AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  
ACCIO WIDGET!        
Yönetim
Puanlar
Enler
Pano

Paylaş | 
 

 Ruhun Son Hayali

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Lilith Asjuëd
Gryffindor
Gryffindor
avatar


the eyes are on fire you are the unforcasted storm.


RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : -
Gerçek İsim : ipek.

MesajKonu: Ruhun Son Hayali   Çarş. Tem. 16, 2014 6:21 pm

Carlie Myracle & Damian Esgard
birazcık Lilith Asjuëd ile birlikte

“You have been the last dream of my soul.”

____________________________________________________________________________________________________



:~~:
 

:•:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Carlie Myracle
Gryffindor
Gryffindor
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : Görücü
Gerçek İsim : İpekli Miray.

MesajKonu: Geri: Ruhun Son Hayali   Çarş. Tem. 16, 2014 6:22 pm

Kendi mutluluğumuzda ne kadar güçlü olduğumuzu ve onun ise kendi gizeminde nasıl zayıf olduğunu hatırlayın diye karalanmıştı kitabın orta sayfalarında. Eski basım kitabın mürekkebi bazı sayfalarda silikti ve bazı sayfaların numaraları bile okunmaz hale gelmişti ama genç cadı biliyordu ki, sayfa numaraları değil de cümleler kitaptan silinmiş olsa bile onları hafızasına, zihninde tamamlayabilecek kadar iyi taşımıştı.

İnce gövdeli ağaca sırtını yaslamıştı ve göğsüyle aynı hizadaki bacaklarının üzerinde kitabını sıkıca kavramıştı. Parmakları, rüzgarlı havaya rağmen kitabın siyah kapağının üzerini terletiyordu. Ortak salonu terk etmeden önce tişörtünün üzerine giydiği kot ceketini şimdi katlayıp yanına koymuştu.  Yeni bir sayfaya geçerken esneyen cadının sarı saçları kitabının iki yanından dökülüyordu. Gökyüzünde boşluk bırakmayan bulutlar bugün güneşi göstermemekte inatçıydılar. Geçen yaz Lilith ile birlikte Paris’ten aldıkları tişörtünü içine soktuğu kısa şortu giydiğine pişman olmuştu. Üç gündür etkisini gösteren ılık ve güneşli hava bugün yoktu. Üstelik gece incecik yağan yağmur üzerinde oturdukları çimenleri ıslatmıştı ve soğuk, çıplak tenine temas ettikçe kız hafifçe titriyordu. Yine de bu olumsuz koşullar, bugünün Londra’nın ideal kitap okuma havasına sahip günlerinden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Paris’te yaşamaya başladığında güneşli bir şehre ait olmanın zorluğunu çekmişti. Ama yağmurlu bir öğleden sonra, salonun ortasına taşınmış piyanosunu çalmaya başladığında o havayla sık sık yaşamayı sevmişti. Kendi parmaklarının tuşların üzerine hafif baskı uyguladığında piyanosun çıkardığı sesler yağmur damlalarının düzensiz ritmiyle buluştuğu zaman genç cadı daha güzel bir şeyler düşünemez oluyordu ve bazen yağmurlu günlerde burada, Hogwarts’ta, büyük tahta kapıyı üzerine kilitleyip aynı atmosferi yaşıyordu.

Diğer sayfaya geçti, bir süre sonra bir diğerine ve bir diğerine daha. Karşısında oturan cadı ise neredeyse kitabının son sayfalarını okuyordu. Carlie Myracle’ın aksine üzerinde bol bir örgü kazak ve altında koyu gri bir tayt vardı. Saçları ise her zamanki Lilith Asjuëd saçlarıydı. Uzun, kestanemsi bir kahverengi ve toplanmayacak kadar gür. Kitabının arasına parmaklarını yerleştirdi ve yeniden esnedi.
“Çok iyi birine benziyorsun ama eminim buradan uzaklaşırsan daha iyi biri olduğunu düşüneceğim.” Lilith, kitabın içinde geçen cümleyi taklit etti. Genç cadı ise parmaklarını sayfaların arasına yerleştirip, karşısında oturan en yakın arkadaşına dil çıkardı. “Beni Üç Silahşörlerden alıntı yaparak başından savamazsın, daha iyisini bulmalısın.” Kaşlarının arasında oluşan çizgi ve aşağıya doğru büzdüğü dudaklarını saniyeler içinde suratından silip güldü. “Seni başımdan savamazsam kendim giderim. Hem zaten açım, puding yicem.” Üç Silahşörleri, Carlie’nin kucağına bıraktı ve bağdaş kurduğu çimenlerin üzerinden kalktı. Taytı kırışmıştı, saçının arkasına sabah tutturmaya çalıştığı tokayı, parmaklarını saçlarının arasından geçirdiğinde fark etti ve çıkarıp onu da Carlie’ye fırlattıktan sonra kaleye doğru yürümeye başladı. “Bana da getirmezsen kitabını göle fırlatırım Asjuëd!” Kızın arkasından bağırdı ama Lilith parmak uçlarında dönüp hafifçe eğildikten sonra kıza, aynı Carlie’nin ona yaptığı gibi dil çıkardı. Arkasına bakmadı, adımlarını hızlandırarak yürümeye devam etti.

Lilith’in dönmesini beklerken ağaca yeniden yaslandı. Bir keresinde babası ona kitap okurken nasıl göründüğüne dair bir not bırakmıştı. Kitabı okurken karakterden bir parçayı içinde bulunduran insanlardansın. İçine hapis oluyorsun ama aynı zamanda yaşıyorsun. İçinden çıkmak istemiyorsun, özellikle sonlardan nefret ediyorsun çünkü her ne kadar geriye dönüp tekrar okuma şansın olsa da, daha fazlasını öğrenemeyeceğin için üzülüyorsun. Kelimeler hiç bitmesin istiyorsun. Ayrıca rahatsız edilmeyi de sevmiyorsun, prenses. O yüzden sana not bırakıyorum, okuduktan sonra beni arayabilirsin. Seni çok seviyorum, baban, Steven. Adam şirketin İsviçre’deki toplantısı için uçağa yetişmeliydi ama Carlie’yi rahatsız etmek istememişti. Kalbinin üzerine bir hançer yerleştirilmiş gibi hissetti birden. En ufak bir hamle ile gri tişörtünün üzeri kana bulanabilirdi. Ama kız geri çekilmeyi biliyordu. Gözyaşları da öyle, hatta daha iyisini.

____________________________________________________________________________________________________
the angels warned me, never to fall down:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Lilith Asjuëd
Gryffindor
Gryffindor
avatar


the eyes are on fire you are the unforcasted storm.


RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : -
Gerçek İsim : ipek.

MesajKonu: Geri: Ruhun Son Hayali   Çarş. Tem. 16, 2014 6:33 pm


Aşk, tutkuların en bencilidir.* Yılların anılarıyla yaşlanmış kitabı açar açmaz bu cümleyle karşılaşmak yerlerde sürünen moralinin daha iyi olmasına yardımcı olmuyordu. Regl kramplarıyla yatağında kıvranırken Carlie’nin zorlaması üzerine hafta sonunu olağan şekilde geçirmeyi kabul etmişti. Oldukça pasif ve kırgın bir ruh halinde olduğu için duygusal bir kitap okumak istememişti. Ama Carlie’nin Dünya Klasikleri günü ilan etmesi üzerine pek fazla seçeneği de kalmadığından, tercihini Üç Silahşör’leri okumaktan yana kullanmıştı. Daha önce -orijinali de dahil olmak üzere-  birçok kez okuduğu kitabı sevmesinin en büyük nedeni, küçüklüğünde babasının onu bu hikâyelerle büyütmüş olmasıydı. Gece yatağına uzanıp, gözlerini kapadığında kendisini 1800'lü yıllarda yaşayan biri olarak hayal eder, o kıyafetler içinde ne kadar komik görüneceğini düşünüp eğlenirdi. Çoğu zaman o devirdeki kızların aksine kılıç kullanarak farklı olmayı düşünür ve bu şekilde hayatının erkeğiyle tanışabileceğine dair hayaller bile kurardı. Ama zaman ruhunda çok fazla şey değiştirmişti. Hayatının erkeği kavramı artık gerçek olamayacak kadar fiyasko geliyordu kulağına.

Havadaki nemden ve dün çiseleyen yağmurdan dolayı kabuğu hafifçe yumuşamış olan ağacın gövdesine dayanmış, koyu gri taytıyla sarmalanmış bacaklarını soğuk çimlere uzatmıştı. Aşağı inmeden önce ağrı kesici içtiğine şükrediyordu çünkü bu zamanlarda bacakları anormal derecede çok ağrırdı. Zaten eğlenceli olsa da bazen çekilmesi zor bir cadıydı, bir de o haliyle Carlie’den başka kimsenin ona katlanabileceğine inanmıyordu. Üzerine geçirdiği kocaman kalın kazağının kol kısımlarını, rüzgardan serinleyen ellerine çekti. Kitabın eğlenceli bir sayfasını çevirip okumaya devam ederken bir yandan da ellerini burnunun üzerine kapatıp, onu ısıtmaya çalışıyordu. Çünkü serin havalarda en çok burnu, elleri ve ayakları donardı; kulaklarını saçlarıyla kapatmayı başardığı için o kısımla ilgili büyük bir sıkıntı çekmiyordu. Kafasını, güneşi hapsetmiş bulutlara bakmak için kaldırdı. Gün ne kadar gri ve solgun olursa olsun bulutların arasında parlamaya çalışan güneş gökyüzüne inanılmaz bir aydınlık veriyordu. Yayılan ışıktan kamaşan gözlerini birkaç defa kırpıp tekrar önündeki kitaba döndü.

Onu eğlendirebileceğine inandığı iki, üç sayfayı daha okuduktan sonra, moralini düzeltebilecek şeyin şu an için kitap okumak olmadığına karar verdi. Karşısında oturan ve kendisini, okuduğu kitaba iyice gömmüş olan cadıya baktı. Pamuk teni gökyüzünün altında neredeyse beyaz gibi görünürken, saçları da bu konuda onu yalnız bırakmıyordu. En azından ten rengine bakarak saçlarının beyaz değil de sarı olduğunu anlayabiliyordunuz. Cadı, baldırlarından aşağısını örtmeyen kısa şortunun altında bağdaş şekli almış bacakları serin çimlere değince titredi. Fakat kitabın akıntısına o kadar kapılmıştı ki, bu kendisini fazla rahatsız etmiş gibi görünmüyordu. Carlie’ye bakınca bile ürperdi Lilith. Benim saf arkadaşım diye geçirip gülümsedi içinden. Daha sonra tekrar döndüğü kitabında gözüne takılan ilk cümleyi okuyuverdi.
“–Çok iyi birine benziyorsun ama eminim buradan uzaklaşırsan daha iyi biri olduğunu düşüneceğim.” Cümlenin cuk oturması üzerine bir kahkaha atarak, en yakın arkadaşının çıkardığı dil karşılığında ona en ünlü surat ifadesiyle cevap verdi. “–Beni Üç Silahşörlerden alıntı yaparak başından savamazsın, daha iyisini bulmalısın.” aldığı yanıta karşılık üç, dört saniyelik dudak bükme seansından sonra kitabı daha fazla okumak istemediğinden bulunduğu yerde kıpırdanmaya başladı. Düşen kan şekerini düzeltmek ve moralini biraz da olsa yükseltmek için -ikinci- en yakın arkadaşı çikolata destek hattına başvurma kararı almıştı. “–Seni başımdan savamazsam kendim giderim. Hem zaten açım, puding yiyeceğim.” Eskilikten pörsüyen kitabı Carlie’nin kucağına attı ve ayağa kalkarken düzelmesini sağlamak için ellerini saçlarının arasından geçirdi. Parmaklarına takılan küçük kelebek tokayı, sabah dalgınlıkla saçlarını toplayabileceğine inanarak takmıştı. Ancak bu kadar gür saça oldukça etkisiz kaldığından onun orada olduğunu bile unutmuştu. Veda edip, birkaç adım atmıştı ki, Carlie’nin kitabını suya atma tehditleri üzerine arkasını dönüp, eğildi ve dil çıkarma hareketiyle ona karşılık verdi. Nemli çimlerde kayan adımlarını, kaleye doğru biraz daha hızlandırarak ilerledi.

*Alexandre Dumas

____________________________________________________________________________________________________



:~~:
 

:•:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Damian Esgard
Ravenclaw
Ravenclaw
avatar

carlie'yi gıcır gıcır motorumla eve götürmeyi planlıyorum arkiler inş bi gün;))


RÜTBE : VII. SINIF
Gerçek İsim : ipek.

MesajKonu: Geri: Ruhun Son Hayali   Çarş. Tem. 16, 2014 6:46 pm

Bülbülü Öldürmek. Bir zamanlar kırmızı akikle aynı rengi taşıması gereken kitap kapağı, zamanın pusuyla ihtiyarlamaya başlamıştı. Ellerini, kenarları kırış kırış olmuş sayfaların üzerinde gezdirdi genç büyücü. Kitabın etrafını kaplayan toz öbeği, uzun süredir rafta yer aldığını kanıtlıyordu. Kütüphanenin kendine özgü ahşap kokusunu içine çekti ve rafların arasından ortamı terk ederek, koca taş merdivenlerden indi. Hafta sonu olduğundan serin duvarların arasına sıkışmış koridor fazla kalabalık değildi; normalde insanı son derece rahatsız eden gürültülü konuşmalarla kaplı olurken, şimdi fazlasıyla sessizdi. Bu suskun holü de arkasında bırakıp, rüzgârlı bahçeye ulaştı. Aniden gözlerinin ışıkla buluşmasından rahatsız olunca bir süre gözlerini kapatıp öylece dikildi. Çıkarken üzerine aldığı lacivert ceketinin kollarını çekiştirerek, bir grup arkadaşıyla birlikte gölün kenarında dikilen bir ağacın yanında kendisine eliyle işaret eden Draven'a doğru ilerledi. Yakalandığı için büyük bir iç çekmeyi de unutmadı. Gruba ulaşınca kardeşinin ona ayırdığı boşluğa yerleşti. Bulutların arasında bir görünüp bir kaybolan Güneş, gölün üzerinde ışık oyunları oluşmasına sebep oluyordu. Kendisine verilen selamlar üzerine birkaç kelime mırıldandı. Birkaç cadı ve büyücünün bulunduğu bu grupla Draven dışında pek bir bağlantısı olduğu söylenemezdi. Günün geri kalanında da zamanını onlarla geçirmeye dair bir planı yoktu bu yüzden aralarından sıyrılmasını sağlayacak bir konu bulmayı umdu. Aralarında dönen sohbetin dikkatini çekmemesi üzerine, başını kaldırıp etrafa göz atmaya başladı. Biraz ileride kitaplarına gömülmüş iki cadı oturuyordu. Fakat bunlardan bir tanesine baktığında içini garip bir his dalgası kaplamadan edemedi. Genç cadı, uzun ince parmaklı zarif ellerinin arasında tuttuğu kitaba kendini o kadar kaptırmış görünüyordu ki, Damian, dolgun dudaklarının köşesine çarpık bir gülücük koydurmadan edemedi. Omuzlarından aşağı dökülen sapsarı saçlar, soluk ve neredeyse şeffaf olabilecek kadar beyaz teniyle inanılmaz bir uyum oluşturuyordu. Hafifçe aralanmış dudaklarından aldığı hassas nefeslerle inip kalkan göğüs  kafesi ve önündeki satırları okudukça yavaşça çatılan kaşları kendisine inanılmaz saf bir güzellik veriyordu. Yanındaki kıpırdanmalar ilgisini çekene kadar bir süre karşısındaki genç cadıyı süzdü. Draven’ın elini omzunda hissedince ayaklanmaya başlayan gruba doğru döndü. Kardeşi, kendisine bir şeyler söylemiş olmalıydı; mavi gözlerinin üzerinde çattığı kaşlarıyla kendisinden bir cevap bekliyor gibi görünüyordu. Cadıya kaçamak bir bakış attıktan sonra dikkatini toplayıp konuştu. “–Siz gidin, benim biraz işim var.” Sağ eliyle tuttuğu kitabı kaldırıp görmesi için salladı. Draven’ın omzunu kavramakta olan eli biraz gevşedi. Büyücüye doğru eğilerek, kafasıyla, az önce izlediği cadıyı işaret etti. “–Bu kadar düşmüş olamazsın.” Omzunu hafifçe tokatladıktan sonra eli cebinde, başıyla selam verip, ilerideki arkadaşlarına katıldı. Draven’ın bu davranışı sinirini bozmaya yetmişti. İçinden kendisine birkaç küfür savurdu. Kabul, kendisinin de geçmişte karşı cinsi nesnelleştirdiği zamanlar olmuştu ancak o zamanların üzerinden uzun süre ve olaylar geçmişti. Aslına bakılırsa ilişkileri ciddiye almayı sevmiyordu. Kimsenin, binlerce romana konu olacak kadar büyük sevebileceğine inanmıyordu ki aşka inansın. Aşk kavramı, onun için sadece üç harfli bir kelimeden ibaretti; daha fazlası değil. Ama her erkek gibi o da kendi yeteneklerini kullanıp, birilerinin aklında yer ettiğini bilmeyi seviyordu. Bu, o insanları kullanması gerektiği anlamına gelmiyordu; kendisine ve çevresine karşı inanılmaz büyük bir saygıya sahip olmayı öğrenerek büyümüştü. Gözünün kenarına ilişen hareketlenme düşüncelerinin dağılmasına yardım ederken, az önce sarışın cadının yanında oturan genç kızın hızlı adımlarla kaleye doğru yol aldığını gördü. Yüzüne yavaşça küstah bir gülümseme yerleşmesini engelleyemedi. Bu boşluğu fırsat bilip bulunduğu yerden kalkarak, hafif bir kavis çizerek sarışın cadının altında oturduğu ağaca doğru ilerledi.

Geçen akşam yağan yağmur sebebiyle hala nemli olan ağacın kabuğuna yaslandı. Az önce arkadaşının yaslandığı bu ağaca yaslanmak, genç cadıyı daha yakından görebilmesine olanak sağlamıştı. Fakat buz mavisi gözlerini kitabın sayfalarında gezdiren cadı, Damian’ın orada dikildiğini fark etmiş gibi görünmüyordu. Bu durumdan yararlanarak hafifçe eğildi ve kızın elinde duran kitabın adını okumaya çalıştı. Bunun üzerine yüzünde gittikçe büyüyen gülümsemeyle boğazını sessizce temizleyerek Bülbülü Öldürmek adlı kitabı sol eline alıp ucundan tuttu ve dudaklarını hafifçe aralayarak konuştu.
“–Sesimi duymaktan korkma. Söylediğim hiçbir şeyden çekinme. Ben genç ölen biri gibiyim. Tüm hayatım boyunca da öyleydim.”*
*Charles Dickens

____________________________________________________________________________________________________



:♦♦:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Carlie Myracle
Gryffindor
Gryffindor
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : Görücü
Gerçek İsim : İpekli Miray.

MesajKonu: Geri: Ruhun Son Hayali   Çarş. Tem. 16, 2014 7:02 pm

Gözlerinin irislerini dolduran okyanus rengi, bulutların hapsettiği güneş birkaç saniyeliğine de olsa serbest kalınca gözleri parladı. Aynı gözler bu sayfanın üzerinde defalarca kez geçmişti. Her defasında kelimeler farklı anlamlara bürünüyordu. Sanki sayfaların içine gizlenmiş ruhu, o anlamların hayat bulmasıyla yeni bir düğümden kurtuluyordu. Birbirine dolanmış her düğüme zincirlenen soru işaretleri birer birer kayboluyordu. Kitapların içine gizlenen asıl mananın, hangi kategoriye ait olurlarsa olsunlar derin olduğunu düşünürdü hep. Sonuçta kimse, önlerine bırakılan boş parşömen tomarını görüp zihinlerinde yanan bir ampul gördükten sonra eline kalem almazdı. Yazı yazmak zaman alırdı. Bunu tutkuyla yapmıyorsanız, kağıda karaladığınız birkaç cümle sonra tıkandığınız zaman bir daha geri dönmeniz haftalarınızı alırdı. Tam tersi ise, ne olursa olsun hedefinize ulaşırdınız. Yazmanız gereken o paragraf biterdi, noktayı koyardınız.  Belki tek bir paragraf koca bir gününüzü alırdı, belki devamı gelmiyor diye bir köşeye sinerdiniz ve gözlerinizi kapatıp derin bir iç çekerdiniz ama yine de tolere etmeye devam ederdiniz. Düşüncelere daldığınız an kurşun kaleminizi o kadar sert bastırırdınız ki yumuşak kağıdın üzerine, her şeyi unuttuktan, elinizle o kağıdı kavradıktan dakikalar sonra elinizi çektiğinizde hayal gücünüz parmaklarınıza, avucunuza ve elinizin üzerine işlenirdi. İşte tutku buydu. Kağıdın üzerinde karalanmış ve unutulması gereken basit kelimeler, onların yerini almış yenileri, vücudunuza temas eden kurşun kalem izleri, zihninize yerleşmiş tek bir düşüncenin koca bir kitaba dönmesi ve büyük uğraşların ardından başarının dudaklarınıza yansıması, yenisi gelene kadar o yansımanın kaybolmaması. Daha küçük bir kızken, babasının yanına sessizce sokulur ve onu uyandırdıktan sonra onu kitaplar hakkındaki sorularıyla boğardı. Çoğu zaman sorular olmazdı, masalların orijinal hallerini dinlemek isterdi ve babasının açıklamalarını dinlerdi. Steven Myracle anlattıklarına daldığında yüzünde oluşan sıcak gülümseme, kıza da ulaşırdı ve dudaklarının iki yanında derin gamzeler bırakacak kadar etkilerdi.


    4 Nisan 2002 – Los Angeles
    Henüz gece yarısı değildi. Küçük kızın yatağındaki renkli yastıklar yerlere atılmıştı ve yeni ayın belli belirsiz ışığı yarım açık bırakılmış penceresinden rüzgarla birleşip içeriye sızıyordu. Cadı, odanın bir duvarını kaplamış aynada yataktan inmeye çabalayan siluetini gördü. Sarı saçları karışıktı. Büyük bir hevesle bir hafta önce kestirdiği kakülleri havaya kalkmıştı. Saatin kaç olduğunu ve yeniden yatağa döneceğini umursamayarak odasındaki tek komodinin üzerinde duran toka yumağından bir tane alıp bileğine geçirdi. Kaküllerini öne doğru taradı ve geriye kalan saçlarını küçük parmaklarının arasından kaymalarına izin vermemeye çalışarak basit bir örgüyle sağ omzundan aşağı sarkıttı. İri gözlerinin üzerine düşen kakülleri üfledi. Bir hafta da uzamışlardı ve şimdiden sıkılmıştı. Tekrar yatağına dönmek yerine kapısı aralanmış odaya girmek daha cazip bir seçenek gibi görünmüştü. Parmak uçlarında yürürken çıkan tek ses çoraplarının ayaklarının altındaki açık renk parkeye sürtünme sesiydi. Annesinin bedeni ince yeşil çarşafın altında her nefes alıp verişiyle hareket ediyordu. Babası ise, bütün bir duvarı kaplayan pencerenin karşısına yerleştirilmiş beyaz yataktaki en belirgin siluete sahipti. Melekler şehri yaşıyordu. Işıklar iki saat önce, küçük kız uykuya dalmadan, olduğundan daha fazla yerde yanıyordu ama yine de önünüzde koskoca bir okyanus varken şehrin bu bölümünde etrafı aydınlatan ışıklara dikkat etmek için aptal olmak gerekirdi. Gözleri ay ışığının vurduğu okyanus ve etrafa ışık kirliliği saçan şehir arasında gidip geldi. Yedi yaşına girmesine üç ay kalmış bir kızın düşüncesi belki de partisinde hangi elbiseyi giyeceğini düşünmek olmalıyken, Carlie neden insanların ısrarla yıldızları saklamaya çalıştığını merak ediyordu. Babasının kirpikleri her nefesinde hareket ediyordu ama uyanık değildi. Carlie kaküllerine bir kez daha üfleyerek babasının yanındaki boşluğa tırmandı ve uzandı. Dudaklarını terk eden birkaç sahte öksürük adamın kıpırdanmasına sebep oldu ve bir öksürük sonra kızın babası gözlerini açtı ve Carlie’ye bakarak uykulu uykulu gülümsedi.“Masal?” diye mırıldandı adamın kolları arasına yerleşirken.  Adam kızın uykulu ses tonuna gülümseyerek ve başını hafifçe sallayarak yanıt verdi. Bir zamanlar diye başlarken sözlerine, Carlie en sevdiği masalı duyacağını biliyordu.  Babasının güven veren kolları arasında uykuya dalana kadar işittiği büyülü kelimeler daima gözlerinin önündeydi. Kitaplardı ilk dikkatini yakalayan kelime, sonra cesaret, yaratık, gül, sevgi, nicesi ve alnına değen dudaklar.


İlk kez seçmen şapkanın onu Gryffindor’a yerleştireceğini rüyasında gördüğü zamanı hatırladığında kitabın yeni bir bölümüne daha başlamaya hazırlanıyordu. Okumaya devam ederken onca düşünceyi birbirine karıştırmış olmasına rağmen her okuduğu kelimeyi hatırlıyor olmasına şaşırmadı. Lilith’i neyin bu kadar oyaladığını da merak ediyordu. Belki de bütün pudingleri yedikten sonra son kalanı genç cadıya getirmek için tekrar Carlie’nin yanına teşrif ederdi. Bir elini kitaptan ayırarak boynuna masaj yaptı ve hemen yakınından gelen yabancı sese başını kaldırdı. Büyücünün ne kadar süredir orada olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ancak çocuğun yüzüne yayılan gülümseme ve cadının dikkatini üzerine çekmek için çıkardığı ses göz önünde bulundurulduğunda bir süredir diye tabir edebildi. Gözleri kumral büyücünün yüz hatlarında gezinirken elinde tuttuğu kitaba da kaymadan etmedi. Bülbülü Öldürmek babasının Carlie’ye armağan ettiği ikinci kitap ve ilk romandı. Çocuğun dudaklarından kopan alıntı cadının asıl dikkatini çeken noktaydı elbette ve bir de her kelimeyi ciddiyetle söylerken yüzünü kaplayan gülümsemesi.  Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun İki Şehrin Hikayesi’ni okuduğundan haberi vardı ama kitabı ciddiyetle okuyan ve detaylara dikkat edenler, hatırda kalan bilindik alıntılar dışında büyücünün düzgün bir aksanla söylediği cümleyi şuan burada sarf edebilirlerdi. Sırtını dikleştirdi ve kaşları arasında varolan soru işaretinin ortaya çıkmasını engellemek amacıyla hafifçe gülümsedi ama sıcak gülümsemenin altında çocuğunkinde de gizlenen ukala bir tavır vardı. "Okumayı hiç sevmedim ta ki onu kaybedeceğimden korkana kadar. Birinin nefes almayı sevmemesi gibi." dedi boğuk ses tonunda çıkmayan sesine teşekkür ederek. Şimdi çelik mavisi, keskin gözlere bakıyordu. Elindeki kitabın arasına bir parmağını yerleştirmesine gerek olmadan kapattı. "İyi bir hafızası olan bir tek sen değilsin sanırım."

so sassy

____________________________________________________________________________________________________
the angels warned me, never to fall down:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Damian Esgard
Ravenclaw
Ravenclaw
avatar

carlie'yi gıcır gıcır motorumla eve götürmeyi planlıyorum arkiler inş bi gün;))


RÜTBE : VII. SINIF
Gerçek İsim : ipek.

MesajKonu: Geri: Ruhun Son Hayali   Çarş. Tem. 16, 2014 11:22 pm

4 Nisan 2002 – Stockholm

Gökyüzü öyle parlak ve beyazdı ki, etrafı kaplayan beyaz huzur örtüsünden bir ton daha mavi olan açık denizden ileriye bakınca, su ve havayı ayıran o ince çizgiyi fark etmesi için gözlerine gölge düşüren kumral kaşlarını iyice çatması gerekmişti. Tüm çocukluğunu geçirdiği Stockholm’ün kışı her zaman çok soğuk olurdu ama bir gece karanlık yıldız havuzuna bakıp, ertesi gün kar yağmasını diledikten sonra uyumaya gittiğinizde ve sabahın olabilecek en erken saatinde; kardeşiniz tarafından KAR! nidalarıyla uykunuzdan uyandırıldığınızda; hava ne kadar soğuk olursa olsun umurunuzda olmazdı. Bugün de onlardan biriydi. Dün malikanenin kütüphanesinde şömine önünde Draven’la, oyuncak arabalarını canlandırmak için o kocaman, deri büyü kitaplarını karıştırırken kar yağması için bir dilekte bulunmuşlardı ve karşılığında şöminede yükselmeye başlayan ateş üzerine çok büyük umutlarla sıcacık yatağında uykusuna dalmıştı. Sabah, kahvaltı bile etmeden kendilerini bembeyaz tüle bürünmüş yumuşaklığa attıklarında maalesef ki eğlenceleri kısa sürmüştü. Babası tüm o ciddiyeti ve sert mizacıyla, binanın koyu kahverengi kapılarından çıkmış, Draven’a artık büyüdüğünü ve kendine yarışır davranması gerektiğini dile getirdikten sonra birkaç saat içinde başlayacak büyücülük derslerine hazırlanmasını söyleyip gitmişti. Kendisiyle göz göze gelmeyi bile reddettiğinde, her zaman olduğu gibi kendisini çok kırgın hissetmişti Damian. Oysa o yaşta kırgınlık kelimesinin anlamını lügatında bile bulundurmaması gerekirdi. Omzunu sıvazlayan abisine gülümseyerek, uzun bedeninin içeri girmesini izledikten sonra odasına gitmiş, annesi kendisini dışarı çıkarmayı talep edene kadar da pencerenin önündeki koltuğa geçip dışarıyı seyretmişti.

'Damian, haydi tatlım gidiyoruz.' Beresinden, iri gözlerinin önüne düşen kumral saçlarını, eldivenlerinin sardığı parmaklarıyla tekrar içeri tıkmaya çalışırken, deniz kenarından ayrılıp, küçük adımlarla annesinin yanına yöneldi. Kendisine uzatılan siyah eldivenli narin eli tuttu ve az önce başka birisinin durduğu belli olan karlı zeminden betona çıkıp, karşıya geçtiler. Bir ucundan öbür ucuna kadar muggle dükkanlarıyla dolu geniş bir sokağa girdiler ve hızlı adımlarla ilerlediler. Siyah, eskilikten yıkık dökük tabelası, altın renginden kocaman, demir bir kapı kulpu olan dükkanın önüne geldiklerinde annesi durdu ve kendisine doğru hafifçe eğilerek arkasındaki bir yeri işaret etti. ‘Duyduğuma göre buradaki en büyük kütüphaneymiş. Draven için alabileceğin bir hediye bulabilecek misin, git bak bakalım. Ben gelip seni bulacağım.’ Annesinin o tanıdık ela gözlerine baktı, dudaklarına bir gülümseme yerleştirince kısılan gözlerinin kenarları hafifçe kırışmıştı. Bunu güzel bir fırsat olarak gören genç büyücü kafasını salladı ve geriye bakmadan dükkana doğru ilerledi. Daha içeri girmeden vitrinde sergilenen binlerce çeşit, renkli, soluk, deri kaplı, iri harflerle yazılmış kitap kapakları bile göz bebeklerinin büyümesi için yeterli olmuştu. Henüz tam anlamıyla kendine ait bir kitabı olmasa da okumayı biliyordu ve daha küçük bir çocuk olmasına rağmen bu fazlasıyla hoşuna gidiyordu. Küçük ellerini irice açıp, kocaman açılmış buz mavisi gözlerinin yer aldığı kafasını cama dayadı. Büyülenmiş bir şekilde içeriyi incelerken, karşısında kendisine sinirli bir şekilde işaretler yapan, çatık kaşlı, beyaz bıyıklı beyi görünce tırsıp geri çekildi. Ve o anda camda, sanki hayalmiş gibi bir yansıma, bir kadın suratı gördü. Simsiyah uzun saçlara sahip, daha önce görmediği ama kendisine çok fazla tanıdık gelen birisiydi bu. Hayal olduğuna inanmasa, kadının gözlerinin bir an için kehribar rengi parlayıp söndüğünü gördüğünü söyleyebilirdi. Fakat bu olay o kadar ani bir şekilde gerçekleşmişti ki, gözlerini kapayıp açtığı diğer saniye, siluet yok olmuştu. Ani bir hareketle, atkı ve montlarla sarılmış minik bedenini arkaya çevirdiğinde, tam önünde, yerde duran ufak bir kitap gördü. Eğilip kitabı eline aldı, kapağındaki beyaz zemine kazınmış siyah harfler, adının ‘Küçük Prens’ olduğunu söylüyordu. İçini kaplayan ufak bir mutluluk eşliğinde ilk sayfayı açtı ve sarı bir kağıda karalanan dağınık harfleri okumaya çalıştı pour vous, mon fils. Annesinin kendisine öğretmeye çalıştığı bu dildeki sözcükleri tanıması biraz zaman alsa da yazının ‘senin için, oğlum’ dediğini anlayabilmişti fakat hediyeyi veren kişinin gerçekten kim olduğunu asla anlayamadı.

Kendi buzullarını barındırdığı keskin mavi gözleri, zekice bakan okyanus ile birleştiğinde belki insanların anlayamayacağı ama cadının da fark ettiğini bildiği ufak bir şimşek dalgası yaratmıştı aralarında; somutluğu üzerine yemin edebileceği kadar elle tutulur bir şekilde hissetmişti bunu. O anda, arasının en iyi olduğu şeylere; kelimelere bile dökemeyeceği kadar farklı bir his, vücudundaki en küçük hücreyi bile uyarmıştı, sanki bu, maneviyatı yeryüzünde var olduğundan beri bulması gereken bir şeydi. Çok kısa bir an, uzun zamandır aradığı varlığa olan bu açlık hissi vücudunu yoklayıp, sanki hiçbir şey olmamış gibi çekip gitmişti. Daha bir dakika önce o dalganın somutluğundan bu kadar eminken; şimdi öyle bir hissin gerçekten var olup olmadığı sorgusu aklını bile kurcalamıyordu. Güneşi saklayan yaşlı bulutlar, kızın beyaz teninde ve sapsarı saçlarında ışık gösterileri sunarken, baharın canlılığını ve huzurunu andıran o ince ses kulaklarına çalındı. Ardından o sesi takip eden bilmiş kelimeleri ve hareketleri, büyücünün yüzüne o soğuk ama zevk alan gülümsemesini yerleştirmesine neden olmuştu. İnatçı ve sıkı bakışları, bir an bile kendininkileri terk etmedi. Cadının kafa tutuşu hoşuna gitmişti. Bulunduğu yerden biraz daha ilerleyerek iyice eğildi, şimdi suratları aynı hizadaydı. Gözlerini bir an bile kırpmadan, kontrollü bir şekilde ona daha da yaklaştı. Şimdi suratları arasındaki santimler sayılırken, saçlarından yayılan papatya kokusu daha da güçlenmişti. İnsanlara göre çok daha güçlü olan duyuları yüzünden aralarındaki nefesin birbirlerinin tenini okşadığını hissedebiliyordu. Hafifçe gözlerini kıstı ve karşısında, geri adım atmayan surata bakışlarını odakladı. Dudaklarını yavaşça ve dikkatle ıslattı; boğuk ve derin sesiyle, her kelimeyi bastırarak, bir fısıltı gibi konuştu.
“–Bilmeni istiyorum; ruhumun son hayali oldun.” Saniyeler geçmeyi unutmuş gibi bir an öylece kaldılar, ikisinin bakışları da, bir diğerininkini terk etmeye cesaret edemiyordu. Daha sonra sanki aralarındaki büyülü ip aniden kesilmiş gibi aniden ayağa kalktı ve arkasındaki ağaca yaslanmak üzere geri çekildi. Nasıl olduğunu tam olarak söyleyemese de cadının da, kendisininki gibi kalbinin ritminin değiştiğini bir şekilde biliyordu. Aradaki garip havayı dağıtmak istercesine özenli kelimeleri bulmaya çalıştı. Zaman akıp geçti belki de ve o anca konuşabildi. “–Güzel seçim. En azından kelimeleri önemseyen insanların hala var olduğunu bilmek güzel.”

____________________________________________________________________________________________________



:♦♦:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Carlie Myracle
Gryffindor
Gryffindor
avatar

RÜTBE : VII. SINIF
Özel Yeteneği : Görücü
Gerçek İsim : İpekli Miray.

MesajKonu: Geri: Ruhun Son Hayali   Perş. Tem. 17, 2014 5:24 pm


Hayatı boyunca yaptığı en doğru iş kitap okumaya bir kere başladıktan sonra bırakmaması olmuştu. Bir Muggle gibi anaokulu denen bir yıllık okula gitmişti. Orada ve daha önce Muggle arkadaşlarının ellerinde ince hikâye kitapları taşıdıklarını görmüştü. Her sayfaya büyük puntolarla yalnızca birkaç cümle sığıyordu. Renkli sayfaları ve basit resimleri, güneş sarısı saçları altından bakan altı yaşındaki cadıya hiç çekici gelmemişti. O yüzden sahip olduğu ilk kitabı babası ona okuyana kadar hiçbir zaman okumamıştı. Altı yaşındaki bir çocuk için büyük bir karar sayılırdı babasının ona aldığı hediyeyi geri çevirmek. Adama saygısızlık yaptığını düşünmüştü tüm gece. O geceyi hala hatırlıyordu. Yine Paris’teydiler.  Odasının perdeleri sonuna kadar açıktı çünkü karanlıktan korkuyordu. Gözlerini kapattığı anda her şeyin parçalara ayrılacağını düşünüyordu. Ona göre aydınlık dünyayı ayakta tutan yegâne güçtü. Aydınlık olmazsa renk olmazdı. Renk olmazsa her şey boş ve karanlık olurdu. Ses olurdu ama karanlık, milyonlarca insanı görünmezliğe ve ötesine, yalnızlığa hapis ederdi. Babası her gece kızı kontrol etmeye gelirdi ve Carlie her zaman bunun farkında olduğu gibi, o gecede geleceğinden emin bir şekilde yatağında bağdaş kurmuş, aynada kendine bakarken adamın gelmesini bekliyordu. Odasının kapısı açıldığı ve adam içeriye girdiği anda yüzünden yaşların karanlığa aktığını da hatırlıyordu. Aniden adamdan özür dilemeye başlamıştı. Nasıl kaba olduğundan, neden kitabı almayı ve okumayı reddettiğiyle ilgili bir sürü şey sıralamıştı. İşte asıl hatırlamadığı bu sözcüklerdi ve babasıyla her anını hatırlamayı istediği gibi o anıda hatırlamayı çok istiyordu. Adamın onu rahatlatışını, önemli olmadığını söyleyişini ve kızının bu düşüncelerinden dolayı Carlie’yle ne kadar gurur duyduğunu saçlarının arasına hangi sözcükleri sıraladığını tamamen, sırası sırasına hatırlamak istiyordu. Yalnızca kesik görüntülerle bir türlü yetinemiyordu. Basit cümlelerin anlamlarını kaybetmiş parçalarla zihninde tanınmamış sesler tarafından seslendirilmesini reddediyordu. Bencil yanının burada ortaya çıktığını hep biliyordu. Her zaman sahip olduğundan fazlasını istiyordu. Maddi değil ama manevi. Bütün anılarına tekrar sahip olmayı, istediği anları tekrar yaşamayı istiyordu. Çevresinde bunlara sahip olmayan insanlarda vardı ama bazen bunu düşünemiyordu. Düşündüğü zaman ise, asıl onların mı yoksa kendinin mi şanslı olduğu konusunda emin olamıyordu. Onlar şanslı olabilirlerdi çünkü hatırlamanın acı vereceği anılara sahip olmamışlardı ve özlemenin ne demek olduğunu, kaybettikleri bir insan, anılara hiç sahip olamadıkları bir parça üzerinden tatmayacaklardı. Öte yandan kendisi de şanslı olabilirdi çünkü o tadı biliyordu. Acı veriyor olabilirdi, daima kalbinde bir boşlukla yürüyecek olabilirdi çünkü o boşluk ne kadar insan oraya girip çıksın sonsuzluğa açılan bir kapı olarak kalacaktı. Lilith her zaman o boşluğu kapatmaya en yakın kişi olmuştu. Thomas ile birlikte. Sadece en yakın, tamamen değil. Ama acı, boşluk hissi ona sahip olduğu değerli birini hatırlatacaktı. Bu konuda şanslıydı. Hayatında en değerli varlığa sahip olmuştu ve bazılarının hiç sahip olamadığı anılara sahip olmuştu. Karar veremiyordu. Yine.

Mavi gözleri karşısındaki çocuğa bakarken sürekli düşüncelerin içinde kayboluyordu. Sanki hatırlaması gereken bir şey var gibiydi, sanki o boşluğu dürten bir şey. Her ne kadar nefes alışverişlerinde ve bakışlarında hatırlamaya çalışmaya devam etse bile bunu başaramıyordu. Başını hareket ettirmeye çalışmak istiyordu ama gözleri o kadar derini görmeye çalışıyordu ki, tek bir yanlış hareketiyle, baktığı bir çift okyanusun içine batacağını, kurtulmaya çalışırken daha çok dibe vuracağını, bacaklarına sarılacak yosunlardan kurtulamayacağını biliyordu. Tek bir hareketiyle geriye alamayacağı bir hataya düşeceğini biliyordu. Yine karar veremiyordu. Yine korkuyordu. Önünde iki yol vardı. İkisi de çıkmaza sapıyordu. Ortalarında kendini serbest bırakıp özgür kalacağı bir nokta yoktu. Elindeki kitap ağır geliyordu ve dayanak noktası bulması gerekiyordu. Karşısında ona eğilmiş, kelimeler fısıldayan çocuk en yakın dayanak noktasıyken ne kadar hayatta kalabilirdi? Şimdi geriye çekilip sırtını ağaca yaslasa ve derin bir nefes alsa ne kadar pişman olurdu? Vücudunu kaplayan ağırlıktan kurtulmak istiyor muydu? Çünkü bu ağırlık ona acı vermiyordu, aksine hiçbir şey saptayamayacağı kadar belirsiz bir his sezdiriyordu. Thomas’ı düşünebilirdi. Şimdi ani bir hareketle ayağa kalkıp ona doğru koşabilirdi ve kendini onun kollarına bıraktığında derin bir nefes alabilirdi. Çevresindeki bu yoğun havadan kurtulup güvenli bir limana açtığı yelkende gözlerini kapayabilir ve şuan kendini içinde yaşattığı aptallığa veda edebilirdi. Neden yapmıyordu öyleyse? Neden bir tercih hakkı varken, karşısındaki tanımadığı bir çocuğa bırakıyordu bu hakkı? Neden kendini santimetrelerce yakınındaki yüzden ayırıp sert bir sözcükle her şeyi geride bırakıp kaçmamıştı ve bu hakkı çocuğa bırakmıştı? Çünkü istemiyordu ve onu bir şeyler engelliyordu. Kendini geri çekerse bunun pişmanlığının kalbinin her zaman bir köşesinde bekleyeceğini biliyordu. Uzun süredir ilk defa bir şey, o boşluğun kapanması için onu dürtüyordu ve bunu kaybederse dünyadaki en büyük aptallığı yapmış olacaktı. İşte geriye çekmişti kendini, Thomas’ın kolları dakikalar sonra ulaşabileceği bir mesafede onun için her zaman hazırken tek yapması gereken kendine destek verip kalkmasıydı. Bunu istediğin için söylemiyorsun diye fısıldıyordu kalbi. Buna alıştığı için aklında yapacağı tek şey o olduğu için söylüyordu kendine.
“Ş-şey, evet. Haklısın ve, te-teşekkürler.” Nasıl kelimeleri doğru yerleştirdiğine emin değildi ama kendini hızla yukarı iterken bunları düşünmediğini biliyordu. Elinin dokunduğu ilk şeyi kapıp yukarı fırladı ve hızla çimenlerin üzerinde, nereye gittiğine emin olmadan yürümeye başladı. Aptaldı. Çocuğun geri çekileceğini düşünmemişti ve bunun umurunda olmaması gerekiyordu. Ama bir şekilde, kafasına takılan tek şey, ondan uzaklaşırken içini kemiren tek şey umurunda ama dedirtiyordu. Thomas’ın o yönde olmaması gerekiyordu. O yönde kimsenin olmamalıydı. Çünkü ihtiyacı olan şey Thomas değildi. İhtiyacı olan tek şey, az önce ne olduğuna ilişkin bir açıklamaydı. En son baktığında, erkek arkadaşı veya herhangi biri, o çocuk dışında kimse, ona bu istediğini veremeyecekti ve geri dönüp, tekrar o gözlere bakmak ihtiyacı olan her şeyi barındırsa bile ihtiyacı olmayan her şeyi de barındırıyordu. Şimdi o barınağın içine girmek varken, neden bir kez bencil olmayı reddedip uzaklaşıyordu? Kendine bir şans verip, ne olduğunu görmeyi reddediyordu. Yapması gereken bu değildi, arada bir ip vardı ve o ipi Carlie kesmemeli, aksine kopmaması için çaba göstermeliydi.

Yeni bir adım, yeni bir kalp atışı ve almaya yetişemediği bir derin nefeslik süre sonra koluna beklemediği bir baskı uygulandı. Parmaklar soğuktu ve Carlie’den kesinlikle daha güçlüydüler. Çünkü kızın vücudunun karşı koymayı bırakıp, geriye dönmesi çok kolay olmuştu. Tek bir dokunuş ve yeni bir göz teması ardından Carlie nereye doğru çekildiğini iyi biliyordu. Aynı gözlere, aynı gün içinde ikinci kez neler olduğunu bilmeden bakıyordu. Çocuğun gözlerinde artık hiçbir şey göremiyordu, artık etrafı karanlıktı. Işık anlamını kaybetmişti. Renkler yok olmuştu. Yalnızdı. Görünmezlerin içinde bir şeyi bekliyordu. Göremiyordu ama hissedebiliyordu. Parmaklarının arasına tutuşturulmuş kitabı, diğer kolunu da kavrayan aynı yumuşaklıktaki elleri üç saniyeliğine daha hissedebilmişti. Her şey hızlanmıştı. Önce renksiz görüntüler gelmişti. Bir saniye kendi vücudunu hissetmişti. Dizlerinin yere çarptığına emindi. Bu gerçekti. Sonra yine kaybolmuştu. Renksiz görüntüler devam ediyordu. Ne gördüğüne emin olamıyordu çünkü kendi yüzü dışındaki hiçbir yüzü seçemiyordu. Birinin elini tutuyordu ama bir süre sonra o el onu itiyordu. Ardından, ormandaydı ve bir uluma sesi duyuluyordu. Bir siluetin içinde kendisi vardı ama boş ve kurt ulumasıyla doldurulmuş ormana baktığında karşısında yine kendini görüyordu. İsmi, defalarca kez tekrar anılıyordu ama ses birden fazla kişinin sesini yansıtıyordu. Carlie.Sanki her harf bir başkasının ağzını terk ediyordu ve nerede hangisinin ona seslendiğine emin olamıyordu. Mavi, kehribar ve kırmızı gözler etrafında bir çember oluşturup kızı içinde sıkıştırıyordu. Ama korkmuyordu, aksine içine dolan his daha önce hissettiği hiçbir hisse eşdeğer değildi. Bir uluma daha duyuldu, aynı resimler zihnine aynı sırayla geri gönderildi. İsmi yine haykırılıyordu. Bir dudak yukarı doğru kıvrılmış, kıza doğru gülümsüyordu. Diğer yandan bir kadın, bir bebeğe sesleniyordu. Erkek bir bebeğe. Carlie.

Ona bakmaya devam eden mavi gözlere kapanan gözler, yine ona bakan mavi gözlere açılmıştı.

____________________________________________________________________________________________________
the angels warned me, never to fall down:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Ruhun Son Hayali   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ruhun Son Hayali
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 :: Göl Kenarı-
Buraya geçin: