AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 is there a heaven?

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Albert Benjamin Caldwell
Gryffindor
Gryffindor
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Karakter Yaşı : 18.
Gerçek İsim : rıza.

MesajKonu: is there a heaven?   Perş. Tem. 24, 2014 1:46 pm



   
   
   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Albert Benjamin Caldwell
Gryffindor
Gryffindor
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Karakter Yaşı : 18.
Gerçek İsim : rıza.

MesajKonu: Geri: is there a heaven?   Perş. Tem. 24, 2014 1:48 pm



stıll loving you


Güneşin yüzünü aydınlatmasıyla birlikte aniden gözlerini açan genç büyücü, içindeki heyecanın etkisiyle hemen ayılabilmeyi başarmıştı. Zaten kolaylıkla uykuya dalabildiği ve derin bir uyku çektiği de söylenemezdi; zira dün gece beden olarak yatakhanedeki konforlu yatağına uzanmış, yumuşak yastığına başını gömmüş olsa da, ruhen bambaşka bir diyarda dolanmış, kendini hayal dolu dünyasına kaptırmıştı. Üstelik bugün için ne hazırlayacağını dahi hâlen netleştirememiş olmanın da sıkıntısını yaşamıştı. Hızla yatağından doğrulduğunda da, zihnini dolduran düşünceler aynıydı; mutlaka ama mutlaka çok kısa sürede bir şeyler bulmak zorundaydı ancak bundan önce ne giyeceğine karar vermeliydi. “Eveeet, bir bakalım…” Tüm kıyafetlerinin birbirine bu kadar benzediği ve gözüne bu kadar sıradan geldiği bir anı ilk kez yaşıyordu. Kuşkusuz bu an, hayatında ilk kez ne giyeceğine karar veremediği an olarak tarihte yer alacaktı. Sonunda –ne kadar süre geçtiğini kendi dahi bilmiyordu- koyu lacivert tonlarında bir kot pantolon ile siyah-beyaz renklerinde bir tişörtte karar kılmayı başarabilmişti. Ah, bir de saçlar vardı tabii… Bırak dağınık haliyle kalsın. Görünüşe göre ayna karşısında kendini kontrol etme ihtiyacı hissettiğinden, birkaç dakikasını da nasıl göründüğü ile ilgilenerek geçirecekti. “Fena değil, evet. Sırıt bakalııııım… İşte böyleee…” Son olarak dişlerini gösterircesine gülümsedikten sonra, yatağının altında sakladığı gizli madenine göz gezdirme zamanı gelmişti; ne de olsa yatakhanede herkes uyuyordu ve bunu şu an yapmanın hiçbir sakıncası yoktu. İşe ilk olarak içkilerden başlayacaktı, doğrusu tüm bunları okula gizlice sokabilmek için Fabio ile birlikte epey uğraşmışlardı. Ondan gizli olarak el attığı için dostunun kendisine mutlaka bir bela açacağını bilse de, bunu yapmaktan çekinmiyordu. Peki, bir şarap mı almalıydı? Yoksa viski mi? Şaraptan nefret ediyordu ancak romantik bir ortamdan söz edildiği zaman akla gelen ilk içki olduğu gerçeğinden dolayı tereddütteydi. Yine de tercihini viskiden yana kullanmanın daha iyi olacağını düşünmüştü genç Caldwell. Hiç değilse viski sayesinde dilin çözülür, Ben. Kafasında parıldayan bu düşünce karşısında ufak bir tebessüm göstermeden edememişti. Viski şişesini ve iki kadehi çantasının en altına güvenle yerleştirdikten sonra, muggleların müzik çalar adını verdiği garip bir aleti de onların yanına göndermişti. Muggle icadı bu cihazların işine yarayacağı bir günün geleceğini akıl etmezdi, neyse ki Fabio’nun kafası çoğu zaman ondan daha fazla çalışıyordu. Derin bir uykuda gibi görünen haylaz dostuna bakıp gülümsedikten sonra, artık Hogsmeade’de olma vaktinin geldiğini düşünerek harekete geçmişti.

birkaç saat sonrası.

Bağıran baraka gerçekten enteresan bir yerdi. Hakkında anlatılan bunca korkutucu hikâyeye ve esrarengiz görünmesine karşın, o an boş bir bina olmaktan başka bir özelliği yok gibi duruyordu. Bır yığın büyücü saçmalığı işte. Burada, en azından biraz olsun romantik bir ortam oluşturabileceğine inanıyordu. İlk olarak kapının bulunduğu girişten itibaren yerleri çiçeklerle doldurmaya başlamıştı; kırmızı gül yapraklarıyla tabi… Kırmızı aşk demek ne de olsa… Aşk ama… Reşit bir büyücü olmanın rahatlığı paha biçilemezdi, büyüyü rahatlıkla uygulayabiliyor olmasaydı bunu nasıl yapabileceği konusunda hiçbir fikri yoktu. Bu şekilde merdivenleri de gül yapraklarıyla doldurarak ilerledikten sonra, aşağıya doğru bakarak nasıl göründüğüne göz atmak istemişti. Evet, bu kadarı yeterli gibi duruyordu. Şimdi sıra müzik çalara gelmişti ve işin kötü yanı, bu mereti nasıl kullanacağını bilmiyordu. “Nasıl bir şeysin sen be?” Üstündeki hemen hemen her tuşa bastıktan sonra, aniden gelen bir sesle korktuğunu itiraf etmeliydi. Buna karşın küfürlerini sesli olarak dile getirmekten yana değildi, Letje’nin her an burada olabileceğini bildiğinden konuşmasına bir hayli dikkat ediyordu. O sırada en başından bu yana açmak istediği şarkıya denk gelmesiyle birlikte ani bir tepki vermişti. “İşte bu!” Hoş bir şarkı çalmaya başladığında, müzik çaları da olduğu gibi bir kenara bırakarak, son bir kez içki şişesini kontrol etmişti. Bu değerli hazinenin de güvenli bir biçimde yerinde uyumakta olduğunu gördüğünde, kendini her adımında gıcırdayan zemine bırakmıştı. Ancak hâlâ bir şeyi unutmuş gibiydi. Oturduğu yerin rahatsızlığını giderek hissetmeye başladığında, ne olduğunun da farkına varabilmişti. Böyle bir yerde, oturacak bir şeyler ayarlamadığı için kesinlikle aptal olmalıydı. “Bir şeyi de unutmasan Benjamin!” Kendine olan öfkesini mümkün olduğunca kontrol altında tutmaya çalışarak, Letje’yi beklemeye başlamıştı büyücü. Her an kalp atışlarının hızlandığını kavrayabiliyordu ve biliyordu ki bu, birazdan çok daha hızlı olacaktı.


ı wıll be there





____________________________________________________________________________________________________
    içmek,
    gözlerinde içmek ayışığını.
    varmak,
    özlerinde varmak can tılsımına.
    gözlerin hani?



En son Albert Benjamin Caldwell tarafından Cuma Tem. 25, 2014 5:02 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Letje Maiolaine
Ravenclaw
Ravenclaw
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Karakter Yaşı : 25
Uyruk : fransız.
Gerçek İsim : Başak of korz. :)

MesajKonu: Geri: is there a heaven?   Perş. Tem. 24, 2014 2:09 pm



   
   
   



stıll loving you



Boşluktayım sanki, duruyorum. Gece tüm sükunetini koruyor, gözlerimle apaçık orta da duran ayın birleşmesini sağlıyordu. Hafif dokunuşlarla tenime değmekte olan rüzgar saçlarımı yüzüme karıştırıyor, kulaklarımda hafif tatlı bir uğultu oluşmasını sağlıyordu. Ellerim soğuk ve pürüzlerle dolu taştan zeminde geziniyor, sabırsız bir şekilde parmaklarım ahenkli adımlar atıyordu. Neyi bekliyordum? Kimin beni alıp götürmesi gerekiyordu? Bedeni bedenime, ruhu ruhuma karışacak, kalplerimizin aynı anda ritim tutacak, kısa ama dolu dolu yaşayacağımız hayatta kim benimle birlikte nefes almayı sürdürecekti? Duygularımın bütün berraklığı yok olmuş bir biçimde düşünüyor, buğulu ve derin sulardan yaşamımı aydınlatacak bir inci ararmışçasına bir süliet görmeyi umuyordum. Geç mi kalmıştım yoksa? Mutluluğa bir adım kala ellerimden kayıp gitmiş miydi her şey? Bu kadar kısa mı sürecekti, daha hiç gülmeden, dokunamadan, sevgimi onunla tam yaşayamadan... Bitecek miydi?


&



Genç cadı bulunduğu yatağın içinde soluk soluğa kalkarken, güneş pencereden ilk ışıklarını göstermek için adeta çırpınıyor gibiydi. Sanki oluşturduğu o kudretli edadan gülücükler saçıyor, müjdeleyici bir haber vereceğini anımsatıyordu. Yüzünde hafif bir tebessüm oluştuktan sonra, saçlarını bir hamleyle geriye atarak bulunduğu yerden kalmıştı. Yavaşça gerindikten sonra, gözleri yatakhanede kimlerin var olduğunu saçmaya çalıştı. Pek fazla kimse kalmadığına sevinerek, adımlarını hemen yanı başında bulunan ve pek eski sayılmayan ahşap gardıroba yöneltti. Nazikçe ve teker teker kıyafetlerini sol tarafa doğru ayırıyor, farklı parçalar seçmeye özen gösteriyordu. Normalde ne giydiğini önemsemez, rahat olduğunu hissettiği her kıyafette kendini hoş görmekten çekinmezdi. Bugünü diğer günlerden ayıran tek bir fark vardı. Kendini ona farklı hissettiren, sadece onunlayken kalbinin hızla çarptığı büyücüyle buluşacaktı, elleri, gözleri... Birden hareket etmeksizin olduğu yerde kaskatı kesilmiş, az önce onu nefes nefese bırakan düşü anımsamaya çalıştı. Yoksa, hiç başlamayacak mıydı? Yada zaman, su gibi akıp geçerek hayatlarından bir şeyler çaldıktan sonra yoluna devam mı edecekti? Tekrar düşündü genç cadı, son anda kulaklarında yankılanmaya başlayan sesi anımsadı. Gözlerinin seçemediği siyahi siluetin derinlerine inmişti gözleri. Hakim olamamıştı dudaklarına ve yavaşça ismini fısıldamıştı genç büyücünün. Tek bir yere sabitlediği bakışlarını yeniden yükselmeye çabalayan güneşe çevirmişti. Hala bir umut var mı? diye sormaya cesaret edememişti. Korkuyordu. Bunca zaman insanlardan yediği darbelerden sonra, evreninde kendisine aynı şeyi yapacağından şüpheleniyordu. Sanki olumsuz olarak algılayacağı bir hareketten sonra güneşi sonsuza kararacaktı. Onu böyle bir sonla kaybetmeyi bile şimdiden düşünemiyordu, düşünmeyecekti. Her kötü olayda birlikte olmalılardı, yanında olmalıydı. Varlığını tepeden tırnağa hissettirmeliydi genç büyücüye. Gerekirse en kötüsünde bile, birlikte yanmalı, birlikte tutuşmalı ve birlikte sönmelilerdi.

Gözlerini kamaştıran ve ışık saçmaya devam eden güneşe meydan okurcasına, içinde oluşan kasvet bir türlü yok olmuyordu. Genç cadı hafifçe boğazını temizledikten sonra elleri yaniden gardırobun içinde kıyafetlerini ayıklamaya başladı. Sonunda seçtiği hafif koyu renkli kot pantolonu ve onunla bir nebze aynı renkte olan kot ceketini yatağının üzerine fırlattıktan sonra, içine sadece yakası oval bir şekilde kıvrımlanmış masumluğun temsili bembeyaz bir tişört giymeyi uygun bulmuştu. Sadeliğini ve doğallığını koruma tavrından hiç vazgeçmeden saçlarını da her zaman ki gibi topladıktan sonra aynanın karşısına geçmiş ve üzende son rötuşlarını yapmaya çalışıyordu. Çok fazla incelemeden tekrar yatağına doğru ilerlemiş ve yastığının altında bulunan asasını iç cebine yerleştirmişti. Her şeyinin tamam olduğunu var sayarak içinde onunla her zaman birlikte olan ve nefesini daraltan düşünceleriyle birlikte yatakhaneden çıkmak üzere adımlarını hızlandırmıştı.


ben hiç kimsem olmadan
tepeden tırnağa,
ona
hiç sarılmadan...

Her ne kadar ciğerlerine eşsiz havayı çekse de içindeki karanlık sanki onunla besleniyormuş gibi bütün enerjisini alıyordu. Yavaşça ilerleyen adımları erken çıkmasının verdiği rahatlıkla devam ederken bir yandan kendini iyileştirme çabasına yönlendiriyordu. Daha dün içinde yanmaya başlayan umut ışığını alevlendirmek için birlikte geçirdikleri her anı gözünün önüne getiriyor ve film şeridi gibi akmasını izliyordu. Yeniden ellerinin sıcaklığını ellerinde hissetmesiyle birlikte, içinde kıvılcımlar oluşmaya başlıyordu. Gözlerinin tekrar gözleriyle buluşacağını düşünürken, yüzünde yeniden oluşan tebessüme adımları da bir an önce onun yanına varmak istercesine hızlanmaya başlamıştı.

şimdi ölmek istemem,
kalbine dokunmadan...

Adeta koşuyormuş gibi nefes nefese kalmış, yüzündeki aptal gülümsemesini hala silemeden, Bağıran Baraka gözlerinin önüne serilmişti. İçinde artık -en azından şimdilik- hiç bir kötü düşünce kalmamışken yüzüne savrulan saçlarını kulağının arkasına atmış, derin nefesler aldıktan sonra bir kaç adım kalmış olan mekanın kapısına ilerlemeyi sürdürmüştü. Binanın dıştan görünüşü kendisine biraz kasvetli gelse de Albert'in burada olması, birden bire gözünde her şeyi değiştirebilirdi. Eski ve tahta kapının önüne gelip durduğunda içeriden gelen müzik sesine karşı istemsizce yüzünden silinen gülümsemesi yeniden belirmişti. Mugglelara hayranlık duymasının bir diğer sebebi ise kesinlikle böyle bir icat geliştirmiş olmalarıydı. Ruhuna yedirdiği notalarda bazen kendini bulmak, herkese biraz olsun iyi gelirdi. Sabırsızca oyalandığı kapının önünde daha fazla bekleyemeyeceğini fark edince aniden kapıyı açtı ve karşısında duran manzara karşısında şaşkınlığını gizleyememişti. Yere serilmiş olan kırmızı gül yaprakları biraz ötedeki merdivenlere kadar uzanıyor, karşısında da kendisini adeta heyecanla bekleyen genç büyücüye ulaştırıyordu. Olduğu yerde döndükten sonra bu mekanı daha önce hiç böyle hayal etmemiş olduğunu fark etmişti. Yavaş yavaş merdivenlerde oturan Albert'e doğru adımlarını ilerletirken dudakları her an bir şey söyleyecekmiş gibi aralık duruyordu. Dikkatli bir şekilde dizilen gül yapraklarına basmadan hafifçe ve sanki zıplarmışçasına izlediği adımları uzaktan komik duruyormuş gibi görünse de sonunda onu istediği hedefine ulaştırmıştı. Merdivenlerin başında dikilirken, gözleri bir kez daha genç büyücüyle buluşmuş, bedenini saran kıvılcımları ateşlemeye yetmişti. Yüzünün kızarmakta olduğunu belli etmek istemiyor olmuş olmalı ki, genç cadı başını gıcırdayan tahta zemine doğru eğerek yavaşça merdivenleri çıkmaya başlamıştı. Bu sırada dudaklarından yarı resmi ama aslında şakayla karışık bir ses tonuyla çıkan cümlesini engelleyememişti. "Görüyorum ki epey çaba sarf etmişsiniz, Bay Caldwell."


ı wıll be there




[/dohtml]

____________________________________________________________________________________________________
Spoiler:
 




   
   
   
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Albert Benjamin Caldwell
Gryffindor
Gryffindor
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Karakter Yaşı : 18.
Gerçek İsim : rıza.

MesajKonu: Geri: is there a heaven?   Cuma Tem. 25, 2014 3:44 pm



stıll loving you


Kapının aralanma sesinin kulaklarına ulaşmasıyla birlikte, kalbinin yerinden fırlama girişiminde bulunduğuna yemin edebilirdi. Plânladıklarını yapmış, hazır olduğunu düşünmüş ve beklemeye geçmiş olsa da, o an fark etmişti ki ne yaparsa yapsın heyecanına yenik düşecek ve doğaçlama hareket etmek zorunda kalacaktı. Orada bir heykel gibi kalmamak için merdivenlerin hemen başında duruyorken, kafasını aşağıya doğru eğerek gül yapraklarına basmamaya özen gösteren cadıya baktı. Gösterdiği bu özeni, yavaş hareketlerini ve aslında komik olabilecek gelişini hayranlıkla izlediğini itiraf etmeliydi; yaptığı bu hazırlığa karşı cadının gösterdiği dikkat hoşuna gitmişti ve kalbinden yüzüne yansıyan bir gülümseme ile kızın gözlerine odaklanmıştı. Göz göze geldikleri esnada öyle garipleşmişti ki binlerce kişinin önüne konuşma yapsa veya tüm yaşamını etkileyebilecek bir sınava girse, yine de bu kadar heyecanlanacağını düşünmüyordu. Ellerini istemsiz bir şekilde saçlarına götürüp, zaten dağınık olan halini iyice bozduktan sonra –ki bu hareketleri tamamen heyecandan yapıyordu- mümkün olabilen en soğukkanlı ses tonuyla cadıya ulaştırdı sesini. “Eh, bence senin için pek yeterli değil.” Bir an duraksamış ve şaşkın bir ifadeyle Letje’ye bakmaya devam etmişti. Her nedense söylediğinin olumsuz anlam içerebildiği düşüncesine kapılmıştı ve tuhaf biçimde aniden bunu düzeltme çabasına girişmişti. “Yani demek istediğim… Şey… Sen güzelsin… Çok yani… Daha fazlasını hak ediyorsun.” İçinde giderek büyümekte olan alevin varlığı artık iyiden iyiye belirginleşmişti, fakat ne olursa olsun kendisini kontrol edebilmeliydi; zira onun yanında yeterince saçmalıyordu, daha fazlasına hiç de gerek yoktu. Merdivenlerin başında öylece dikilmelerinin anlamsız olduğunu keşfetmesiyle beraber, soğuk ellerini cadının eline götürerek onu içeriye doğru götürmeye niyetlendi. Aslında hareket etse peşinden geleceğini biliyordu, fakat bunu elini tutmak için bir bahane olarak kullanmıştı.

Birlikte uyumlu biçimde attıkları adımlarla beraber tahta zeminden gıcırtı sesleri geliyordu, lakin müzik çalardan gelen şarkı sesi onları bastırmayı başarabiliyor ve kulaklarını dolduruyordu. Biraz önce düşündüğü aptallığını yeniden anımsadığında, başını öne eğmiş bir vaziyette zemine doğru bakarken, sesinin af diliyormuşçasına çıkmasına engel olamamıştı. “Oturacak bir şeyler ayarlamayı unutmuşum, böyle idare edeceğiz artık.” Bağdaş kurarak oturup, kalçasında tahta zeminin rahatsızlığını hissettiğinde sessizce ve kontrolsüzce küfür mırıldanmıştı. Letje’nin söylediklerini işitmediğine inanıyor, daha doğrusu inanmak istiyordu. Bu anı çabuk geçebilmek için bir şey bulabilmeye çabalamıştı, aksi halde böyle sessiz kalacaklarından korkuyordu. “O zaman şey yapalım… Eee… Viski içersin, değil mi?” Henüz cevap alma zahmetine katlanmadan bardakların her ikisini de hızla doldurması, odunca bir davranış olarak durabilirdi ancak o an bunu fark edemeyecek kadar farklı hisler içerisindeydi. Ve heyecanıyla giriştiği mücadeleyi kaybettiği açık biçimde görülüyordu, hareketleri hiç olmadığı kadar hızlıydı ve ne söyleyeceğini bilemiyordu. Konuşamadığı her anda bardağından yudum alıyor, içini yakan alkolün etkisine bırakıyordu kendini. O şekilde ne kadar kaldıklarını kestiremiyordu; kestirebildiği tek şey, biraz daha böyle devam ederse günü mahvedebileceğiydi. Haydi ama Ben, kendine gel! Dudaklarını kelimelerin dökülmesi için aralamış olsa da, girişimi başarısız olmuştu. Kendini, bakışlarını cadının yüzüne sabitlemiş biçimde bulmuştu. Gözleri, bakışı, saçları… Her şeyiyle öyle eşsiz duruyordu ki, bu dünyadan, diğer insanlardan olamayacakmış kadar güzel, farklıydı sanki. Adına nice şiirler, şarkılar yazılabilirdi ancak ne kadar yazılırsa yazılsın hiçbiri onun için yeterli olmayacaktı, olamazdı. “Biliyor musun, çok güzelsin.” Dudaklarından usulca çıkan cümle kontrolü dışındaydı.  Bakmaya devam ettiği müddetçe de öyle olmaya devam edecekti, biliyordu ama zaten öyle olmasını istiyor gibiydi. “Bana böyle bakmaya devam edersen sana aşık olacağım. Olmuş da olabilirim… Ne diyorum ben? Merlin aşkına! Biri beni kendime getirsin.” Viskisinden bir yudumu daha midesine yolcularken, artık tamamen bilinçsiz konuşmaya başlamışa benziyordu. Artık bedenine hükmeden beyni değil, kalbi idi.



ı wıll be there





____________________________________________________________________________________________________
    içmek,
    gözlerinde içmek ayışığını.
    varmak,
    özlerinde varmak can tılsımına.
    gözlerin hani?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: is there a heaven?   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
is there a heaven?
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Bağıran Baraka-
Buraya geçin: