bir saniye için ve o anda cümlenin devamını anlaması için büyücünün konuşmasına devam etmesine gerek kalmadı, bakışlarındaki o aşina ifadeden anlamıştı zaten Gabriella. Çok iyi bildiği ve her gece lanetler okuduğu bir gerçeği onun bir kez olsun öpebilmek için her şeyi gözden çıkarabileceği dudaklarından duymak o ana kadar tutmak için çaba sarf ettiği gözyaşlarının önündeki son savunmasını kırmıştı. Ellerini gözyaşlarını saklamak istercesine yüzüne kapatırken sessizce ıslanıyordu rengi atmış beyaz yanakları. Onu böylesine kırabildiği için William'dan nefret etmek istiyor, baş döndürücü kokusu bu kadar yakınındayken bunu başaramadığı için öfkeleniyordu kendine. Ettikleri bunca kavganın içinde belki de ilk defa bir şeylerin değişebileceğini umut etmişti çaresiz cadı ancak William sahip oldukları bu şansı paramparça etmiş ve acımasızca savurmuştu onları. Engelleyemediği bir hıçkırık boğazından dökülürken paylaştıkları o sessiz yalnızlığı bozduğunu fark etti, sonradan buna pişman olarak. Yüzünde tarif edilemez bir acıyla ona bakan büyücünün ağlamamasını istediğini duyabiliyordu ama bu sadece daha da şiddetli akmasına neden oluyordu gözyaşlarının. Hışımla kanepeden fırlayan büyücünün ses tonu yükseldikçe kendini toparlayan cadı ıslanmış parmaklarını yüzünden çekti ve kızarmış gözlerini gizleyen ıslak kirpiklerinin altından ona baktı, kurtar beni dercesine. Çok bir şey istemiyordu o an, sadece sarılsa, onun küçük bedenini kolları arasına alarak her şeyin düzeleceğini söylese yeterdi. Onun içini ısıtan sıcaklığına ihtiyacı vardı, bedenini saran titremeyi engellemekte zorluk çeken cadının. İncinmiş bakışları büyücünün acı çektiği bariz bir şekilde anlaşılan mavi gözleriyle buluştuğunda, suskunlukları son buldu ve söylenmeyenleri söylediler birbirlerine, dudakları kıpırdamaksızın. William'ın birazdan kapıyı çarparak çıkıp gideceğini, akşam olduğundaysa birbirinden farklı şebekliklerle onun gönlünü almaya çalışacağını beklerken onun kendisine yaklaşarak dizlerinin üzerine çökmesini izledi bakışlarına yansıyan şaşkınlığı gizlemeye gerek duymadan. Büyücü ellerini kendi elleri arasına hapsederken doğrudan gözlerinin içine baktı Gabriella. " Ne söylememi istiyorsun? " Beni sevdiğini ve önemli olan tek şeyin bu olduğunu, her şeyi... Söylemek için çıldırdığı kelimeler dilinin ucuna gelse de suskunluğunu koruyan cadı tarihin akışını değiştiren bu oyunun sonunun nereye varacağını merak ediyordu. Teselli etmek istercesine ellerini okşayan büyücü cehennemle ilgili bir şeyler zırvalarken ne demek istediğini sorarcasına baktı ona Gab, kaşları istemsizce çatılırken. William'ın elleri yüzüne yaklaşınca daha ne yaptığını farkında bile olmadan bilinçsiz bir şekilde büyücüye doğru eğilirken buldu kendini, yaşadığı tereddütlerden sıyrılmakta zorlanan cadı. Nefesinin sıcaklığını hissedecek kadar yakınlaştıklarında büyücünün dudaklarına yönelmesine izin verdi Gabriella, yıllarca bu anın gelmesini nasıl da beklediğini hatırlayıp yumuşak öpücüklerle ona karşılık verirken. William her an kırılabilirmiş gibi nazikçe öpüyordu cadıyı, yasak olanı tatmanın verdiği hazla birlikte. İnce kollarını onun boynuna doladı ve kanepeden kayarak büyücünün kucağına bıraktı kendini, başını göğsüne yaslayıp hiç bırakmayacakmışçasına sarılırken. Yıllardır hayalini kurduğu an böylesine aniden çıkıp gelmişti ve belki de bunca zamandır ilk kez sonlarının ne olacağına dair düşüncelerle kendini zehirlemeden, öylece kıpırtısız duruyordu William'ın kolları arasında. Çünkü biliyordu güzel cadı, ne olursa olsun yanında o olduğu sürece güvendeydi ve bu hissi boğucu kuruntularıyla mahvetmeye kıyamayacak kadar çok seviyordu. Başını hafifçe kaldırıp baktı büyücünün göz kamaştırıcı yüzüne, yaşadığı mutluluğu bir ayna misali yansıtan gülümsemesi yayılırken çehresine. Artık hiçbir şeyin önemi yoktu, onunlaydı ve zamanın ne getireceğiyle zerre ilgilenmiyordu.


____________________________________________________________________________________________________
[list]

Çok tatlıyız ki biz:
 
[/list:u]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Unspoken Serenity.   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Unspoken Serenity.
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Rol Oyunları-
Buraya geçin: